Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Gelişen teknoloji, milliyetçi politikalar ve milyarderler kulübü yeni bir politik ekonomi düzeni yarattı. Peki, virüsün bu yeni statüko üzerindeki etkisi nasıl olacak?

Krizin Yeniden Canlanması

Koronavirüs ve onun üzerinden yürüyen politik mücadeleler dünyayı rehin aldıkça, pandeminin ortaya çıktığı (jeo) politik ve ekonomik bağlamı incelemek yerinde olur. Birçok analiz neoliberalizmi, şu anda bedelini fazlasıyla ödediğimiz sağlık hizmetleri gibi kamu hizmetlerinin zamanında tahrip edilmesine ve pazarlanmasına yol açtığı için suçlu olarak görüyor. Virüs, Batılı şirketlerin ve Çin fabrikalarının küresel üretim ağlarına dayanan neoliberal kapitalizmin iflasını teyit ederek ve bu küresel sistem virüsün dünyaya yayılmasını sağlıyor.  Ne yazık ki, neoliberalizmin başı bir kez daha belada, belki de ölümcül bir şekilde hasta. Bununla birlikte, neoliberalizmin ölümü 2007-2008 finans krizi sonrasında olduğu kadar dile getirilmesede daha önce zaten ilan edilmişti, ancak hızlı bir şekilde eskisinden daha güçlü bir şekilde yeniden ortaya çıktı. Üstelik, Batı neoliberalizmi kısmen küresel kapitalizmin değişen uygulamalarına daha iyi uyum sağlamak için olsa da son yıllarda önemli bir mutasyon geçirdi.

Koronavirüs, sağlık ve eğitimde hayati mesleklere hak ettikleri takdiri vermek için onlarca yıllık neoliberalleşmeyi tamamen yıkmadan, dünyayı daha iyi hale getirmek için bir fırsat sunar. Ne yazık ki, Naomi Klein’in Şok Doktrini’nde ayrıntılı olarak açıklandığı gibi krizler, kurulan düzenin normal zamanlarda akıl almaz tutkularını gerçekleştirmek için de fırsatlar sunuyor. Korona patlak vermeden önceki küresel politik ekonomi, Neo-illiberalizm olarak adlandırdığım yeni bir (jeo)politik-ekonomik yeniden yapılanma dalgasını ortaklaşa iten küresel bir milyarder sınıfı, teknoloji platformları ve illiberal olan milliyetçi siyasetin yükselişi ile tanımlanmaktaydı. Koronavirüsün bu yeni statüko üzerindeki etkileri ne olacak?

Yeni normal 

2008 finans krizinin yanı sıra, Brexit ve Trump’a verilen oylar genellikle neoliberal statükonun kopması olarak tanımlandı. Ancak 2008 sonrasında olduğu gibi, 2016 sonrasında da daha fazlası ortaya çıktı: şirketler ve zenginler için daha fazla vergi indirimi, daha çevresel ve finansal deregülasyon, kamu hizmetlerinde daha fazla kesinti, yani neoliberal imza politikaları. Bununla birlikte, aynı neoliberal politikaların seyrini alan politikalar önemli ölçüde değişti. Önceki neoliberalleşme dalgalarının merkezci partiler tarafından değişken bir şekilde yürütüldüğü yerlerde, merkez sağın ekonomik neoliberalleşmeye merkez-sol’dan destek karşılığında ilerici siyasete kendini adaması olarak görülen ittifak yapısı, 2016’dan bu yana bu kez merkez ve aşırı sağ arasında yeni bir ittifak olarak ortaya çıktı. ABD Cumhuriyetçileri ve İngiltere Muhafazakarları gibi merkez sağ partiler kendilerini sürekli olarak radikalleştirdiler, böylece Tarık Ali’nin “aşırı merkez” dediği şeye sürekli bağlılıklarını bıraktılar. Esasen merkez sağ partilerin neoliberal dünya düzenini birlikte üretmelerine rağmen, o zamandan beri kendilerini alışkanlıkla solcu olarak sundukları “küreselci” statükoya karşı bu kez kendilerini milliyetçi meydan okuyucular olarak yeniden keşfettiler.

