Şubat ayı hem ABD siyaseti hem de küresel siyaset açısından oldukça yoğun geçti. Ay sonunda ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı askeri müdahale de işin cabası oldu.
Geçtiğimiz ay Epstein dosyası yüzünden ABD’deki elitler oldukça terledi. Hatta bu durum ABD ile sınırlı kalmadı, ucu pek çok ülkeye dokundu. Örneğin, İngiltere’de Başbakan Keir Starmer’ın özel kalem müdürü bu mesele yüzünden istifa etti.
Bu yazıda İran ve Epstein dosyalarına bakarken, 1963’ten bu yana Almanya’nın Münih şehrinde onlarca ülkenin siyasetçileri, ekonomistleri ve üst düzey askerlerinin katılımıyla düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nın ABD ile ilgili olan kısmına da göz atacağız.
Pam Bondi’nin İfadesi
Adalet Bakanı Pam Bondi, 11 Şubat’ta Temsilciler Meclisi Adalet Komitesi’nde Epstein dosyaları ile ilgili ifade verdi. Demokrat meclis üyeleriyle hararetli tartışmalar yaşayan Bondi, Epstein mağdurları adına çok üzgün olduğunu dile getiriyor. Ancak Demokratlar, Epstein mağdurlarının Adalet Bakanlığı ile görüşme imkanına bile sahip olamadıklarını iddia ediyor.
Günün sonunda Epstein ile samimiyeti olan pek çok Cumhuriyetçi ve Demokrat olsa da taraflar topu durmadan birbirlerine atıyor. Epstein mevzusu, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’deki merkeze uzak isimler tarafından kamuoyu gündemine sokulmuştu. Ancak gelin görün ki Noam Chomsky gibi sisteme karşı eleştirileri ile tanınan bir ismin bile Epstein ile yakın olduğu fotoğrafları servis edildi.
Seçim kampanyası döneminde bu konuyu sıkça dile getiren Donald Trump, Adalet Bakanlığının gizli belgeleri açıklamasının muhtemelen kendisine bu kadar dokunacağını tahmin etmemişti. Nitekim yasayı imzalarken de eleştiri oklarını Demokratlara yöneltmişti, ancak bizzat kendisinin defalarca Epstein Adası’nı ziyaret ettiği gerçeği kamuoyunun hükümete yönelik güvenini derinden sarsıyor.
Bondi’yi komitede eleştiren isimler arasında Cumhuriyetçi meclis üyesi Nancy Mace de yer alıyordu. Mace, Adalet Bakanlığını “Epstein’in iddia edilen suç ortaklarının peşine yeteri kadar düşmemekle” itham ederek Adalet Bakanlığına olan tüm inancını kaybettiğini belirtti. Cumhuriyetçiler içerisinde ara seçimlere giderken özellikle bu konu etrafında bir çözülme yaşanacağından önceki bültenlerde bahsetmiştim. Cumhuriyetçi Kongre üyeleri arasında kayda değer bir grup, Bakanlığın suçluları yargılamak için hiçbir çaba göstermediğini düşünüyor.
Münih Güvenlik Konferansı’nda Neler Yaşandı?
Bu yıl Münih Güvenlik Konferansı’na ABD adına katılan en kıdemli kişi Dışişleri Bakanı Marco Rubio’ydu. Geçen yıl katılım sağlayan Başkan Yardımcısı JD Vance’in aksine Transatlantik ittifakı adına daha birleştirici mesajlar Rubio’nun konuşmasında yer aldı. Rubio ayrıca, Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” kitabına atıfta bulundu. Kurallara dayalı küresel liberal düzenin sonsuza kadar süreceğini zannederek ABD’nin yanıldığını ifade eden Rubio, bu konuyla ilgili uzun bir özeleştiri de verdi.
Rubio, Avrupa ve ABD’nin ortak tarih ve kültüre sahip olduğundan bahsetti. Dünyayı değiştiren özgürlük tohumlarının Avrupa’da ekildiğini, hukukun üstünlüğü ilkesinin ve üniversitelerin çıkış noktasının Avrupa olduğunu anlattı. Ardından kitlesel göçlerin ve sanayisizleşmenin Avrupa ve ABD’nin ortak problemleri olduğunu söyledi.
Rubio’nun konuşmasının en dikkat çekici noktası, küresel düzenin gerekliliklerinin ulusal çıkarların önüne artık koyulamayacağını net biçimde ifade etmesiydi. 1945 sonrası oluşturulan uluslararası iş birliği sisteminin terk edilmemesi gerektiğinin, ancak Birleşmiş Milletlerin ana işlevini yerine getiremediğinin altını çizdi. Ocak ayında Venezuela’ya ve geçtiğimiz yaz İran’a yönelik gerçekleştirilen askeri operasyonlardan bahsetti. Özellikle nükleer meselesini ele almasından İran’a yaklaşan operasyonun sinyalini vermiş oldu.
