Sağcı demagoglar güç kazanıyor ve toplumsal tartışmalar daha da çirkinleşiyorken birçok kişi daha aklı başında bir siyasete dönüş çağrısı yapıyor. Fakat bu yaklaşımın da kendi ölümcül hataları bulunuyor.

Son senelerde muhtemelen bunun bir versiyonunu duymuşsunuzdur. Hatta belki de kendiniz söylemiş veya düşünmüşsünüzdür. “Politikacılar devamlı kavga ediyor!”, “Siyaset tamamen çığırından çıktı!”, “Siyasetçiler neden taviz vermez, bir mutabakata varıp sorunlarımızı çözmez ki?”.

Bu görüşler birçok insan için temel seviyede sağduyu gibi gözükmeye başladı. Bu aşırı partizanlık çağında, deniyor ki, ihtiyacımız olan şey bizi bir araya getirecek daha fazla birlik ve itidal. Dahası, kendimizi içinde bulduğumuz üzücü durum için suçlanagelen bir grup siyasetçi varsa onlar da popülistler.

2016’daki çifte şoktan beri -Brexit yönünde oy kullanılması ve Donald Trump’ın seçilmesi- popülizmle savaşma müşterek hedefinde olan yazarlar, uzmanlar ve kuruluşlardan oluşan bir hevesliler topluluğu ortaya çıktı. Atlantik’in iki yakasında da The People vs Democracy: Why Our Freedom Is in Danger and How Save It (Halka Karşı Demokrasi: Özgürlüğümüz Neden Tehlikede ve Onu Nasıl Kurtarabiliriz) ve Anti-Pluralism: The Populist Threat to Liberal Democracy (Anti-Çoğulculuk: Liberal Demokrasiye Popülist Tehdit) gibi başlıkları olan kitaplar basıldı. Tony Blair, “solun ve sağın öfkeyi suistimal eden ve dünyayı ayrıştıran yeni popülizmine bir cevap” bulmak için Küresel Değişim Enstitüsünü (Institute for Global Change) kurdu.

Dünyanın başka yerlerinde ise popülist rakiplerine yenilen politikacıların önde gelen ikisi -Hillary Clinton ve Matteo Renzi- popülistleri durdurmak için ipuçlarını paylaştı (Fakat iş işten geçmişti). Popülistlerin bayrak sallayanı Silvio Berlusconi hakikaten dikkate değer bir yüzsüzlük gösterisiyle kendisini İtalya’yı kurtarmaya yetişen, AB yanlısı bir birleştirici olarak yeniden inşa etmeyi denedi. “Popülizm habistir ve sonu kötü biter” diyen Papa Francis bile popülizme karşı uyardı.

Kolları sıvayıp bariz popülist musibete doğrudan girişmeye hazır olan ve kendilerini demokrasi savunucusu ilan eden bu kimseleri bir araya getiren nedir? Besbelli ki ideoloji değil. Popülizmin belirli bir türüne muhalefet de değil. Bundan çok daha farklı bir şey. Peki o zaman bu fenomene basitçe anti-popülizm desek mi?

Popülizmin kendisi son birkaç sene içerisinde medyanın muazzam boyutlarda dikkatini çekse de anti-popülizm çekmedi. Fakat daha makul, itidalli siyaset çağrısı yapan anti-popülizmin Batı siyasi ana akımında en yaygın olarak benimsenen görüşlerden biri haline geldiği düşünüldüğünde, bu durum biraz tuhaf.

Anti-popülist düşüncelerin neden popüler olduklarını anlamak güç değil: Birleşik Krallık, Amerika ve Avustralya’da iki partili siyasetin çökmekte gözüktüğü, gerçekten tehlikeli sağ popülistlerin dünyanın her yerinde güç elde ettiği ve siyaset ve halk tartışmasının giderek bölücü ve istikrarsız bir görünüm aldığı bir dönemde, bu görüşlerin sezgilere hitap eden bir cazibesi var. Bu bağlamda, anti-popülizmin kilit değerleri olan medenilik, olgunluk ve ihtiyatlılık kulağa hoş geliyor.

