İtalya’da 1976 seçimleri sürpriz bir sonuç üretmiş, İtalyan Komünist Partisi’nin oy oranı yüzde 34’e ulaşmıştı. Soğuk Savaş psikolojisi düşünüldüğünde bu sonuç, NATO ittifakı için tedirgin ediciydi. Komünist Parti, Avrupa’nın kalbinde, oyların üçte birinden fazlasını almıştı.
Ancak İtalya’da böyle düşünmeyen biri vardı. 1950’li yıllardan itibaren birçok bakanlık görevinde bulunmuş, 1963-1968 ve 1974-1976 yılları arasında başbakanlık yapmış olan Hristiyan Demokrat lider Aldo Moro, ülkenin istikrarı için yeni kabinenin mutlaka komünistleri de kapsaması gerektiğini düşünüyordu. Komünistleri sistemin içinde tutmak için liderleri Enrico Berlinguer ile yakın kişisel bir ilişki kurmuş ve “büyük uzlaşma” adını verdiği kapsayıcı hükümet projesini dillendirmeye başlamıştı.
Bu sıralarda, Avrupa komünizmi de ilginç bir dönüşüm geçiriyordu. Fransız, İspanyol ve İtalyan komünist partileri, Moskova’nın uydusu ve Soğuk Savaş’ın figüranı olmaktan hoşnut değildi. Bunun için Eurocommunism kavramını geliştirmişlerdi, Avrupa’nın değerlerine daha uyumlu bir komünizm yorumu yapıyorlardı. Elbette ki bu dönüşüm Moro’nun işini kolaylaştırıyordu.
16 Mart 1978 sabahı evden çıktığı zaman Moro, siyasi hedeflerini gerçekleştirebilmesi bakımından önemli bir toplantıya katılmanın heyecanı içindeydi. Büyük uzlaşı meselesi parlamentoda görüşülecek ve yeni açıklanacak Andreotti kabinesi, komünistlerin desteği ile güven oyu alabilecekti. Namlı bir anti-komünist olan Andreotti için bu pek hoşnut olduğu bir durum değildi ancak Moro’nun başını çektiği Hristiyan Demokratların sola yakın kanadı “büyük uzlaşı” konusunu olgunlaştırmış ve komünistleri nihayet hükümete dışarıdan destek verecek hale getirmişlerdi. Moro, bu kabinenin ve elbette ki İtalya’da istikrarın mimarı olarak anılacaktı. Bu övgüleri ise Haziran ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olarak oya tahvil etmek gibi bir amacı da muhtemelen vardı.
Ne var ki Moro, parlamentoya varamadı ve saat 9 civarında otomobili Kızıl Tugaylar militanları tarafından saldırıya uğradı. Silah kullanma eğitimi olmadığı sonradan anlaşılan korumaları öldürüldü. Moro sağ ele geçirildi ve halk mahkemesinde yargılanmak üzere kaçırıldı.
Leonardo Sciascia, büyük bir gazetecilik örneği gösterdiği kitabında, Moro’nun esaret altındayken hükümete yazdığı ve ancak 1990’lı yıllarda açıklanan mektupları hikayenin siyasal bağlamı içinde ele aldığında şaşırtıcı bir sonuca ulaştı. Kızıl Tugaylar, Moro’yu serbest bırakmak için hükümetten, birkaç siyasi tutuklunun serbest bırakmasını talep ediyordu. Bu kişiler serbest kalacak ve başka bir ülkeye gideceklerdi. Eski İtalya başbakanının hayatı söz konusu olduğunda, birkaç militanın hapishanede ya da ülke dışında bir yerlerde olmasının hiçbir anlamı olmamalıydı.
Andreotti hükümeti bir şekilde Kızıl Tugaylar’ı muhatap almalı, bu talebi karşılamalı ve Moro’yu kurtarmalıydı. Ancak bu olmadı. Andreotti ve bir çok Hristiyan Demokrat, “devlet terörist ile pazarlık yapmaz” noktasından bir adım bile geriye gitmedi. Moro’nun çaresizce yazdığı mektuplar Komünist Parti’de dahi karşılık bulmadı ve eski İtalyan başbakanı tabir yerindeyse çırpınarak ölüme gitti.
