MÖ 500’lü yıllarda Ege denizinin iki yakası şehir-devletleriyle doluydu. Aynı tanrılara inanıyor, aynı hikayeleri dinliyor, aynı şenlikleri kutluyor, hatta birbirine yakın diller konuşuyorlardı. Ancak barış içinde yaşamıyorlardı. Savaş hayatın rutiniydi, şehirler arası ilişkilerin sabitesiydi.
Elbette hepsi eşit güçte değildi. Güç dağılımındaki eşitsizlik şehirleri ittifaklar aramaya, kurmaya ve kurdukları ittifaklar içinde hareket etmeye zorluyordu. Savaşı rutin kılan bu ittifak yapısıydı da. Düşmanımın düşmanı dostum, dostu düşmanım. Dostumun dostu dostum, düşmanı düşmanım.
Tarihçi Herodot’a göre Antik Yunan şehir devletleri arasında iki tanesi özellikle güçlüydü. Birincisi Sparta. Diğeri Atina. Birincisi kara gücü, ikincisi deniz.
Sonra Persler geldi savaşma tarzlarına anlam veremedikleri Antik Yunan dünyasına.
Ege’nin Anadolu kıyısındaki şehir devletlerinin Pers hakimiyetine girmesi uzun sürmedi. Yine de o küçük devletlerin o devasa imparatorluğa dönem dönem başkaldırıları bir fikir vermeliydi.
Persler’e göre sorunun kaynağı artık yalnızca bu kıyı şehirleri değildi. Öte kıyı da sorunun parçasıydı. Sorunun kökünden çözümü için Yunan ana kıtasındaki şehir devletleri de boyunduruk altına alınmalıydı.
Doğudan gelen bu yeni tehdit, o döneme kadar birbiriyle neredeyse spor olsun diye savaşan şehir devletlerini aynı koalisyonda buluşturdu. Sparta ve Atina bu koalisyona önderlik etti ve Persleri Yunan ana kıtasından dışarı çıkardı.
Ama bu görkemli zafer Yunan dünyasına huzur getirmedi. Sparta için işgalcilerin ana kıtadan kovulması yeterliydi. Atina ise savaşı doğuya, Ege’nin ötesine taşımak istiyordu. Bunu da yaptı. Zamanla bu mücadelenin üzerine, Ege boyunca yayılan bir deniz imparatorluğu inşa etti.
Ancak savaş Yunan ana kıtasından uzaklaşmadı. Şehir-devletleri eski savaşma alışkanlıklarına döndü. İttifaklar kurmaya, ittifaklar içinde savaşmaya.
Perslere karşı kazanılan zaferden yaklaşık 20 yıl sonra, MÖ 460’ta, bu kez Atina ile Sparta birbiriyle savaşa girişti. Bu savaş tam 15 yıl sürdü. Bu savaşı yaklaşık 14 yıl süren bir barış dönemi takip etti. Sonra iki şehir devleti yeni bir savaşa daha girişti. Bu savaş tam 27 yıl sürdü. Ve nihayetinde bu savaş iki tarafı da tüketti.
Büyük İskender’in babası, Makedonya Kralı Philippos, Pers imparatoru Xerxes’ten daha şanslıydı. Zira Philippos kendi kendini tüketmiş bir Yunan ana kıtasıyla karşılaştı. Xerxes ise zinde bir ana kıtayla.
Atina ve Sparta birbirini tüketme pahasına bu savaşlara neden girişti? Aynı soru tarihin farklı dönemlerindeki başka büyük güçler için de sorulabilir. Roma ile Sasani imparatorlukları neden uzun savaşlarda birbirini yıprattı? Osmanlı İmparatorluğu neden aynı anda birden fazla cephede savaşmayı göze aldı? Avrupa’nın büyük güçleri neden iki dünya savaşı içinde kendi dünyalarını tüketti?
Atinalı general ve tarihçi Thukydides’e göre Atina ile Sparta arasında 27 yıl süren ve genellikle Peloponnesos Savaşı olarak bilinen savaşın basit ama temel bir sebebi vardı: “Atina’nın güçlenmesi ve bunun Sparta’da yarattığı korku.”
Thukydides’ten yaklaşık 2.500 yıl sonra, Amerikalı siyaset bilimci Graham Allison onun bu kadim teşhisine modern bir isim verdi. Ağustos 2012’de Financial Times’ta yayımladığı yazısında Allison’a göre Çin yükseliyor, Amerika ise bu yükselişten kaygılanıyordu. Atina ile Sparta arasındaki eski hikâye yeniden yaşanabilirdi. Allison buna “Thukydides Tuzağı” dedi.
