Yöneticilerin yüksek maaşlarına ilişkin 6 Ocak 2020 tarihli rapor ve rapordaki ortalama bir FTSE 100 yöneticisinin, ortalama çalışandan saatte neredeyse 120 kat daha fazla kazanacağı yönündeki dair bulgu eşitsizliği bir kez daha siyasi gündeme taşıdı.

Küreselleşmiş bir ekonomide multimilyar poundluk çok uluslu şirketlerin başında olan kişilere bu kadar fazla para ödenmesinin ve bu ücretlerin son birkaç on yıl içinde artış göstermesinin gayet iyi nedenleri var. Fakat Nassim Nicholas Taleb’in, kitabı Skin in the Game’de belirttiği gibi üzerinde durulması gereken daha geniş çaplı bir mesele var ki bu da toplumların dinamikliği ve insanların aşağı ve yukarı doğru hareketliliği nedeniyle eşitsizliği ölçme yöntemimizin, bir toplumun gerçekte ne kadar eşitsiz olduğunu göstermede çok iyi olmadığı.

Hâlihazırda eşitsizliği Gini katsayısı gibi ölçülerle hesaplıyoruz. Fakat bu ölçüler yalnızca tek bir yılın anlık görüntüsünü sunuyor. Örneğin “%1”in diğer herkese kıyasla ne kadar kazandığına bakmak isterseniz bu senenin %1’deki en yüksek gelirlerini alıp bunu geri kalan %99’un gelirinin toplamıyla kıyaslamanız gerekir. Bir sonraki sene de aynısını yapabilirsiniz ve belki de en üstteki %1’in geliri geri kalan %99’unkine kıyasla artmış olabilir ama %1 ve %99 iki sene boyunca tamamıyla aynı kişilerden oluşmayacaktır.

Toplumlar durağan değil dinamik olduğu için bazı kimselerin gelirleri düşecek ve %1’lik kesimin dışına itileceklerdir. Daha da önemlisi, bazıları da gelirlerinin arttığını deneyimleyecek ve artık %1’lik kesimin bir parçası olacaktır. Dolayısıyla, her yıl yalnızca sürekli %1’e veya %10’a (veya hangi yüzdeyi istiyorsanız ona) bakmak, onlar hakkında konuşmak ve bu anlık görüntüleri zamana yayarak mukayese etmek mantıklı değil. Önemli olan insanlardır ve insanlar zaman içinde gelir dağılımı içerisinde hareket ederler.

Eşitsizliği doğru düzgün ölçmek istiyorsanız bireylerin gelirlerinin zaman içinde nasıl değiştiğine bakmanız gerekir. Maalesef Thomas Piketty’nin çalışmaları gibi eşitsizliğe ilişkin geniş yankı bulan çalışmaların çoğu bunu yapmıyor. Taleb’in yazdığı gibi: “Eşitsizliğin birinci seneden ikinci seneye değiştiğini söylüyorsanız besbelli ki en üstte yer alan kişilerin aynı kişiler olduğunu göstermeniz gerekir ki Piketty bunu yapmıyor.”

Mesele kısmen bir veri meselesi. Tek bir ülke özelinde tek bir sene için Gini katsayısının belirlenmesi yeterince zor (ve gelir veya zenginliği kesin olarak -ölçmek şöyle dursun- tanımlarken başa çıkılması gereken başka meseleler de var). Bir grup ülkeyi birbirleriyle kıyaslamak için yaşam süresine sari eşitsizliği ölçmek bir yana, bunu tek bir ülke için yapmak için gereken veriyi toplamak ise daha da zor.

Yine de araştırmacılar yeterli veri toplamayı başarıp, yaşam süresine yayılan eşitsizliğe baktıklarında, değerin genellikle basit bir anlık analizin öne süreceğinden çok daha düşük olduğunu bulurlar. Örneğin, Gini katsayısına göre hâlihazırda dünyanın en eşit ülkelerinden olan Norveç’teki araştırmacılar, gelir hareketliliği nedeniyle yaşam süresine yayılan eşitsizliğin, mevcut gelire göre hesaplandığında %25 daha düşük olduğunu tespit ettiler. Birleşik Krallık’taki durumu inceleyen IFS de benzer bir sonuca ulaştı ve tek bir yıl yerine yaşam süresine sari verilere bakıldığında brüt gelir için Gini katsayısının 0,49’dan 0,28’e düştüğünü gördüler.

ABD genellikle bilhassa eşitsiz bir toplum olarak ön plana çıkarılır. Gini katsayısına göre hesaplandığında ABD, OECD’deki en eşitsiz ülkelerden biri arasında yer alıyor. Fakat, Amerika aynı zamanda dünyanın en dinamik ülkelerinden biri ve gelir hareketliliği hesaba katıldığında Amerika hâlâ bir “fırsatlar ülkesi” gibi gözüküyor. Yaşam süresine yayılan verilere baktığınızda “%1” gibi etiketlerin, bazı politikacıların retoriğinin iddia ettiğinden çok daha kapsayıcı kulüpler olduğunu görüyorsunuz: Esasen Amerikalıların tahmini %12’si hayatlarının bir noktasında en fazla kazanan %1 içinde yer almış, neredeyse %40’ı en üstteki %5’in içinde yer almış ve yarısından fazlası, %56’sı en üstteki %10’un içinde yer almış.

“%1”in en elit kesimine -milyarderlere- bakıldığında Amerika’nın zaman zaman iddia edildiği kadar eşitsiz olmadığına ilişkin daha fazla kanıt bulmak mümkün.

Dünyanın farklı yerlerindeki milyarderlerin paralarının kaynağına bakıldığında ABD mukayesede iyi bir yerde duruyor. Amerikalı milyarderlerin %30’undan azı zenginliğini miras yoluyla elde etmiş; çoğu genetik piyango talihlisi olarak değil, ya bir şirket kurarak ya da finans sektöründe çalışarak para kazanmış.

Bu durum, Avrupa ülkeleriyle bir fark teşkil ediyor: Örneğin, Fransa’daki milyarderlerin yarısından fazlasının serveti miras kalmış; Almanya ve İsveç’te ise bu rakam %60’ın üzerinde. Toplumun en üst seviyesine yükselmek istiyorsanız yaşamanız gereken yerin İskandinavya değil Amerika olduğu açık. Bütün sorunlarına rağmen Amerikan Rüyası henüz ölmüş gibi gözükmüyor.

Eşitsizlik tablosu, ilgili hesapları yaptığımız ölçülerin ilk başta düşündürdüğü kadar basit ya da kötü değilmiş gibi gözüküyor. Bir toplumun gerçekte ne kadar eşitsiz olduğunu ölçmek istiyorsak o toplumun ne kadar dinamik olduğu ve bunun gelir dağılımında ne kadar çalkantı yarattığı kritik öneme sahip. Veri meseleleri nedeniyle, öngörülebilir gelecekte elimizdeki anlık analizlere bel bağlamayı sürdürmek zorunda kalabiliriz.

Fakat eşitsizlik ve eşitsizlik karşısında ne yapılması hakkında siyasi tartışmalar yürüteceksek en azından mevcut eşitsizlik hesaplamalarımızdaki hatalar ve kısıtlılıkları teslim etmeli ve onlara ne kadar bel bağladığımızla ilgili daha ihtiyatlı olmalıyız.