9 Mayıs 1978 günü, yani 55 günlük esaretin ardından, Moro başka bir yere sevk edileceği söylenerek bir battaniyeye sarıldı ve 10 kurşunla öldürüldü. Kırmızı bir Renault 4’ün bagajına kondu ve evi ile parlamentonun tam arasındaki noktaya bırakıldı. Tetiği Kızıl Tugaylar çekmişti ancak yıllar sonra Moro’nun eşi ile buluşan Kızıl Tugaylar militanı, Moro’nun arkasından birlikte gözyaşı döktüler. Evet, tetiği militanlar çekmişti ancak Moro’yu İtalyan parlamento siyaseti öldürmüştü.
…
Bu hikayeyi ona anlattıktan sonra, Ekrem İmamoğlu’na bakarak aynen şöyle dedim: “Ekrem Bey, Aldo Moro’yu Kızıl Tugaylar öldürmedi. Onu, elbirliğiyle siyasetçiler öldürdü.” 2023 seçimleri bitmiş, muhalifler seçimi kaybetmişti. İnsanlar siyasetten soğumuş, aldatılmış ve kirlenmiş hissediyorlardı.
Altılı Masa, muhalefete kaybettirmiş ancak bu masa sayesinde parlamentoya girebilmiş milletvekilleri sırıtarak çektirdikleri selfie’leri sosyal medya hesaplarından paylaşıyorlardı. Hiçbir Altılı Masa lideri istifa etmemişti, hayat siyasi elitler için olağan şekilde devam ediyordu. İmamoğlu ise bu ümitsizlik döneminde ayakta kalmaya çalışıyor ve bir yol arıyordu. Bu süreçte bir çok akademisyen ve araştırmacıyla görüşmeye başlamıştı. Akademik kurul üyesi olduğum Metropoll Araştırma şirketi ile İmamoğlu arasındaki görüşme de bu süreçte gerçekleşti.
Araştırmalarımıza göre Ekrem Bey, İstanbul seçimlerini rahatlıkla kazanıyordu ancak bu bizi mutlu eden bir durum değildi. Öyle ki, bunu ifade ettiğimiz zaman Ekrem Bey de şaşırdı. Özer Sencar, bu düşüncemizi gerekçelendirirken Erdoğan’ın otoriter tutumuna ve İstanbul’u bir kez daha kaybetmeyi asla sindiremeyeceğine vurgu yaptı. Ekrem Bey kazanıyorsunuz ama bu seçime girmeyin! Erdoğan sizi de Demirtaş gibi tutuklayacak ve orada unutacak…
Söz sırası bana gelmiş ve en sevimsiz kısım henüz konuşulmamıştı. İmamoğlu’na, asıl dikkat etmesi gereken aktörün, Erdoğan kadar Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu söylemek bana düşmüştü. Aldo Moro hikayesini anlatarak konuya başlamamın sebebi de bu sevimsizliği bir şekilde aşmaya çalışmaktı. Biraz havayı yumuşattıktan sonra, Ekrem Bey’e kafasında ne olduğuna dair kendi tahminlerimi anlattım. “Sanıyorum sizin önceliğiniz CHP genel başkanı olmaktan ziyade Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmaması. Ardından belediye seçimlerini kazanmayı ve son olarak da cumhurbaşkanı adayı olmayı, yeni CHP yönetiminin de bu kararı desteklemesini istiyorsunuz” diyerek konuya girdim.
Bu konuşmamızda, Ekrem İmamoğlu’na tercih ettiği yol haritasının çok riskli olduğunu ve her aşamada kendisinin dışında, kontrol edemeyeceği değişkenler ile mücadele edeceğini söyledim. Türk siyasi hayatında genel başkan değiştirmenin ne denli zor olduğunu ama kaybedilecek bir genel başkanlık seçiminin de aslında yeni bir hareket başlatmak için anlamlı olabileceğini de sözlerime ekledim. Ve son olarak, CHP içinde anlamsız ve yorucu bir mücadeleye girmektense, kaybedeceği bir genel başkanlık seçimi sonrası muhalefetin lideri olabileceği yeni bir hareket başlatmasının uzun vadede en etkili strateji olacağını ekledim. Evet, İmamoğlu’na yeni bir parti kurmasını, belediye seçimlerine girmemesini, CHP’den uzaklaşmasını ve sıfırdan başlamasının daha hayırlı olacağını söyleyen bendim.