Önceki neoliberalleşme dalgalarının ekonomik politika yapımında demokratik kontrolün sınırlandırılmasıyla sonuçlandığı durumlarda, Donald Trump ve onun siyasi illiberalleşme çabalarıyla tanımlanan taklitçilerinin yakaladığı şu anki milliyetçi dalga, yüzsüzce liberal-demokratik kontrol ve dengenin kurumsal yapısını mahvetme arayışı içerisinde ve hükümetin yasama ve yargı organlarının güce aç bir idareye bırakılmasını istiyor. Akademi ve medyadan STK’lara kadar daha geniş toplumsal karşı-güçler, mutlak gücün illiberal  kullanımını kısıtlayan çeşitli anayasal temel ve/veya temel haklara yönelik saldırılar ile birlikte baskı altındadır. Bu gelişme ilerici neoliberalizmin sonunu müjdelemekle birlikte, siyasi illiberalleşme sonuçta hala neoliberal projenin temel amacı olarak küresel kapitalizmin yapısını korumaktadır.

Neo-illiberalizmin yükselişi, Batı liberal demokrasilerinin giderek başka yerlerde bize illiberal demokrasileri ve (rekabetçi) otoriter rejimleri andırmaya başlaması bir virüsün yayılmasına benzetilebilir. Macaristan ve Polonya’daki illiberal rejimlerin neoliberal Avrupa Birliği’ni (AB) bir bütün olarak etkilemesi, Avrupa Halk Partisi (EPP) tarafından sunulan merkez sağ siyasi şemsiyesinin yetersiz olması yüzünden değil, neo-illiberalizm temelde küresel bir fenomen olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, Brezilya ve Hindistan son zamanlarda neoliberal ekonomiyi reddetmeden siyasi illiberalleşmeyi benimsemişken, liberal olmayan Çin ve Rusya otoriter yönetimini eşit derecede sıkılaştırdı. Diğerlerinin yanı sıra, bu ve diğer rejimleri birleştiren, bölücü milliyetçiliğin seferber edilmesidir, karizmatik “diktatörler” devlet anayasalarını kendi isteklerine uyarlar, genellikle ulusal ekonomiyle küresel kapitalizm arasında neoliberal arayüzleri barındıran çoğulcu politik alanı buldozer gibi düzleyip, yok ederler.

Küresel Kapitalizm

Neo-illiberalizmin yükselişini kavramak için, neo-liberal olmayan sentezde ortaya çıkan çeşitli gelişmelerin harekete geçirildiği bir milenyumun başlangıcına geri dönmeliyiz. ABD topraklarına aşırı sağ anlatıların kademeli olarak yaygınlaştırılmasını ateşleyen terörist saldırıların yanında, 2001 yılı, liberal olmayan Çin’in neoliberal Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) girmesiyle karakterizedir. Seattle isyanlarını takiben sakin Doha’da bir araya gelen Çin’in DTÖ girişi, o yıl Goldman Sachs ekonomisti Jim O’Neill’in yaptığı ünlü BRIC kısaltmasının (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) yakaladığı daha büyük bir coğrafi kaymayı müjdeledi. O’Neill, Batılı olmayan ülkelerde daha güçlü bir ekonomik büyüme öngördü ve Batı liderlerini önde gelen Batı dışı devletleri kilit yönetişim platformlarına dahil etmeye çağırdı; bu, daha sonra Yirmiler Grubu’nu (G20) dünyanın küresel yönetişiminde lider forumu konumuna yükselterek gerçekleştirildi.

Yeni pazarlar ve ucuz işgücü arayışının yanı sıra, 2000’ler finansal off-shore dünyasının (şirketlerin ve zenginlerin nakit ve mallarını sakladıkları yani vergiden muaf olan ve vergi cenneti olarak adlandırılan yasal yerler) yükselişi ile karakterize edildi. Milenyumda bu tarz yerler küresel kapitalizmin merkezi işletim sistemi haline geldi. O zamandan beri, Rusya’dan ve başka yerlerden gelen off-shore paraları, gayrimenkul, futbol kulüpleri, medya holdingleri ve siyasi nüfuz için bir harcama çılgınlığını ateşleyerek Londra gibi finans şehirlerine aktı. Diğer şeylerin yanı sıra, off-shore dünyası, muhasebe hilelerinin batı bankaları tarafından kopyalanarak yapıştırılan ABD enerji devi Enron’un çöküşüne yol açmasında olduğu gibi muhteşem bir kurumsal dolandırıcılık sistemi sağladı ve on yıl sonra finansal kriz için zemin hazırladı.

