Bir önceki yazıda İran’ın on dokuzuncu yüzyıl boyunca Körfez’in karşı kıyılarına neden dönemediğini anlatmıştık. Kaçar İranı, tarihsel hafızasında Bahreyn’i ve Körfez’in Arap kıyılarını unutmadı. Fakat bu hafıza fiili bir güce dönüşmedi. Kuzeyde Rusya, doğuda İngiltere, güneyde İngiliz deniz üstünlüğü ve içeride zayıf devlet aygıtı İran’ın hareket alanını daralttı. Anayasa Devrimi de bu zayıflığı gideremedi. İran, yirminci yüzyılın başında, güçlü bir bölgesel aktörden çok, kendi toprak bütünlüğünü ve merkezi otoritesini yeniden kurmaya çalışan bir ülke oldu.
Bu tablo Rıza Şah’ın yükselişiyle değişmeye başladı. 1921 darbesi ve 1925’te Pehlevi hanedanının kuruluşu, İran’da yeni bir merkeziyetçi devlet inşa sürecini başlattı. Ordu güçlendirildi. Taşra üzerindeki merkezî denetim artırıldı. Aşiretler ve yerel güç odakları bastırıldı. Limanlar, yollar, demiryolları ve bürokrasi üzerinden ülkenin farklı bölgeleri Tahran’a daha sıkı bağlandı.
Bu merkezileşmenin parçası olarak İran Körfez’in kuzey kıyılarını, limanlarını, adalarını ve Hürmüz Boğazı çevresini daha sıkı denetimi altına aldı. Ancak hakimiyetini Körfez’in ötesine yayamadı. Zira güney kıyıları ya İngiltere’nin koruması altındaydı ya da Suudi Arabistan gibi bir kara gücünün.
Körfez uzun süre İngiltere için Hindistan ve deniz ticaretinin güvenliği açısından önemliydi. Petrolün keşfiyle bu bölge Hindistan’dan bağımsız olarak da stratejik önem kazandı. Petrol 1908 yılında Körfez’in kuzeydoğusunda, İran sınırları içinde Mescid-i Süleyman’da keşfedilmişti. Bu tarihten 24 yıl sonra, 1932’de Bahreyn’de petrol bulundu. Bunu 1938’de Kuveyt ve Suudi Arabistan’da, 1939’da Katar’da yapılan keşifler izledi. Böylece Körfez’in güney kıyıları İngiltere ve giderek Amerika Birleşik Devletleri için daha kritik hale geldi. Bu şartlarda İran’ın karşı kıyıya güç projekte etmesine izin verilmesi beklenemezdi.
İran’ın da o gücü yoktu. İkinci Dünya Savaşı bunu açık biçimde gösterdi. 1941’de İngiliz ve Sovyet kuvvetleri İran’ı işgal etti. Rıza Şah tahttan çekilmek zorunda kaldı ve yerine oğlu Muhammed Rıza Şah geçti. Bu hadise, İran’ın hâlâ büyük güç müdahalesine açık kaldığını bütün çıplaklığıyla gösterdi.
1950’lerin başında petrol meselesi bu gerçeği bir kez daha görünür kıldı. Başbakanlığı döneminde İran petrolü üzerinde geniş imtiyazlara sahip İngiliz şirketi Anglo-Iranian Oil Company’yi millileştiren Muhammed Musaddık, 1953 yılında CIA ve MI6 destekli bir darbeyle devrildi. Dolayısıyla İran, nispeten merkezi bir iktidara sahip olsa da, henüz Körfez’in karşı kıyılarına kendi başına güç projekte edebilecek serbestliğe sahip değildi.
1953 sonrasında Muhammed Rıza Şah, iktidarını Amerika Birleşik Devletleri’ne yaslanarak sağlamlaştırdı ve ülkesini süregiden Soğuk Savaş’ta Batı kampında konumlandırdı. Washington açısından İran, Sovyetler Birliği’nin güneyinde, Basra Körfezi’nin kuzeyinde ve petrol yollarının yakınında duran stratejik bir müttefikti. Suudi Arabistan da aynı düzenin diğer temel ayağıydı. İran askeri kapasitesi, nüfusu ve coğrafi konumuyla; Suudi Arabistan ise petrol gücü, Arap ve İslam dünyasındaki ağırlığıyla Amerika için vazgeçilmez hale geldi. Böylece Ortadoğu’da Batı yanlısı iki monarşi, farklı tarihsel kimliklere sahip olsalar da, aynı güvenlik yapısı içinde buluştu.