Allison daha sonra bu uyarıyı kitabında da dile getirdi. Tarihten daha fazla örnekle. Kitabın başlığı özellikle kışkırtıcıydı: Destined for War. Allison büyük bir akademisyendir. Küba Füze Krizi üzerine yazdığı Essence of Decision, siyaset biliminin klasiklerinden biridir. Her uluslararası ilişkilercinin mutlaka okuması gereken bir klasik. Ama Destined for War aynı seviyede olmaktan çok uzak bir kitaptır. Başlığı argümanından daha güçlüdür. Teorik olarak sorunludur, yöntemsel olarak zayıf, ampirik olarak sığdır.
Ancak kitap, Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması gibi, politika yapıcıların dünyasında akademik gücünün çok ötesinde bir etki yarattı. Bu etkinin en çarpıcı göstergesi belki de şuydu: Tabiri bizzat Xi Jinping kullanmaya başladı.
Xi’nin bu ifadeyi ne zaman ve nasıl öğrendiğini tam olarak bilmek zor. Ama 2013 yılının Kasım ayından önce ifade ona ulaşmış olsa gerek. Ve çarpıcı gelmiş olması. Zira Pekin’de Berggruen Institute’un “Understanding China” konferansında Xi, yabancı delegelere “Thukydides Tuzağı’ndan kaçınmak için hep birlikte çalışmamız gerekir” der. Amerikan politika tartışmasında doğan bir ifade böylece Pekin’de, hem de Allison’un kehanetinin tam merkezindeki ülkenin en zirvesindeki ismin ağzından çıkmış oldu.
Xi o günden sonra bu ifadeyi birkaç kez daha kullandı. En son, ifadeyi ilk kez kullandığı tarihten neredeyse on üç yıl sonra, bir kez daha, yine Pekin’de kullandı. Bu kez Büyük Halk Salonu’nda, karşısında oturan Amerikan Başkanı Donald Trump’a karşı. Xi, 14 Mayıs 2026’da yapılan toplantıda şunu dedi:
“Çin ve Amerika Birleşik Devletleri Thukydides Tuzağı’nı aşabilir ve büyük ülkeler arasında yeni bir ilişki paradigması kurabilir mi? Küresel meydan okumaları birlikte karşılayıp dünyaya daha fazla istikrar sağlayabilir miyiz? İki halkın refahı ve insanlığın menfaati için ikili ilişkilerimizde parlak bir gelecek inşa edebilir miyiz?”
* * *
Trump’ın son Pekin ziyaretinde taraflar birbirine zıt iki görüntü sergiledi.
Birinci görüntü Trump ve ekibinin sergilediği görüntüydü. Trump, Pekin’de geçirdiği günler boyunca hazırlıklı, dikkatli ve alışılmadık ölçüde diplomatik davrandı. Xi’yi övdü. Törenlere saygı gösterdi. Siyasetini çoğu zaman tanımlayan protokol bozucu alışkanlıklardan uzak durdu. En çarpıcı an ise Amerika’nın en zengin iş insanlarından bazılarını odaya getirip Çin Devlet Başkanı’na takdim ettiği andı. O anda Amerikan Başkanı, Amerikan şirket gücü adına Çin devletinin önünde aracılık ediyor gibiydi.
İkinci görüntü Xi ve ekibinin sergilediği görüntüydü. Xi, Trump’a karşı oldukça dikkatli ve nezaketliydi. Ziyaretin içine, Yasak Şehir ve Tiananmen Meydanı’nın yanındaki duvarlarla çevrili liderlik yerleşkesi Zhongnanhai de dahil edildi. Trump başka yabancı liderlerin orada ağırlanıp ağırlanmadığını sorduğunda, Xi ona hayır dedi ve yalnızca kendisinin ağırlandığını söyledi. Bu sıradan bir protokol değildi. Bilinçli bir kişisel onurlandırma jestiydi. Merdivenlerde de aynı dikkat vardı. Trump zorlanır gibi olduğunda Xi bunu bir gösteriye çevirmedi. Acele etmedi, öne fırlamadı, Trump’ı geride bırakmadı. Sahne Trump’ı küçülten bir ana dönüşmedi.
Xi’nin Thukydides Tuzağı ifadesini kullanması bu genel görüntün arasında geldi. Xi’nin dili zafer dili değildi. Açık meydan okuma dili değildi. Temkinli bir dildi. Çin ziyaret boyunca güçlü göründü elbette. Özellikle de Trump’ın, iş adamlarının “Xi’ye saygılarını sunmak için geldiklerini” söylediği anda. Ama Xi’nin sözleri başka bir şeyi daha söylüyordu: Pekin’in elinde elbette önemli kozlar vardı, ancak Amerika Birleşik Devletleri ile doğrudan karşılaşmaya, hele açık savaşa hazır değildi.
Gerek Trump’ın gerekse Xi’nin sunduğu görüntüler dünya için iyi haber. Amerika’nın rakipsiz konumu arzu edilir olduğu için değil. Amerika ile Çin arasında çıkacak bir savaşın yalnızca onların savaşı olarak kalmayacağı, bütün dünyayı bir felakete sürükleyeceği için.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