…
31 Mart seçim sonuçlarının belli olduğu saatlerde tanıdığım ve sevdiğim bütün insanlar çok mutluydu. Ben ise açıkça yanılmıştım. Ekrem Bey’in yol haritası tıkır tıkır işliyordu. İmamoğlu’nun CHP’yi terk etmesi ve belediye seçimlerini umursamadan kendi hareketini başlatması, bu şaşalı başarı karşısında uçuk bir fantezi olarak görülüyordu. Geriye atılacak tek bir adım kalmıştı ve İmamoğlu’na, sadece başkanlık seçimlerinin gerçekleşeceği günü sabır ile beklemek kalıyordu.
Mamafih, ne Erdoğan ne de CHP hakkında yanılmak pek de mümkün değil. 31 Mart seçimlerinin üzerinden iki sene geçti. İmamoğlu tutuklu ve CHP mutlak butlan kararını ensesinde hissediyor. Yani hem Erdoğan karşısında hem de CHP’de kongre kaybeden ve kendilerini partinin asıl sahibi olarak gören, dolayısıyla İmamoğlu’nu bir gaspçı olarak nitelendiren Kılıçdaroğlu hizbi, İmamoğlu’nun kurguladığı yol haritasını aynı anda, birbirlerinden destek alarak paramparça ediyor.
Anlıyoruz ki, 2023 yılının Kasım ayında yapılan CHP kongresi aslında sonuçlanmamış. Seçimlerin sonuçlanması için aslında çok basit bir kural var. Mağlup olanın da sonucu kabullenmesi. Lakin bu durum CHP’de gerçekleşmedi. Halbuki, Özel ve İmamoğlu, Kılıçdaroğlu’nu mumyalayıp müzeye kaldırma niyetindeydi. Ona gerekli saygıyı gösterecek ama bir mumya gibi hareketsiz kalmasını bekleyeceklerdi. İmamoğlu soruşturması sırasında ve CHP belediye başkanları hakkında her ortaya atılan yolsuzluk veya gayri ahlaki ilişki iddiasında Kılıçdaroğlu taraftarlarının yaşadığı heyecanı görmezden gelemeyiz. Bu insanların, mutlak butlan kararını büyük bir ümitle bekledikleri de ortada.
Ancak CHP meselesi, mutlak butlan kararının ya da Kılıçdaroğlu’nun siyasi hesaplarının da ötesinde bir yerde konuşulmayı hak ediyor. Bu karar çıktığı zaman, İmamoğlu kendisini nasıl bir durumda bulacak mesela? Ya da CHP’nin genel başkanına, kim olduğundan bağımsız, biat etmeyi parti kültürü olarak gören profesyonel siyasetçiler nasıl hareket edecekler? Özgür Özel ve arkadaşları ayrılıp yeni bir parti kuracak ve İmamoğlu ismi etrafında mücadele etmeye devam edecekler mi? Yoksa partide kalıp, parti içi mücadele diyerek bir süre kendilerini korumaya alacak ve ardından da Kılıçdaroğlu ile bir anlaşma yaparak CHP içi güç bölüşümü pazarlıklarına girecekler mi? Peki, CHP genel merkezinin gözünün içine bakan muhalefet medyası, sol STK’lar, Erdoğan karşıtlığı için sürekli bazı şeyleri sineye çekmeyi vaaz eden aydınlar, akademisyenler nasıl hareket edecekler? Sırf Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’ye bayrak açtıkları için “AKPlisin yani” cevabına muhatap olmayı göze alabilecekler mi? İktidarın gadrine uğramaktan çekinen belediye başkanları, daha rahat çalışmak için Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığını memnuniyetle mi karşılıyacak yoksa her türlü ezaya cezaya karşı dimdik İmamoğlu’nun yanında durmaya devam mı edecekler?
Bu soruların aslında cevapları benim açımdan belli. Bu da, maalesef İmamoğlu’nun sadece unutulmayacağı, yeni bir hikaye ile tanımlanacağı, muhtemelen marjinalleştirileceği ve bunun da bizzat CHP genel merkezi tarafından organize edileceği bir geleceği gösteriyor bana. Aklıma da üç sene önce söylediğim o cümle geliyor haliyle: “Ekrem Bey, Aldo Moro’yu Kızıl Tugaylar öldürmedi!”