Bu yakınlaşmayı güçlendiren bir başka gelişme, aynı yıllarda bölgedeki monarşik düzenleri tehdit eden yükselen pan-Arap milliyetçiliğiydi. Bu dalga hem İran Şahı’nı hem de Suudi hanedanını rahatsız etti ve İran ve Suudi Arabistan’ı, aralarındaki tarihsel, mezhebi ve jeopolitik farklara rağmen, 1950’ler ve 1960’larda aynı cephede buluşturdu: Batı yanlısı, monarşik, anti-komünist ve pan-Arap cumhuriyetçi dalgaya karşı fiili bir cephe.
Bu ortak cephe yalnız diplomatik düzeyde kalmadı. 1960’larda Yemen iç savaşında İran ve Suudi Arabistan aynı tarafta yer aldı. Mısır’ın desteklediği cumhuriyetçi güçlere karşı, Suudi Arabistan’ın desteklediği imamet yanlısı güçlere İran da yakın durdu. 1970’lerde ise İran aynı çizgiyi Umman’da daha açık biçimde sürdürdü. Zofar’daki solcu isyan Sultan Kabus yönetimini tehdit ettiğinde, İran doğrudan askeri müdahalede bulundu ve isyanın bastırılmasında önemli rol oynadı. Böylece Şah İranı, Körfez ve çevresinde Batı yanlısı monarşik düzenin korunmasında yalnız söylem düzeyinde değil, sahada da aktif bir aktör haline geldi.
Bütün bunlar aslında İran’ın Körfez’e döndüğünü gösteriyordu. Ancak bu dönüş farklı bir nitelikteydi. Karşı kıyıdaki monarşilere meydan okuyan değil, onların güvenliğine katkıda bulunan bir nitelikte. Bahreyn meselesinin çözümü de İran’ın Körfez’deki bu yeni rolüyle uyumlu oldu. İran Bahreyn üzerinde tarihsel hakimiyet iddiasında bulunabilirdi. Ve 1960’ların sonunda İngiltere’nin bölgeden çekilme kararının ardından İran’ın önünde bu tarihsel iddiayı sürdürüp sürdürmeme seçeneği duruyordu. Ve Şah, Körfez’deki yeni rolü ile uyumlu olarak, Bahreyn iddiasını uluslararası bir süreçle kapatmayı tercih etti. 1970’te Birleşmiş Milletler gözetimindeki yoklama, Bahreyn halkının bağımsız bir devlet olarak devam etmek istediğini ortaya koydu. İran bu sonucu kabul etti. 1971’de Bahreyn bağımsızlığını ilan etti.
Ancak İran bu dönemde yeni rolüyle tam olarak uyumlu olmayan adımlar da attı. İngiltere’nin bölgeden çekildiği sıralarda Şarika’nın hak iddia ettiği Ebu Musa ve Ras el-Hayme’nin hak iddia ettiği Büyük Tunb ve Küçük Tunb adalarını işgal etti. Ebu Musa konusunda İran ile Şarika arasında İngiliz arabuluculuğunda sınırlı bir düzenleme yapıldı. İran adada askeri varlık kurdu, Şarika’nın sivil varlığı ise kısmen devam etti. Büyük Tunb ve Küçük Tunb’da ise böyle bir uzlaşma olmadı. Kısa süre sonra Birleşik Arap Emirlikleri kuruldu. Resü’l-Hayme de 1972’de federasyona katılınca, üç ada meselesi İran ile BAE arasında kalıcı bir ihtilafa dönüştü.
İran’daki 1979 Devrimi, Körfez’de İngiltere ve Amerika tarafından kurulan güvenlik mimarisini kökten sarstı. 1979’dan sonra İran artık Şah dönemindeki gibi Batı yanlısı, Amerika destekli, monarşik bir bölgesel güç değildi. Devrimci, İslamcı ve anti-Amerikancı bir söylem benimsedi. Körfez’in Arap monarşileri için bu değişim doğrudan tehdit anlamına geldi. Çünkü İran yalnız güçlü bir devlet değil, aynı zamanda rejim ihraç edebilecek ideolojik bir merkezdi.
Şah döneminde Amerika desteğiyle güçlenen İran, elbette Körfez ülkeleri için kaygı kaynağıydı. Devrim sonrasında bu kaygı güçlenerek devam etti. Ancak yeni İran artık yalnız gücüyle değil, ideolojisiyle de tehdit olarak algılanacaktı.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