Yine de bu noktaya nasıl geldiğimizi sormaya ve popülizme -bazı durumlarda, özellikle ABD’de yakın zamana kadar olumlu çağrışımları olan bir kavram- muhalefet etmenin nasıl benimsenmesi makul varsayılan duruş haline geldiğini sormaya değer. Kritik bir nokta olarak, anti-popülizmin etkili olup olmadığını da sormaya değer. Amaç popülistleri yenmekse anti-popülistlerin önerdiği çözümler -skala bazı popülist politikaları ödünç almaktan popülistlerle müzakere etmeyi hepten reddetmeye kadar uzanıyor- gerçekten işe yarıyor mu? Yoksa anti-popülistler son kertede filozof Slavoj Žižek’in “popülist cazibe” olarak adlandırdığı, kendilerini popülizm karşıtı ilan eden kimselerin sonunda savaştıkları şeyin sulandırılmış bir versiyonu haline geldikleri şeye mi yenik düşüyorlar?

Diğer “-izm”lerin aksine anti-popülizm açık bir ideolojik yönelim veya yönetim türü değil, geçici bir ittifak içinde bir araya gelen ideolojik ve stratejik müttefiklerin tuhaf bir karışımı. Anti-popülizm, sol-sağ spektrumunun her noktasından politikacıları kendine çekebilir. Bu kişilerin devletin rolü, askerî müdahale, mali düzenleme vs. gibi konularda ortak kanıları yoktur ama siyasetin nasıl “yapılması” gerektiğine dair daha geniş bir görüşü paylaşırlar.

Sol ve sağ popülistlerin açıkça çok farklı duruşları olsa da onları bir araya getirme eğilimi gösteren ve anti-popülistlerin kaygılarını tetikleyen bir dizi unsur söz konusu.

Öncelikle, popülistler “elitler”den ziyade “halk”a hitap ederler; anti-popülistler bunu toplumu bölmenin çiğ ve açıkça yanlış bir yolu olarak görürler. Siyaset kuramcısı Jan-Werner Müller, popülistlerin “tek, homojen, özgün halk düşüncesinin bir fantezi olduğunu” öne sürer. Bunun yerine anti-popülistler toplumda çok sayıda kesişen, birbirleriyle rekabet halinde olan “halk” tanımları bulunduğunu ve zaten bu türden kolektif kimlikleri oluşturanın her zaman yalnızca bireyler olduğunu teslim etmemiz gerektiğini savunurlar. Bu liberal bireyselcilik; popülizmin, siyasi mücadelenin asli aktörleri olarak grupları görmekteki -halk ve elitler- ısrarını aşındırır.

Anti-popülistler aynı zamanda “halk” düşüncesinin ima ettiği milliyetçi ve hatta tecritçi düşüncelere de karşı çıkma eğilimindedir. Hem solun hem sağın popülistleri kendi görüşlerine göre küreselleşmeyi göçü artırmak, millî bağımsızlığı zayıflatmak veya maaşları düşürmekle suçlayıp eleştirmeye meyilli olsalar da anti-popülistler bir serbest piyasa ve serbest dolaşım dünyasını savunma ve aynı zamanda küresel olarak birbirimize bağımlı olduğumuz bu çağda uluslar ötesi ekonomik ve siyasi oluşumların oynadığı önemli rolü teslim etme eğilimi gösterirler.