Bin yılın başlangıcına kadar izlenen son temel gelişme, dijital platformların doğuşudur. Google tarafından Susanna Zuboff’un “tek yönlü ayna işlevi gören otomatik bir mimari” olarak adlandırdığı gözetim kapitalizmi, o zamandan beri kendini sermaye birikiminin temel mantığıyla sürekli olarak davranışsal gözlem, manipülasyon ve modifikasyona adamış dünya çapında bir makineye dönüştü. Dijitalleştirme, daha önce bahsedilen eğilimleri hızlandırdı: dijitalleştirme sadece küresel sermaye uçuşunu off-shore gizliliğine dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda aşırı sağ anlatıların YouTube ve Facebook algoritmaları aracılığıyla ana akımlaştırılmasını da artırdı. Görünmez off-shore dünyasında olduğu gibi, gözetim kapitalizminin yükselişi, geniş kapsamlı gözetim sağlayan 2001 Vatanseverlik Yasası (Patriot Act) gibi terörle mücadele mevzuatının yardımıyla büyük ölçüde fark edilmedi.

Terör ve finansal kargaşa savaşının radarı altında gelişen, yirmi birinci yüzyılın ilk on yılı, temelde küresel, offshore hesaplara dayanan, dijitalleştirilmiş ve finansallaştırılmış bir hiper kapitalizmin doğuşunu gördü. Gölge bankalar, hayalet yatırımlar ve kara para gibi açıklamalar, yeni dünyanın temel yapı taşları olarak rollerine adalet kazandırmaz. Diğer faktörlerin yanı sıra, offshore dünyası bankaların toksik yatırımlarını sürdürdüğü finansal krizin sıfır noktasıydı. Bu yeni dünya, diğer (kabuk) şirketlerle, en büyük sahipleri yaklaşık iki bin kişi ve ailenin küresel milyarder sınıfını oluşturan entegre bir kurumsal yapı ağı oluşturan trilyon dolarlık teknoloji şirketlerinin “evi” dir. Bu nedenle, neoliberal teknokrasinin giderek oligarşiyle kaynaştığı dünya da budur. Dünya çapında gelir ve servet eşitsizliğinin göz alıcı büyümesi nedeniyle, süper zenginlik ve devlet gücünün oligarşik büyümesi sadece Rusya veya Körfez’deki seçkinleri tanımlamakla kalmıyor, aynı zamanda  Koch ailesi gibi milyarder aktivistlerin Cumhuriyetçi Parti’yi etkin bir şekilde ele geçirmesi örneğinde görüldüğü üzere ABD gibi Batı ülkelerini de giderek artan bir şekilde tanımlamaktadır.

Ekonomik toparlanmanın yanında, 2010’lar finans ve teknoloji sektörlerinin artan birleşmesiyle tanımlanmıştır. Politik iktisatçı Daniela Gabor tarafından The Wall Street Consensus etiketli bir geliştirme modelinde, neoliberal Washington Konsensüsünün G20 çerçevesinde uyarlanması, dünya çapındaki bankalar ve finans kurumları, doyumsuz bir açlıkla yönlendirilen finansal teknolojiyi (fintech) kucaklamaya geldi finansal gözetim kapitalizmi için hammadde kişisel verilerdi. Silikon Vadisi uzun süredir küresel bir teknoloji tekeline sahipti, ancak 2010’lu yıllarda Çin teknoloji devlerinin ortaya çıkması ile küresel hakimiyet için yarış başladı. Batı finans lobisi, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) sıkı kontrolü altında tüm dev amerikan teknoloji şirketlerinin sundukları hizmetleri  “hepsi bir arada” olarak tanımladıkları Alibaba ve Tencent gibi Çin platformlarının sunmasından korktuğunu dile getirdi. Bu korkular asılsız değildir: Facebook’un küresel bir kripto para birimi oluşturmakta birçok zorlukla karşılaştığı durumlarda, Çin merkez bankası kendi alternatifini geliştirdi ve ÇKP kısa süre önce Çin bankalarına ve teknoloji platformlarına bunu benimsemelerini emretti. Mark Zuckerberg’in sözleriyle: Amerikan devletinin daha aktif bir rol oynaması gerekiyor: “aksi takdirde finansal liderliğimiz garanti edilmez”.

