Yazar: Ian Bremmer
Eurasia Group ve GZERO Media kurucusu ve başkanı; BM Yapay Zekâ Yüksek Düzey Danışma Kurulu Yürütme Komitesi üyesi; Columbia Üniversitesinde siyaset bilimci
Çeviri: Mert Söyler
ABD ve İsrail’in İran’la yürüttüğü savaş, Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırmak, enerji dahil birçok fiyatı fırlatmak ve küresel ekonomiyi sarsmaktan çok daha büyük etkilere yol açtı. Aynı zamanda ABD’nin müttefiklerini ve rakiplerini, öngörülemez ve güvenilmez bir süper güce karşı nasıl adım atacaklarını bulma telaşına düşürdü. Sonuç olarak ortaya çıkan bu tarihi jeopolitik yeniden yapılanma, önümüzdeki on yıl içinde küresel güç dengelerini değiştirecek.
Kuşkusuz savaşın etkileri, en hızlı ve sarsıcı biçimde çatışmaların merkezinde, yani bölgenin kendi içinde hissediliyor. Uzun zamandır iç çekişmelerle boğuşan esnek bir diplomatik, ekonomik ve güvenlik yapısı olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin artık işlevini yitirdiği fikri, savaşın da etkisiyle birçok Körfez ülkesinde çoktan kabul görmeye başladı.
Savaş ayrıca, kısa süre önce OPEC’teki yaklaşık 60 yıllık üyeliğinden ayrılma niyetini açıklayan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Suudi Arabistan arasındaki rekabeti de körüklüyor. BAE, İran rejimini çökertme umuduyla bundan böyle istihbarat, teknoloji ve güvenlik alanlarında İsrail ile saflarını sıklaştıracak. Suudi Arabistan ise tam aksine, nükleer güç Pakistan’ın yanı sıra Mısır ve Türkiye ile daha sıkı askeri bağlar kurarak ve Çin ile yakın eşgüdüm içinde çalışarak İran’la barış içinde bir arada yaşamanın yollarını arayacak.
Her iki blok da ABD ile o sıkı güvenlik bağlarını korumaya çalışacak olsa da bu artık eskisi kadar kolay görünmüyor. Zira savaşın ilk ve en göze çarpan etkilerinden biri, Orta Doğu genelinde ortak karar alma mekanizmalarının altını oyması oldu.
Bir diğer mesele ise kan kaybeden transatlantik ilişkiler. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin Avrupa genelinde endişeleri tırmandırdığı bir dönemde, Trump yönetiminin İran’a odaklanması ve ardından Avrupalı liderleri kendisine destek vermemekle suçlaması, NATO dışında ortak bir Avrupa savunma mekanizması kurulması fikrine hız kazandırıyor.
Başkan Donald Trump’ın ABD’yi transatlantik ittifaktan çıkarmaya yeltenmesi pek muhtemel değil ve zaten ABD Senatosu yasal olarak böyle bir adımın yolunu tıkayabilir. Gelgelelim Almanya Şansölyesi Friedrich Merz’in savaşı eleştirmesinden sadece birkaç gün sonra, Trump’ın 1 Mayıs’ta Almanya’daki 36.000 Amerikan askerinden 5.000’ini geri çekeceğini duyurması kıta genelinde paniği iyice artırdı. Üstelik Trump, Rusya’ya yönelik bazı yaptırımların askıya alınmasına Avrupa’dan gelen itirazlara da kulak tıkadı.
Tüm bunlar Batı ittifakında daha derin çatlaklara yol açarken, Avrupa’da Beyaz Saray’ın eninde sonunda ABD-Rusya arasında bir güvenlik anlaşması dayatabileceği korkusunu büyüttü. Böyle bir ihtimal, NATO’nun zayıflamasıyla Rusya’nın nihayetinde büyük bir atılım yapabileceğini uman Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e Ukrayna’daki savaşı sürdürmek için yeterince bahane sunuyor.
Asya tarafında ise Hürmüz Boğazı‘nın fiilen trafiğe kapanması ağır bir ekonomik faturaya mal oluyor. Tıpkı Amerika’nın Avrupa’daki köklü ortakları gibi, Asyalı müttefikleri de Trump yönetiminin uzun vadeli güvenlik ve ekonomi taahhütleri karşısında güvensizlik duyuyor. Ne var ki Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi ülkelerin seçenekleri Almanya, Fransa ve İngiltere’ye kıyasla çok daha kısıtlı. Ne onları Washington’a kenetleyecek bir Asya NATO’su ne de birbirlerine bağlayacak Avrupa Birliği benzeri bir kurum bulunuyor.
Üstelik bu ülkelerin tamamı Çin’in ekonomik, teknolojik ve giderek büyüyen askeri gücünün baskısını hissediyor. Çin günümüzde, Tayvan’ın iktidar partisine ve Japon hükümetine karşı çok daha iddialı hamleler yapıyor. Tüm bu etkenler, Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin Avrupalıların izinden giderek ABD’den bağımsızlaşma ihtimalini büyük ölçüde kısıtlıyor.
Çin’e gelecek olursak; ekonomideki yavaşlamanın farkında olan ve Trump ile Putin’in maceraperest yaklaşımlarının ülkelerine bir fayda getirmediğini gören Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Amerika’nın dikkatinin dağıldığı bu fırsatı değerlendirip yeni risklere girmekten kaçındı. Bunun yerine Şi, bu ayki Pekin ziyareti sırasında ABD’nin Tayvan’ın bağımsızlık iddialarını resmen reddetmesini sağlama umuduyla Trump’ı şatafatlı bir şekilde ağırlamayı planlıyor. Şi, karşılığında yüksek miktarda ABD malı satın alma sözü verebilir. Trump’ın en yakın danışmanları bile onun bu cazip teklife hayır diyebileceğinden emin değil. Haliyle hem Asya’daki hem de diğer bölgelerdeki ABD müttefikleri bu görüşmeyi diken üstünde takip edecek.
İran savaşı, odağında Çin’in yer aldığı bir başka önemli değişimi de hızlandırdı. Hem İranlı liderlere hem de tüm dünyaya, stratejik bir öneme sahip olan Hürmüz Boğazı’nı petrol ve gaz ticaretine kapatmanın aslında ne kadar kolay ve maliyetsiz olduğunu kanıtladı. Yemen’i Afrika’dan ayıran Babülmendep, hatta Güneydoğu Asya’daki Malakka Boğazı gibi diğer kilit geçiş noktaları da artık potansiyel tehlike altında. Üstelik tüm bunlar Çin’in sürdürülebilir enerji, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri ve bu sektörü besleyen kritik minerallerin çıkarılıp işlenmesi konularında tartışmasız dünya lideri olduğu bir döneme denk geliyor.
Çin’in fosil yakıt sonrası enerji üretimine yönelik attığı bu tarihi adım, Çin’i dünyanın önde gelen enerji ithalatçıları için çok daha cazip bir ticari ortak konumuna getiriyor. Dünyada herkesin daha fazla enerjiye ihtiyacı var. Bu durum dünyanın en büyük hidrokarbon üreticisi olarak ABD’ye ve dolara kısa vadede kazanç sağlasa da savaşın gözler önüne serdiği kırılganlıklar Çin için uzun vadede muazzam fırsat kapıları aralıyor.
Tüm bu sebeplerden ötürü, Orta Doğu’da hâlâ devam eden bu çatışma, küresel güç dengelerini ve uluslararası ortaklıkları Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yaşanmış her şeyden çok daha köklü bir biçimde değiştirecek.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