İkincisi, popülistler sözüm ona halkın sesini duyurmasını sağlayan siyasi mekanizmaları (referandum, plebisit ve doğrudan demokrasi türleri gibi) destekleme eğilimi gösterirken anti-popülistler bu türden mekanizmaları daha ziyade bayağı ve bölücü bulup çete yönetimine yol açma potansiyeline sahip olduklarını düşünürler. Anti-popülistler için siyaset, siyasetçilerin birbirleriyle münazara edebildikleri, karşı tarafı argümanlarının gücüyle ikna ederek uzlaşıya vardıkları -öyle olmasını umarlar- görece rasyonel bir faaliyettir. Onlara göre siyaset bir tutku savaşı değil, çözülmesi gereken bir tür bilmecedir. Bu popülistlerin olgunluktan uzak, düşünmeden hareket edilen ve sansasyonel olduğu varsayılan siyasetine karşılık siyasete temkinli, olgun ve zarif olduğu iddia edilen bir bakıştır.

Bu rasyonalite kavramının anti-popülizmde merkezî bir yeri vardır. Popülistler yalan satıcıları, insanların duygularını manipüle eden ve onların en temel korkularına oynayıp histeri ortaya çıkaran kişiler olarak görülürken, anti-popülistler kendilerini dünyaya aklıselimle bakan kimseler olarak görürler. Bu durum, “yalan haber” ve “post-truth”un (gerçek ötesi) bir şekilde popülizmle eşanlamlı hale gelmesinde açıkça görülebilir: Popülistler gerçekliği kendi isteklerine göre eğip büken rölativistlerken anti-popülistler kendilerini gerçeğin “hasıyla” ilgilenen kimseler olarak görürler.

Anti-popülistler aynı zamanda popülistlerin siyaset arenasındaki davranışlarına da ortak bir muhalefet gösterirler. Popülistler çoğunlukla kötü davranışları -burada Donald Trump’ın hiçbir nezaket kuralına bir nebze saygı göstermediğini veya Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte’nin Barack Obama’ya “orospu çocuğu” dediğini düşünün- üzerinden tanımlanırken anti-popülistler siyaset adabının varsayılan kurallarının bu şekilde ihlal edilmesini affedilemez bulurlar. Dahası, popülistlerin prosedüralizme saygısızlıkları, -yani popülistlerin olağan denge-denetleme ve kuvvetler ayrılığı süreçlerini ezip geçme eğilimleri- onları dehşete düşürür. Anti-popülistlerin, siyasetin farklı ideolojik görüşleri olabilen ama her şeyden önce oyunun kurallarına saygı gösteren (genellikle) iyi niyetli insanlarla dolu olduğu yönünde daha Batı Kanadıvari bir görüşü vardır.

Bütün bunlarla bağlantılı olarak, anti-popülizmin belki de en önemli eğilimi siyasette mutabakata biçilen değerdir. Anti-popülistlere göre artık mutabakatın hüküm sürdüğü “sıradan zamanlar”da yaşamıyoruz. Bu eski güzel günleri betimleyen siyaset bilimci ve gazeteci Yascha Mounk onlarca yıl boyunca “Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve ötesindeki gelişmiş demokrasiler kayda değer oranda istikrarlı gözüküyordu. Ilımlı partiler ve siyasetçiler baskındı. Bağımsız kuruluşlar güçlüydü. Geniş çaplı siyasi mutabakat, geleceğin son derece tahmin edilebilir olduğu hissini ortaya çıkarıyordu” diyor. Anti-popülistler için bu mutabakata dönüş, “normal” siyasete dönüşü temsil edecektir.

Fakat yine de şu soruyu sormak gerekir: Siyaset söz konusu olduğunda normallik nedir ki? Bu türden mutabakat ve düzen çağrılarının gerisinde anti-popülizmle ilgili bazı ciddi sorunlar söz konusu. Bir kere, sözü edilen bu mutabakatın kimin işine yaradığı pek sorgulanmıyor. Bazıları, Soğuk Savaş sonrası siyasette olduğu iddia edilen mutabakatın gerçek bir itidalden ziyade aslında merkez solun sağa tesliminin bir sonucu olduğunu öne sürecektir.

