Hayatının büyük bölümünü liberteryen “hareket”in izini sürerek geçirmiş biri olarak şimdi bu hareketin -en azından akış bakımından- içinin boşaltıldığını düşünüyorum. Bir kolu Ron Paulizm’e, yani daha tatsız alternatif sağ istikamete ayrıldı, diğer daha müesses kolu ise halen geçerli olmakla birlikte kendisine pek yeni taraftar toplayamıyor. Bir kere, eski usûl liberteryenizm, en önemlisi iklim değişikliği olmak üzere bir dizi kallavi sorunu çözebilecek, hatta bu sorunlara dair bir şeyler söyleyebilecek gibi durmuyor. Ayrıca, internette akıllı insanlar var ve internet -en azından akıllı ve meraklı kimseler arasında- sentetik ve eklektik düşüncelerin filizlenmesini teşvik ediyor. 1970’lerin kitle kültürünün aksine internet, “liberteryenizmin bayrak sallayanı”nı üretmiyor. Bütün bunların üstüne, dar liberteryen görüşler ciddi anlamda göç verdi; en çok da eğitimli kadınlar söz konusu olduğunda.

Bir de “klasik liberal” tabiri var ama “klasik” sorgusuz sualsiz kabul edilmesi gereken hangi anlama geliyor acaba? Klasik liberalizm, zamanında 19. yüzyılın sorunlarına odaklanıyordu -bu da 19. yüzyıla gayet uygundu elbette- fakat II. Dünya Savaşı’ndan beri durumlar çok değişti.

Bence akıl fikir sahibi klasik liberaller ve liberteryenler bu süreçte sanki görünmez bir el tarafından yönlendirilir gibi benim tamamen sıkıntısız bir ad vererek Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi dediğim görüşe evrildiler. Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi’ni bir dizi önerme üzerinden tanımlıyorum:

1. Piyasalar ve kapitalizm muazzam güce sahiptir; haklarını verin.

2. Tarihin önceki dönemlerinde kapitalizmin ortaya çıkışına arka çıkması ve aynı zamanda bireysel hakları koruması için (Koyama ve Johnson’ın devlet kapasitesi hakkında yazdıklarını okuyunuz) güçlü devlet gerekliydi. Güçlü devletler kapitalizmin ve piyasaların muhafazası ve geliştirilmesi için halen gerekli. Buna Çin’i güvenli mesafede tutmanın ve seçimleri dış müdahaleden korumanın yanı sıra maddi olmayan sermaye, fikrî mülkiyet ve internetin ortaya çıkardığı yeni dünya için etkin yasalar ve düzenlemeler geliştirmek de dahil. (Diğer çalışmalarımı okuduysanız bu söylediğimin “Big Tech”in külliyen regülasyona tabi tutulması çağrısı olmadığını biliyorsunuzdur.)

3. Güçlü devlet, çok büyük devletten veya tiranlık devletinden farklıdır. İyi bir güçlü devletin, kapitalizmin muhafazası ve geliştirilmesini öncelikli görevlerinden biri -çoğu durumda birincil görevi- olarak görmesi gerekir.

4. Devlet kapasitesindeki ani artışlar çok tehlikeli olabilir (önceki dönemlerde Japonya, Almanya) fakat yüksek devlet kapasitesi seviyesi doğası gereği despotik değildir. Esasen Danimarka’nın daha küçük bir hükümetinin olması gerekir ama Danimarka yine de –herkes için böyle olmasa da en azından Danimarka vatandaşları için- dünyanın en özgür ve güvenli yerlerinden biridir.

5. Günümüz Amerika’sının başarısızlıklarının çoğu aşırı regülasyon kaynaklı olsa da diğer pek çok başarısızlığın nedeni de devlet kapasitesidir. Hükümetlerimiz iklim değişikliğiyle ilgili bir şey yapamıyor, K-12 eğitimi pek iyileştiremiyor, trafik sıkışıklığını çözemiyor ve ihtiyari harcamalarının niteliğini geliştiremiyor. Fiziksel altyapılarımızın büyük bölümü ya olduğu yerde sayıyor ya da niteliğinden kaybediyor. Çok daha büyük oranda göçü destekliyorum; bununla birlikte, hükümetimizin kimin ülkeye giremeyeceğine, kimin zorla ülkeden gönderileceğine ve bütün bunları destekleyecek uygulanabilir bir mahkeme sistemine dair açık ve net standartları olması gerektiğini düşünüyorum ama şu anda bunlara da sahip değiliz.