Dünyanın geri kalanı Çin teknolojisini sürekli satın alırken, diğer BRIC ülkeleri Çin’in dijital stratejisini benimsedi. Örneğin, 2014 yılına kadar Hindistan’ın 1,4 milyar nüfusunun küçük bir azınlığında banka hesabı varken, 2014 yılından itibaren banka hesabı olanların sayısı bir milyarın üzerine çıktı. Bununla birlikte, bu banka hesapları biyometrik kişisel verilere bağlıdır ve eleştirmenler bu politikayı Narenda Modi’nin Hindistan’ı bir Hindu milliyetçi gözetim devletine dönüştürmek için politik gündeminin bir parçası olarak tanımlamaktadır. Birlikte ele alındığında, koronavirüs ilk haber başlıklarını hazırlarken, New York Times, gözetim kapitalizminin geleceği hakkında üç rakip vizyon belirledi: Çinliler, mahremiyet ve vatandaş haklarına saygı göstermeden “hızlı hareket et ve birşeyleri kır” anlayışındayken, AB mahremiyet ve rıza konusunda ahlaki bir noktaya işaret etmeye çalışmaktadır, ABD ise bu iki anlayışın tam ortasındadır.

Nationalist Leninism

Her ne kadar “hızlı hareket etmek ve birşeyleri kırmak” Xi Jinping’in Çin’i için iyi bir açıklama olsa da, bu felsefenin uzun zamandır rehberlik talebinde bulunmaktan vazgeçtiği Silikon Vadisi’ne yol gösterdiği unutulmamalıdır. Yerleşik endüstrilerin, uygulamaların ve süreçlerin bozulması, yasalara veya temel ahlaka bakılmaksızın çalışan Uber gibi platformları tanımlar. Batı neo-liberalizminin yükselişiyle birlikte, bu felsefe hükümete de girmiştir. Örneğin Brexit ( basın toplantılarından sakınmaktan parlamentoyu kanunlara aykırı bir şekilde kapatma uygulamaları yüzünden) en iyi yerleşik siyasi uygulamaların ve prosedürlerin sürekli olarak bozulması süreci olarak anlaşılmaktadır. The Economist’de de belirtildiği gibi: ‘Tories’in yıkıcı stratejileri Silikon Vadisi’nde yer alamazdı’.

Milenyumun başından beri yaygın dijitalleşmenin bir dizi köklü endüstride işleri bozduğu ve küresel finansal krizi sonrasında yerli finansal hareketlere odaklandığı 2010’lara, teknolojinin yerleşik politikaya sızması damgasını vuruyor. Facebook ve Google’ın Barack Obama’nın yükselişinden bu yana ABD politik kampanyalarına kendi çalışanlarını yerleştirdiği yerde, tüm teknolojik metaforik oyuncular ekosistemi o zamandan bu yana bu platformlarda büyüdü: özel botların ve trol çiftliklerinin yanında artık özel bir medya ağı var (ABD’li milyarder Robert Mercer tarafından finanse edilen Breitbart News’ın kimlik siyasetine meraklı demagogu Steve Bannon’un başını çektiği ana akım aşırı sağ anlatıları en dikkat çekici olanı). İster NewsCorp gibi küresel kurumsal oyuncular ister ulusal kamu yayıncıları olsun, aşırı sağ anlatıların yerleşik medya tarafından benimsenmesi, sağcı kültür savaşlarını kitle aracılı siyasetin yerleşik alanına getirdi.