Anti-popülistlerin siyasette mutabakat çağrıları birçok bakımdan Blair ve İngiliz sosyolog Anthony Giddens’ın 90’larda önerdiği ve dünyanın her yerinden partilerin ve liderlerin benimsediği “solun veya sağın ötesinde” üçüncü yola benziyor. İnsan bir déjà vu hissine kapılmadan edemiyor; Giddens, 2002 yılında, popülist Jean-Marie Le Pen’in Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ikinci tura yükselmesi karşısında “siyasetin solda ve sağda yeniden kutuplaşması siyasi istikrarı açıkça tehdit etmektedir” ve “üçüncü yol modernize ederek, liberalleştirerek ve göç konusunda sıkı bir tutum benimseyerek aşırı sağı yenebilir” diye yazmıştı.

16 yıl sonrasına geldiğimizde Blair’in yine aynı telden çaldığını, “her şey bu son derece hararetli siyasi retorik ve insanların gerçekten pek ortak zemin bulmaya çalışmadığı konum değişimleri girdabına çekildiğinden siyasal tartışma ve münazara alanını düzenlemek ve anlamanın çok, çok zor hale geldiğini” iddia ettiğini ve aşırı sağ ile mücadele etmenin yolunun göçmenleri daha fazla entegre olmaya zorlamak olduğunu savunduğunu görüyoruz. Mesele yalnızca Blair ve zümresi de değil: Avrupa’nın “popülizm ve milliyetçilik cüzzamı”nı reddeden Emmanuel Macron’un Fransa’daki “ne sağ ne sol” siyasetine duyulan uluslararası heyecan da üçüncü yolun yeniden canlandırılması denemelerinin bir kanıtı.

İnsan bu noktada popülist tehdit olarak adlandırılan şeye karşılık vermenin gerçek popülizmle savaşmaktan çok üçüncü yolu yeni bir dönem için yeniden canlandırmak ve yeniden markalaştırmak olduğu hissine kapılıyor. Fakat üçüncü yolun mutabakat siyaseti vizyonunun bir demokraside gerçekten istenen bir şey olup olmadığı açık değil. Rahmetli siyaset bilimci Peter Mair’in de savunduğu gibi, büyük partilerin ideolojik olarak birbirlerine yaklaştıkları bir dünya, parti demokrasisinin içinin boşaltıldığı ve siyasetçilerin oy verenlerin taleplerine tepkisiz hale geldikleri bir dünyadır.

Anti-popülizmin ikinci zayıflığı, “norm”dan -yani merkez sol veya merkez sağ- sapan herhangi bir siyasetçinin popülizm etiketiyle lekelenme riskiyle karşı karşıya olduğu bir atmosfer yaratmasıdır. Bu durum zaman zaman mevcut siyasal mutabakata kafa tutan değerli isimleri gayrimeşru kılabilir ki bu da elimizde yeni bir şey olmadığı anlamına gelir.

Popülizm etiketi aynı zamanda çok farklı isimler veya partileri bir araya getirmek için de sıklıkla kullanılır. Anti-popülistlerin, azınlıklara karşı çoğunlukla açık tehditlerde bulunan radikal sağcı popülistlerin yarattığı tehlikenin, öfkelerini ekonomik elitlere yoğunlaştıran soldaki popülistlerin yarattığı tehlikeden çok daha büyük olduğunun genellikle -isabetli olarak- farkında oldukları doğrudur. Sağcı popülizmin ne kadar tehlikeli olabileceğini görmek için Başbakan Narendra Modi’nin ülkenin Müslüman azınlığını neredeyse ikinci sınıf vatandaş haline getiren yeni yasaları onayladığı Hindistan’a veya Trump’ın provokatif retoriğinin azınlıklar, gazeteciler ve muhaliflere yönelik şiddet içeren saldırılara neden olduğu ABD’ye bakın.