Bu sorunlar -her ne kadar piyasaları canlandırmak için olsa da- klasik liberteryenizmin başa çıkmaya muktedir olmadığı bir devlet kapasitesi gerektiriyor. Dahası, liberteryenizm bir dereceye kadar Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi’ne yapışmış bir parazit gibi. Örneğin, eğitimin özelleştirilmesini destekliyor olsanız bile yine de kısa vadede mevcut sistemi çok daha iyileştirmeye mecburuz. Hatta -eğer amacınız gerçekten buysa- bu iyileştirme, özelleştirmeyi de kolaylaştıracaktır.

6. Kitabım Stubborn Attachments: A Vision for a Society of Free, Prosperous, and Responsible Indvidiuals’ın felsefi çerçevesini bir kez daha anmak isterim.

7. Son birkaç on yılın temel ekonomik büyüme deneyimi Doğu Asya’da kapitalizmin, piyasaların ve yaşam standartlarının yükselişi oldu. Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi bu gelişmeleri desteklemekten gocunmaz, bundan utanmaz da. Bununla birlikte, söz konusu ilerlemelerin (veya daha da büyük ilerlemelerin) daha fazla piyasa ve daha az yönetimle gerçekleştirilebilecek olduğu gerçeği bakidir. Yine de bu ülkelerde devlet kapasitesinin gelişmesi gerekmiştir ve gelişmiştir. Kamu sağlığındaki gelişmeler, içinde bulunduğumuz dönemin bir diğer büyük başarı hikayesidir ve bu gelişmeler büyük oranda devlet kapasitesine bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Bunu bir kabul edelim.

8. İçinde bulunduğumuz dönemin başlıca sorunlu bölgeleri Afrika ve Güney Asya olagelmiştir. İki bölge de hem piyasalar hem devlet kapasitesi bakımından yetersizdir.

9. Anaakım liberteryenler veya modern Demokratlara kıyasla Devlet Kapasitesi Liberteryenlerinin altyapı, bilim ödenekleri, nükleer güç (devlet desteği gerektirir!) ve uzay programlarına ilişkin olumlu görüşlere sahip olmaları daha muhtemeldir. Modern Demokratlar sık sık bunları desteklediklerini söylerler -bana göre bunda samimidirler de- ama fiilen bunları yeniden dağıtım, eşitlikçilik ve adilliğe ilişkin kaygılar, mod ilişkilendirme[1] ve geleneksel Demokrat çıkar gruplarına fayda sağlama uğruna feda etmeye pek hazırlardır. Mesela, New York epeydir modern Demokratlarca yönetiliyor ama bu kimseler bir şeyler inşa etme veya düzeltme konusunda berbatlar. Demokratlar iklim değişikliğine kısmi bir çözüm olarak nükleer enerjiyi teşvik etmek adına da pek bir şey yapmıyorlar; hatta bunun tam tersini yapıyorlar.

10. Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi’nin daha nitelikli hükümet ve yönetimi desteklemekle ilgili bir sorunu yoktur; oysa geleneksel liberteryenizmin, geride bıraktıkları özgürlük tortusu nedeniyle ufak, yozlaşmış rejimleri benimseme veya en azından bu rejimlere karşı bir öyle bir böyle olması daha muhtemeldir.

11. Hayata geçirilebilir olduğunda başka görece özgür uluslarla güçlü ittifaklar kurmaya inandığından, Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi dış politikada müdahaleci olmayan bir tutum benimsemez. Bununla birlikte, “hükümet çok fazla hata yaptığı için müdahale sorunları” şeklindeki mutat liberteryen bariyerin spesifik askerî eylemlere tatbik edilmesi gerekir. Fakat 20. yüzyıl dış politikasının çoğunluğunun ve bugün -hâlâ Pax Americana’ya bel bağlayan- Asya’nın büyük bölümünün gösterdiği üzere ittifaklar son derece faydalı olabilir.

Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi’ni, liberteryenizmin bir diğer yan ürünü liberalteryenizmle karşılaştırmak enteresan olacaktır. En önemli meseleler söz konusu olduğunda liberalteryenler, Devlet Kapasitesi Liberteryenlerine oldukça yakın duruyor olabilirler. Ama neyin altının çizildiği ve neye odaklanıldığı gerçekten önem taşıyor; bence aradaki farkların (eksik) listesi şu şekildedir:

a. Liberalteryen, işe “sol”un çok sayıda transfer harcaması programı yanlısı olduğuna temin ederek başlar. Devlet Kapasitesi Liberteryeni ise merhamet taleplerinin sonunun gelmeyeceğinin, ekonomik büyümenin insanlara transferlerden daha fazla fayda sağlayabileceğinin farkındadır ve hükümet alanında da hükümetin keyfi harcamaları ile transfer harcamaları arasında analitik, “kalpsiz” bir mukayesenin altını çizmeye hazırdır. Keyfi harcamanın pek çok marjda kazanan olması kuvvetle muhtemeldir.

b. “Kutuplaştırıcı Sol” ,kapitalizmin pek çok yönüne açıkça karşıdır ve problem çözmeye ket vurma eğiliminde olan kutuplaşma nedeniyle devlet kapasitesinin de fiilen karşısında durur. Dolayısıyla, kutuplaştırıcı Sol, Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi için liberalteryenizm için olduğundan daha “tü kaka”dır. Liberalteryenler için kutuplaştırıcı Sol ile geçici ittifaklar ihtimal dahilindedir çünkü ikisi de Trump’a ve sağ kanadın diğer kötü unsurlarına karşıdır. Liberalteryenlerin, Sol’a liberteryenlerin ve muhafazakarların bir eleştirisi ve revizyonu olarak pazarlanması kolaydır – belki de fazla kolaydır.

c. Liberalteryen Will Wilkinson, Elizabeth Warren’la ilgili hevesini dile getirme hatasına düşmüştür. Bir Devlet Kapasitesi Liberteryeni’nin aynı hataya düştüğünü tahayyül etmek zordur, zira Warren enerjisinin büyük bölümünü Amerika’yı alaşağı etmeye vakfeder. Hidrolik kırma yasaklansın, öyle mi? Cidden mi? Rusya’ya ve Suudi Arabistan’a para gönderilsin, Amerikalılar işlerinden olsun, iklim değişikliği daha beter bir hal alsın ve bütün bunlar eşzamanlı mı yaşansın? Yok, sağ olun.

d. Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi’nin, sözgelimi, hem Los Angeles’tan San Francisco’ya yüksek hızlı tren yapımına destek verme hatasına (şayet bu gerçekten hata olacaksa tabii) hem de Amerikan hükümetlerinin böyle bir şeyi hayata geçirme becerisini yerme gibi bir hataya düşmesi daha muhtemeldir. “Hangi hatalara düşmeleri daha muhtemel” düsturu, siyaset felsefelerini değerlendirmenin kadri kıymeti bilinmemiş bir yoludur.

Peter Thiel’in, Devlet Kapasitesi Liberteryenizmi’ne etki ettiğini fark etmişsinizdir; gerçi ben kendisinin meseleleri bu şekilde adlandırdığını hiç duymadım.

Dahası, “internetteki tartışmalardan hangi düşünceler sağ salim çıkar” bu doktrinin gelişiminde önemli bir filtre oldu. Bu husus herhangi türden bir mesele söz konusu olduğunda pek ele alınmamıştır; bunun için ayrı bir blog yazısı gelebilir.

Arkaplan teşkil etmesi için liberteryenizm paradoksuna ilişkin önceki yazım burada.

Fotoğraf: Ferdinand Stöhr


[1] Cowen’ın 2011 yılında ortaya attığı mod ilişkilendirme (mood affiliation) mantık hatası, işe belirli bir modun veya tavrın seçilmesiyle başlanmasını, ardından bu modla uyumlu başka görüşlerin bulunmasını ve söz konusu görüşlerin bu şekilde “meşrulaştırılmasını” ifade eder.