Bu ekosistemdeki diğer önemli oyuncular, yine Mercer ve Bannon’un yer aldığı Cambridge Analytica (CA) gibi veri analizi firmaları ve ABD teknoloji milyarderi Peter Thiel’in sahip olduğu Palantir Teknolojileridir.  CA’nın kurucusu Alexander Nix, David Cameron ve Boris Johnson ile birlikte seçkin Eton Koleji’nde okumuştur. Thiel, sadece danışman olarak Trump’a öğüt vermekle kalmıyor, aynı zamanda Facebook yönetim kurulu üyesi olarak Mark Zuckerberg’in tavsiyelerinden yararlanarak, şirketin siyasi reklamları kontrol etmesini engelliyor. ABD’li gazeteci Jane Mayer, Trump ve dünyanın ikinci en güçlü medya patronu arasındaki yakın ilişkiden ‘Fox News’in Beyaz Sarayı’olarak bahsederek, dijital çağda dünyanın ilk Twitter başkanlığı ile eşit bir şekilde etiketlenen Facebook Beyaz Sarayı’nın Trump’ın dünyanın en güçlü medya patronu tarafından etkinleştirilerek dijital olarak kitle iletişim aracılığıyla bir virüs haline getirilme yollarına dikkat çekmektedir. Trump’ın dijital kampanya yöneticisi tarafından da iddia edildiği gibi: “Facebook olmasaydı kazanmazdık”.

Neo-illiberalizmin küresel yükselişi, teknoloji firmalarının parmak izleriyle kaplıdır: WhatsApp aracılığıyla yollanan siyasi içerikli gifler ve resimler Jair Bolsonaro’nun Brezilya’da iktidara gelmesine yardımcı olmuştur, yine aynı şekilde Filipinler’de Rodrigo Duterte ise Facebook’un siyasi yeteneklerini çok daha erken benimsemişti. Üstelik iktidara geldiğinde, bu ‘diktatörler’ liberal demokrasiyi ortadan kaldırırken, yıkıcı teknoloji CEO’ları gibi davranıyor ve kurallarını yerleştirmek için gözetim araçlarını kullanılıyorlar. Örneğin, Hindistan’da, şifrelenmiş WhatsApp’ın hacklenerek, Modi’nin siyasi rakiplerini izlemesine olanak sağladığı yakın zamanda anlaşıldı. Ancak İsrail casus yazılımları ve Rus bilgisayar korsanları, neo-illiberal siyasetin sınır ötesi yayılmasında önemli bir rol oynasa da, dijital çağın politik olanaklarını tam olarak kavramak için, dikkatimizi dijital teknolojinin önemli ölçüde sosyal kontrol için kullanıldığı Pekin’e yoğunlaştırmamız gerekiyor.

ÇKP, 1970’lerin sonlarından bu yana ekonomik neoliberalleşmeyi illiberal siyasi kontrol ile birleştirirken, dünyanın neo-illiberal öncülerinden biri olmuştur. Uzmanlar ÇKP’nin yönetim ideolojisini, Çin’in Kültür Devrimi’nden sonra şekillenen ve Tiananmen Meydanı’nda yaşananlardan sonra Fransız ve Rus devrimlerini ideolojik olarak reddeden, milliyetçiliğin ve Leninizmin meraklı bir kombinasyonu olarak tanımladılar. En önemlisi, iki büyük özgürleşme hareketinin yani sosyalizm ve liberalizmin reddedilmesi, tam olarak batılı aşırı sağın peşinde olduğu şeydir. Başka bir deyişle, neo-illiberalizm altında ortaya çıkan küresel bir ideolojik yakınsamadır. Şunu düşünün: 2015 yılında batıdaki aşırı sağ anlatıların yaygınlaşmasını hızlandıran Avrupa’daki mülteci krizi’nin zirvesinde, neo-illiberal Çin de kendi Alternatif  Sağ dilinin ortaya çıktığını gördü. Çince’de öncelikli olarak beyaz insanlar tarafından benimsenen Batı Liberal ideolojilerine atıfta bulunan esasen ‘beyaz sol’ anlamına gelen “Baizuo” (白 左) gibi aşağılayıcı terimler, Çin’in internet bloğu dünyasında ortaya çıkmıştır ve alt-sağ tarafından “libtard”lar ve “gerici liberaller” için kullanılmaya başlanmıştır.