Yine de bu bazı daha koyu anti-popülistlerin popülist sol ve sağ arasında bir denklik teşkil etmesine engel değil. Örneğin Demokrat Parti’nin başkan adayı Pete Buttigieg’in ABD’deki popülist hissiyat hakkında 2019 yılında yaptığı yorumları ele alalım: “Adeta genel olarak sisteme karşı çıkmanıza neden oluyor ve sonra sistemi patlatmak için oy vermek istemeniz daha muhtemel hale geliyor. Bu da sizi Bernie gibi birine yöneltebilir veya Trump gibi birine yöneltebilir. Olduğumuz yere işte böyle geldik.” Burada verilmek istenen mesaj, Trump ve Sanders’ın, demokrasi memnuniyetsizliğinin ifadesi olmaları bakımından birbirleriyle aynı oldukları: Alt metin, bu türden sistem karşıtı hissiyatın çocukça, yıkıcı ve tehlikeli olduğu.

Benzer şekilde, kendisini “liberal demokrasi krizi ve popülizmin yükselişi konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından biri” ilan eden Mounk da “ister Venezuela’daki Chavistalar olsun hatta ister İspanya’daki Podemos” sol popülistlerin “otoriteryen eğilimleri”nden endişe duymak için iyi sebepler olduğunu öne sürüyor. Kendisine göre bunun nedeni şu: “Popülist mantık son kertede solda da sağda nasıl işliyorsa öyle işler: Yalnızca kendinizin halkın tamamı adına konuştuğunuzu bir kez söylediniz mi size karşı herhangi türden bir muhalefet anında gayrimeşru hale gelir.”

Venezuela’da durum böyle olabilir fakat Podemos gibilerin veya daha önemlisi Yunanistan’da Syriza veya Meksika’da Andrés Manuel López Obrador gibi gerçekten hükümet kurmuş sol popülistlerin, demokrasiye, ülkelerinde liberal demokrasiyi yerle bir etmek için tam gaz harekete geçen Brezilyalı Jair Bolsonaro veya Macar Viktor Orbán kadar büyük bir tehdit oluşturduklarını iddia etmek absürt.

Anti-popülizmin üçüncü bir zayıflığı, liberal demokrat siyasetle ilgili düşüncemizde baskın bir çerçeve haline geldiğinde (hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü ve kuvvetler ayrılığı ile) liberalizm ve (halkın egemenliği ve çoğunlukçuluk ile) demokrasi arasındaki düzmece zıtlığı pekiştirme eğiliminde olması ki bu ironik şekilde popülistlerin de teşvik etme eğiliminde oldukları bir ikilik. Bir yanda popülistler liberal demokrasilerde işin liberal tarafına doğru çok fazla yol aldığımızı, seçilmemiş kurum ve elitlerin halkın sesini bastırdığını iddia ediyor; öte yanda da bu (“yanlış” sonuçları olan referandumları tekrarlamak veya görmezden gelmek gibi) pek de demokratik olmadığı iddia edilebilecek çözümlere oynamak veya (Yunan hükümetinin borç krizi savaşlarında Avrupa troykası gibi) uzak ve tam anlamıyla temsil niteliği bulunmayan veya ihtiyaçlara karşılık vermeyen kurum veya oluşumları azimle savunmak anlamına gelse de popülizmle canla başla mücadele etmek isteyen anti-popülistler var.

Fakat bu zıtlık çok basitleştirici. Siyaset kuramcı Chantal Mouffe’un öne sürdüğü gibi, liberal demokrasinin gücü, karakteristik niteliğinin bu iki kuvvet arasındaki verimli gerilim olmasıdır. Çoğunlukçu türden demokrasiye doğru çok fazla yol alırsak elimizde kalan çete iktidarı olur; liberalizme doğru çok fazla yol alırsak elimizde kalan müstakil teknokrasi olur. Bunun yerine liberalizm ve demokrasinin birbirini hizada tutması, biri çizgiyi aştığında veya dengesi şaştığında diğerinin onu geri itmesi gerekir.