İran Operasyonu
Şubat ayının son günü İsrail ve ABD kuvvetlerinin İran’a başlattığı ortak askeri operasyon dünya gündeminin tam ortasına oturdu. Öyle ki bu süre zarfı içinde Pakistan Savunma Bakanlığından gelen açıklamaya göre Afganistan’a savaş ilan edilmesi de, Trump’ın Yüksek Mahkemeye küfretmesi de neredeyse unutuldu.
ABD halihazırda birkaç aydır Basra Körfezi bölgesine büyük bir askeri yığınak yapıyordu. Amerikan deniz araçlarının üçte birinden fazlası bu bölgeye nakledilmiş vaziyetteydi. Analistler Irak’ın işgal edildiği 2003’ten bu yana ilk defa bölgedeki Amerikan askeri varlığının bu kadar arttığına şahit olunduğunu söylüyorlardı.
Nitekim beklenen olay 28 Şubat’ta gerçekleşti. Tüm diplomatik çabalara rağmen ABD ve İsrail kuvvetleri İran’a bir askeri operasyon başlattı Bu operasyonda başta dini lider Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere, Genelkurmay Başkanı Abdurrahim Musevi, Savunma Bakanı Aziz Nasırzade, ve Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Şemhani öldürüldü. Ayrıca hileli 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tetiklediği Yeşil Hareket’ten hatırlayacağınız muhafazakar lider Mahmud Ahmedinejad da saldırılar esnasında hayatını kaybetti. İran ise operasyona karşılık olarak civardaki ABD üslerini ve İsrail topraklarını hedef alıyor.
Saldırılar sürerken ABD yönetimi, İran halkına “özgürlük” vadetti ve bu operasyona destek vermeleri çağrısında bulundu. Kimi meydanlarda rejimin yenilgisi kutlanırken kimi meydanlara da yas havası hakim oldu.
ABD artık bir ülkeye müdahale ederken rejimde topyekûn bir değişim çabasına girmiyor. Bu durumda geçmişten alınan dersler etkili. Örneğin, Irak işgal edildiği zaman Saddam ile birlikte Baas elitinin tamamı ve hatta Saddam’ı destekleyen Sünni halk bloku, yeni yönetimden tamamen dışlanmıştı. Bu durum daha sonra radikalleşen Sünni grubun terör yöntemlerine başvurmasına ve İran’ın da Şii blok üzerinden Irak’ta nüfuzunu artırmasına yol açmıştı. Keza Afganistan’da da Taliban daha radikal bir biçimde iktidara dönmüş, Libya örneğinde de Kaddafi’nin devrilmesinin ardından korkunç bir iç savaş çıkmıştı.
21. yüzyılın ikinci çeyreği itibariyle diyebiliriz ki ABD artık müdahale etmek istediği ülkelerin hükümetinde kökten bir değişim yöntemine başvurmak yerine yumuşak geçişleri tercih ediyor. Bunun en somut örneğini 3 Ocak’ta Maduro devrildikten sonra ABD’nin Venezuela’da rejimin içindeki başka isimlerle birlikte çalışmaya devam etmek istemesinde görmüştük. Şimdi de kuvvetle muhtemel İran teslimiyet bayrağını çektiği gün, rejimin içindeki ılımlı bir kanat iktidara gelecektir. Lakin bu konuda ABD ve İsrail arasında fikir ayrılığı olduğuna da değinmemiz gerekir. Netanyahu tarafı İran’da köklü bir değişim isteğinde ısrarcı. Ancak Trump, Venezuela’da Machado’ya iktidarı vermediği gibi İran’da da Pehlevilere sıcak bakmayacaktır diye düşünüyorum.
Senatonun azınlık lideri olan Demokrat Chuck Schumer, konuyla ilgili operasyonun daha çok biçimine yönelik bir eleştiride bulundu. Demokratların ekseriyetinde de benzer bir tutum hakim. Parti içinde öne çıkan isimlerden Kaliforniya Valisi Gavin Newsom, çok uzun süre Temsilciler Meclisinde başkanlık yapmış Nancy Pelosi ve pek çok Kongre üyesi de İran’daki rejimin devrilmesi gerektiği, ancak bunun Kongrenin vereceği bir onayla sağlanması konusunda hemfikir.
Eski Cumhuriyetçi Kongre üyesi Marjorie Taylor Greene, İsrail’in ABD’yi kışkırttığını ve ABD’nin İran ile savaşa girmesinin kendisine hiçbir fayda sağlamayacağını düşünüyor. Ne Kongre ne de BM onayının alındığı bu girişimde Trump’ın iç politikaya yönelik hesaplarının da kuşkusuz etkili olduğu medyada konuşuluyor. Trump New York Times’a yaptığı açıklamada savaşın haftalarca süreceğini ifade etti. Dış politikadaki bu kritik gelişmelerin nereye evrileceğini yakından takip etmeye devam edeceğiz.