2016’dan bu yana, bu milliyetçilik ve Leninizm kokteyli, “America First” gibi milliyetçi projelerle Batı’ya damgasını vurdu ve Brexit süreci,  Bannon veya Boris Johnson’un danışmanı Dominic Cummings gibi kendini Leninist olarak ilan edenler tarafından yönlendiriliyor. Bir başka komünist olan İtalyan Marksist Antonio Gramsci tarafından da incelenmiş olan aşırı sağ kültür savaşları tarafından etkinleştirilen bu yıkıcı Leninistler, liberal demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü ortadan kaldırmaya gözlerini dikti. Bunu yapmak için, “halkın iradesini” temsil ediyor gibi davranıyorlar ve liberal demokrasinin temel altyapısını acımasızca itibarsızlaştırıyorlar, kilit kurumlarını “halkın düşmanı”, “sabotajcılar” ve “hainler” olarak damgalıyorlar. Milyarderler kulübünün kimlik siyasetine düşkün sevgilisi Steve Bannon’un sözleriyle: “Lenin devleti yok etmek istedi ve bu da benim amacım. Her şeyi çökertmek ve bugünkü kuruluşun tamamını yok etmek istiyorum ”.

Alibamazonia

Ekonomist Branco Milanoviç, yirmi birinci yüzyılda küresel çatışmanın iki ideal tip siyasi yönetim sistemi arasında olacağını öngörüyor. Bunlar; ABD tarafından ele geçirilen liberal kapitalizm ile Çin’in savunduğu siyasal kapitalizm, gerçekte ikisi zaten büyük ölçüde birbirine yaklaşmaya başladı. Yirminci yüzyılın son on yıllarında Çin ve Batılı olmayan dünyanın ABD ve Batı imajında ekonomik olarak açıldığını, bugün ABD ve daha geniş anlamıyla Batının, Çin imajında siyasi olarak kapandığını tereddütlü de olsa iddia edebilirsiniz. Yeni sentez, Thomas Piketty’nin “ticari yerlicilik” olarak gördüğü şeyle, yani neoliberalizm ile kimlikçi milliyetçilik arasındaki evlilikten bahseden neo-illiberalizmdir. De-globalizasyon yerine bir yeniden küreselleşme sürecine vurgu yapmanın yanı sıra, neo-illiberalizmin yükselişi de kapitalist çekim merkezinin değiştiğini göstermektedir: geleneksel çevrenin bazı bölümleri geleneksel çekirdek ülkelerin özelliklerini sürekli olarak üstlendiğinde, Batı merhum Immanuel Wallerstein’ın yarı-çevreselleşme olarak adlandırdığı şeyin ters bir sürecine tanık oldu. Martin Wolf ’un sözleriyle: “Batı ekonomileri gelir dağılımında daha Latin Amerikalı olduklarından, politikaları da daha Latin Amerikalı oldu”.

Tarihçi Neill Ferguson’un bir zamanlar dünyanın iki süper gücü arasındaki ortak bağımlı ilişkiyi vurgulamak için ‘Chimerica’ dan bahsettiği yerde, bugün Alibamazonia diyebileceğiniz şeylerin hatlarını belirleyebiliriz: yirmi birinci yüzyıl tekno-milliyetçi devletlerin emperyal federasyonu, yani milliyetçi ‘diktatörler’ ve dijital platformlar arasında küresel bir ittifak. İlişki simbiyotiktir, çünkü dijital gözetimin piyasaya sürülmesi, liberal demokrasinin tasarıma göre geri dönüşünü gerektirmektedir ve bu da illiberal siyasi yönetimi güçlendirmektedir. Susanna Zuboff’un sözleriyle: “gözetim kapitalizmi, otoriterliğe doğru neoliberal kaynak kodunun tahmin edebileceğinden daha fazla kayıyor… Hala Hayek ve hatta Smith gibi görünse de, antidemokratik kolektivist hırsları onu yaşlanan babalarını yiyen doyumsuz bir çocuk olarak ortaya koyuyor”. Gerçekten de, dijitalleşme ve gözetim yalnızca Smithian rekabetçi pazarlarını değil, aynı zamanda Lockean özel mülkiyet kavramlarını da bozar ve sonuçta bireysel özgürlüğün tüm liberal garantilerini geri almakla tehdit eder.