Bu anti-popülizm eleştirilerini bir kenara bırakacak olursak, cevaplanması gereken çok daha basit bir soru var: Anti-popülizm gerçekten işe yarıyor mu? Popülistlerin yükselişini yavaşlatmanın etkili bir yolu mu? Bireysel popülist liderlere muhalefet söz konusu olduğunda cevap genellikle hayır gibi gözüküyor. Mesela Trump örneğinde, Hillary Clinton’ın 2016 yılında benimsediği ve feci “acınacak haldeki zavallılar” yorumlarıyla kendini gösteren anti-popülist yaklaşım, Trump’ın destekçileri arasındaki dışlanma ve mağduriyet hissini kuvvetlendirdi ve Trump’ın elitlerin kendisinden nefret ettikleri iddiasını parlattı ki, bu da onun popülist cazibesini artırmaktan başka bir şeye yaramadı.

Fransız Macron gibi solun veya sağın ötesinde olduklarını iddia eden anti-popülist liderler galip geldiklerinde bile formül kısa sürede işlemez oldu. Macron’un siyaseti yüzünü sağa çevirdi, popülaritesi devasa bir darbe aldı, Sarı Yelekliler’in süregelen protestolarıyla karşı karşıya kaldı ve Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in konumu yükselmeye devam ederken bazıları onu “güya yeneceği popülizmi mümkün kılmakla” suçladı.

Parti siyaseti seviyesinde anti-popülizmin ne kadar etkili olduğuna dair deliller daha karışık. Bir yandan anti-popülizmin en aşikâr türü cordon sanitaire -esas olarak bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engellemek için kullanılan bariyerleri tasvir etmek için başvurulan ama şimdi popülist sağ ile iş birliği yapmayı, uzlaşmayı veya birlikte yönetmeyi reddetme anlamına gelen Fransızca bir ifade- şeklinde kendini gösterdi. Bu durum 1990’lar ve 2000’ler boyunca Belçika’da işe yarayıp aşırı sağcı Vlaams Blok’un çöküşüne ve halefi Vlaams Belang Partisinin kötü performans göstermesine neden oldu. Fakat aynı taktik, İsveç Demokratlarına karşı bir cordon sanitaire’in oy verenlerin mağduriyet hissine oynadığı İsveç’te başarısız oldu. Partinin oy oranı (cordon sanitaire’in başladığı) 2014’te %12,9’dan 2018’de %17,5’e yükseldi.

Çok farklı bir anti-popülist taktik ise ana akım partilerin popülist alternatiflerine olan “talebin” kökünü kazımak umuduyla göç ve çokkültürlülük politikalarını entegre etmek suretiyle popülistleri, özellikle sağcı popülistleri kendi oyunlarında yenmeye çalışmaktı. 2017 Hollanda seçimlerinde merkez sağcı Başbakan Mark Rutte, popülist radikal sağcı Geert Wilders ve kendisinin Özgürlük Partisinin ortaya çıkardığı zorluğun önünü, kendisinin istediği gibi entegre olmayan göçmenlere “Ya normal davranın ya da gidin” diyerek ve Hollandalı Noel karakteri Kara Pete (Zwarte Piet) gibi ırkçı gelenekleri savunarak almaya çalıştı. Partisi seçimi kazandığında Rutte kendisinin “iyi popülizmi”nin (Hollanda’da yeni sağcı popülist rakipler ortaya çıktığı için o tarihten sonra bir daha kullanmadığı bir taktik) radikal sağın “kötü popülizmi”ni yendiğini iddia etti. Benzer tartışmalar şu anda yakın tarihli seçim yenilgilerinin ardından bazılarının solun göç konusunda sağa kayması gerektiğini iddia ettikleri Birleşik Krallık ve Avustralya işçi partilerinde devam ediyor.