Neo-illiberalizm, Batı’dan doğuya bir bölgesel kaymayı müjdelemenin yanı sıra, Birleşmiş Milletler’in (BM) Çin’in WeChat (Tencent) ile dijital iletişimini kolaylaştırmak için yaptığı son sözleşmeyi simgeleyen ulusal ve küresel ölçekler arasında temel bir yeniden yapılanmayı müjdeliyor. bu yeniden yapılanmanın sırasıyla kamusal ve özel alanlarda gerçekleşeceği anlaşılıyor, onlarca yıl neoliberalleşme, eskisini yenisinin imajına dönüştürürken, yenisi dijital ve offshore alanlara sınır ötesi bir kaymaya tanıklık ederek, ulusal devletlerden ve uluslararası devlet sistemlerinden beslenen özel kapitalist güçlere yol açtı. Bu neo-illiberalizmin batı yükselişi için en yaygın açıklamadır: neoliberalizmin on yıllar boyunca batıyı etkili bir şekilde satışa çıkardığı yerde, neo-illiberalizm, neoliberalizmin gerçek kazananlarının hükümetin kendisini satın almaya ve özelleştirmeye çalıştığı anı müjdeliyor: “neoliberalizmin nihai sınırı”.

Pandemi

Her ne kadar koronavirüs neoliberalizmin son ölümüne yol açsa da, neoliberalizmin son derece değişebilir bir ideoloji olduğu ve ilerlemesi için kendi başarısızlığını kullanmak için iyi donanımlı olduğu unutulmamalıdır. Başka bir deyişle, neoliberalizm ölüyorsa, yavaş çekimde bir çöküşe bakıyoruz: bazıları milenyumun başında dotcom krizinden sonra neoliberalizmin yakında öleceğini belirtirken, neoliberalizm ancak 2008 finans krizinden sonra kendi kendini yenileyebilen eski havasını kaybetti. Buna göre, hala merkezci bir konsensus tarafından sürdürülmesine rağmen, batı neoliberalizmi daha otoriter hale geldi. 2016’da merkezci konsensus çöktüğünde  neoliberalizmin temel ekonomik projesinin kesin bir illiberal politika tarafından sürdürüldüğü görüldü , bugünün sorusu ise koronavirüsün bu ekonomik projeye bir son verip vermeyeceğidir. Örneğin, bu projenin küresel sermaye hareketliliği ve merkez bankası bağımsızlığı gibi temel direkleri hala ayakta duruyor. Ayrıca, neoliberal olmayan politikalar, sermaye kontrolleri uygulamak gibi, virüsü durdurmak için için iyi bir şekilde yürürlüğe konabilse de, bunlar projeyi uzun vadede kurtarmak için geçici tedbirler olabilir.

Bununla birlikte, eğer koronavirüs, Financial Times’ın bile üstü kapalı bir şekilde ifade ettiği gibi neoliberalizmin gerçekten öldürebilirse, neo-illiberalizmin temel özellikleri için bir nimet olduğunu ispatlayabilir. Örneğin; virüs, neoliberal küreselleşmenin bir suçu olarak kabul edildiğinde, yine de liberal demokrasinin geri dönüşünü ve dijital gözetimin piyasaya sürülmesini hızlandırır. Gerçekten de, dünyanın sahte Leninistleri ve teknoloji milyarderleri için virüs, istismar edilecek nihai yıkıcı olaydır. ABD Cumhuriyetçileri, pandemiyi neoliberal vergi indirimlerini ve deregülasyonu düzenlemek için kullandıkları yerlerde, 2008 mali kurtarma sürecini ortadan kaldıran bir kurtarma paketinin bir parçası olarak, Trump’ın pandemiden kendi yararına ne ölçüde yararlanabileceğini küçümsememeliyiz. seçim kaybı ve kovuşturma olasılığından kaçmak. Birçok ‘diktatör’ virüsü kurallarını tutturmak için kucaklıyor, kısmen Victor Orbán, Macaristan’ın liberal demokrasiden illiberal diktatörlüğe geçişini hızlandırmak için virüsü istismar ediyor, AB’nin dikkatinin yine başka yerlerde olduğu sırada, Orban kendi neo-illiberal çürüyüşünü doğruladı.

Birçok ülkenin virüsü izlemek, toplumsal tıkanmalardan kaçınmak ve uygulanabilir yöntemler oluşturmak için henüz toplu test yetenekleri oluşturmadığı durumlarda, İspanya gibi sol koalisyon hükümetleri de dahil olmak üzere bir dizi devlet virüsü dijital olarak izlemek için mahremiyet mevzuatını yumuşattı. Bu anlamda virüs, neoliberalizmin ünlü TINA mantrasının yeniden başlatılmasına yol açtı – alternatifi yok – çünkü hayatlar tehlikede olduğunda uzaktan gözetim kimin umurunda? Jamie Bartlett’in iddia ettiği gibi, “korkuya yaklaşan distopya, akıllı makineler tarafından yönetilen bir kabuk demokrasisi ve ilerici fakat otoriter teknokratların yeni bir seçkinidir”.