Bu taktiğin sorunu, kısa vadede zaman zaman sonuç verebilse de uzun vadede popülizmi yenmemesi. Memleketim Avustralya’da merkez sağcı Koalisyon, politikalarının çoğunu entegre etmek suretiyle 90’ların sonunda radikal sağcı Tek Millet Partisi’nin siyasi başarısına ket vurdu. Tek Millet’in kendisi zarar görse de fikirleri siyasetin ana akımına aktarıldı ve meşrulaştırıldı, bu da büyük partilerin göç ve Avustralya’daki sığınmacılar konularında iç karartıcı bir dibe doğru yarışa girişmesine neden oldu. Bunun sonucu olarak Avustralya şu anda Batı dünyasındaki en cezalandırıcı sığınmacı rejimlerinden birine sahip, o kadar ki Trump, 2017 yılında Avustralya başbakanıyla yaptığı sızdırılan bir görüşmede sistemden şöyle hayranlıkla bahsediyordu: “Çok iyi bir fikir. Bizim de böyle yapmamız lazım. Siz benden de fenasınız.” Diğer radikal sağcı popülistlerin yanı sıra Trump’ın övgü ve yaltaklanmasına mazhar oluyorsanız bu muhteşem bir anti-popülist zafere benzemiyor.

Popülist politikaları entegre etmenin büyük tehlikesi bu: Popülistleri yaptıkları için eleştirdiğiniz şeyleri eninde sonunda kendinizin de yapmanızı engellemek zor. Merkez sağcı Cumhuriyetçiler partisi, Fransa’daki Ulusal Cephe tehdidini defetmek adına onların siyasi programının büyük bölümünü benimsedi; Danimarka, Hollanda ve Almanya gibi başka hallerde kendilerini aktif popülizm savaşçıları olarak sunan birçok Avrupa hükümeti zorunlu asimilasyon veya entegrasyon sınıflarını devreye soktu ve Avrupa Halk Partisinin AB Parlamentosundaki lideri Manfred Weber kendisini anti-popülist biri ve liberal demokrasinin savunucusu olarak gösterse de gerçekte yıllardır popülistlerin şahı Orbán ve Orbán’ın Fidesz Partisi’ni ciddi yaptırımlardan koruyor. Burada gördüğümüz ikiyüzlülükten kaçış yok.

Popülizmin cazibesinin güçlü olmasının bir sebebi var: Elitler genellikle popüler olmayışlarını ve hor görülmelerini hak ediyor, medya ortamı popülist mesajlara iltimas geçiyor ve biz bir krizden diğerine savruluyor gibiyiz. Bunların hepsi elitler karşısında halk adına zekice konuşabilenlerin ekmeğine yağ sürüyor.

Bundan farklı olarak, anti-popülizm bu anlamda zorluk çekiyor. Mutabakat siyasetine uygun zamanlarda yaşamadığımız aşikâr. Bunun yerine öyle gözüküyor ki hem popülistler hem anti-popülistler geçmiş günlerin nostaljisiyle harekete geçiyor. Popülistler işlerin bol, ulus egemenliğinin yerli yerinde ve sınırların daha güçlü olduğu, hayatın daha basit yaşandığı hayali bir zamanın peşinde. Anti-popülistler de geçmişe takılıp kalmışlar; bir mutabakat siyaseti zamanının, mutabakatın hüküm sürdüğü ve temsilcilerin siyasal sorunları çoğunluğun iyiliği için çözmek üzere birlikte hareket ettikleri bir sözüm ona makul ve rasyonel dönemin hayalini kuruyorlar.

Gerçek şu ki artık iki durumda da yaşamıyoruz. Soru, önce hangi tarafın uyanacağı ve uyumaya devam etmeyi seçersek uzun vadede son kertede ödeyeceğimiz bedelin ne olacağı.

Foto: Aniket Bhattacharya