Çin’in finans-teknoloji-devlet entegrasyonunun temel özelliklerini taklit eden Apple ve Google, hükümetlerin virüsü izlemesine izin vermek için güçlerini birleştirirken, ABD hükümeti koronavirüs kurtarma paketinin bir parçası olarak dijital dolar ve cüzdan sunmaya söz verdi. Aslında, virüs teknoloji şirketleri için finansal bir bonanzadır, hiç değilse Thiel’in Palantir şirketi, veri yönetimini optimize etmek için İngiliz Ulusal Sağlık Servisi (NHS) ile bir sözleşme imzalamıştır. Virüsle mücadele eden ilk eylemlerinden birinde, Dominic Cummings tüm bigtech’leri Downing Caddesi’ne davet etti. Wired dergisinde belirtildiği gibi: “Cummings için kötü virüse karşı büyük teknoloji”. Palantir şu anda Avrupa’daki hükümetlerle görüşmelerde bulunuyor.

Dünya çapında virüs, nüfus sağlığını ve nerede olduğunu izlemek için konum verileri ve yüz tanıma teknolojilerini kullanarak dijital uygulamaların geliştirilmesini teşvik ediyor. Hindistan’da Modi’nin yandaşları, vatandaşları virüsü bulundukları yerden takip etmek için saatlik özçekimler yapmaya zorluyor ve eğer vatandaşlar bu uygulamayı yapmazsa, bu durum virüsü yakalamanın kesin yolu olan, toplu karantinaya neden olacak. Bunu yaparken, koronavirüs Çin’in Xijiang’ındaki Uygurlardan Akdeniz ve ABD-Meksika sınırı boyunca kısılıp kalmış mültecilere kadar kitlesel hapsetme programları ile tanımlanan neo-illiberalizmin çirkin yüzünü derinleştirmekle tehdit ediyor. Pandemi henüz dünyanın varoşlarına ve gecekondu mahallelerine ulaşmamış olsa da gelişmiş dünyada mali kaynakları kesilmiş sağlık sistemleri yüzünden virüslere karşı savunmasız, tepki veremeyen toplumun yoksul kesiminin hayatlarının tehdit altında olması, neoliberalizmin örtülü sosyal Darwinist eğilimlerini şok edici bir şekilde açık hale getiriyor. 

Neo-illiberalizmin yükselişi derin jeopolitik ve ekonomik değişimlere işaret ettiğinden, pandemi dünyanın eski yönetim sistemlerini yeniden kablolamak için kullanılabilir. 2008’de ödenmesi gereken ancak parasal jimnastik yoluyla ertelenen finansal sıfırlamaya doğru ilerliyor muyuz? Çin, ABD tahvillerini devasa bir şekilde elinde tutacak mı? Dünyanın süper güçleri savaş tehdidini artıracak mı yoksa taviz verecekler mi yoksa zaten yeni bir yerleşimin konturlarına mı bakıyoruz? Dahası, dünya ekonomisi bir uçurumdan düşüyor ve hala en kötüsü, birçok küçük ve orta ölçekli işletme iflasla karşı karşıya kalırken, Amazon ve diğer birkaç büyük teknoloji işlerini büyük ölçüde genişletiyor. Korona sonrası dünya neye benzeyecek? Kapitalizm hayatta kalacak mı?

Ne olacağını tahmin ederken, en büyük toplumsal aksaklıklardan biri geleneksel sosyalleşmenin yani fiziksel temasın kaybıdır, hepimiz evlerimizde kilitlenmiş, dijital arayüzlere zorlanırken, sürekli olarak gözetim kapitalizminin genişleyen makinasına veri sızmaktadır. Anlık olarak bir alternatifimiz olmasa da, anı yakaladığımızdan emin olsak iyi olur: bu yıkıcı virüs, toplumsal yeniden programlama için , iyi ya da kötü , inanılmaz bir olasılık sunuyor. Unutmayalım ki bu kriz sadece biyolojik değil, aynı zamanda derin bir şekilde politiktir.