On dokuzuncu yüzyıl başında gerçekleşen iki gelişme Körfez’in güney sahillerinin siyasetini takip eden yüzyıl boyunca şekillendirecekti. Bu gelişmelerden ilki birinci Vahhabi-Suudi devletinin yıkılışıydı. Böylece Arap yarımadası boyunca kurulan Necid merkezli siyasi birlik çökmüş oldu. Bu devletin merkezi Diriyye’yi ele geçiren Mısır kuvvetleri burada uzun süre kalmadı ve geri çekildi. Ortaya çıkan bu boşlukta el-Suud ailesi Necid’de yeniden güç kazandı ve ikinci Vahhabi-Suud devletini kurdu. Ancak aile içi iktidar savaşları bu ikinci devletin, Faysal bin Türki dönemindeki görece toparlanma ve doğu Arabistan’a yeniden uzanması dışında, birincisi kadar etkin bir güç olmasını engelledi. Sonunda bu devlet de yüzyılın sonlarında, yine aile içi çatışmaların süregittiği bir dönemde, Hail merkezli Raşidiler tarafından yıkıldı.
İkinci Suudi-Vahhabi devletinin etkinliğinin sınırlı kalması Körfez’in güney sahillerinde siyasi boşluk doğurdu ve bu boşluğu yerel aileler doldurdu. El-Hasa’da Beni Halid içinden el-Urayir ailesi öne çıktı, ancak bölge yaklaşık 1830’dan itibaren yeniden yükselen ikinci Vahhabi-Suudi devletinin etki alanına girdi. Kuveyt’te el-Sabah ailesi, Bahreyn’de el-Halife, Katar’da el-Sani ailesi bu süreçte öne çıktı.
Körfez’in güney sahillerinin siyasetini takip eden yüzyıl boyunca şekillendiren ikinci gelişme ise İngiltere’nin 1819 yılında Ras el-Hayme merkezli Kavasım ailesinin gücünü kırması oldu. Kavasım ailesi gücünü bir daha toparlayamadı ve hakimiyet sahası daha küçük emirliklere bölündü. Acman’da el-Nuaymi, Umm el-Kuveyn’de el-Mualla, Fuceyra’da ise el-Şarki ailesi öne çıktı. El-Kavasım ise ancak Şarka ve Ras el-Hayme’de yönetici aile olarak varlığını sürdürdü. Vahhabi-Suudi devletinin yıkılışı ve Ras el-Hayme’nin zayıflamasının ardından Abu Dabi’de Beni Yas kabile konfederasyonundan el-Nahyan, komşu Dubai’de ise yine aynı konfederasyondan el-Mektum ailesi yönetici aile olarak ortaya çıktı.
Aslında, serinin önceki yazılarında iddia ettiğimiz gibi, tarih boyunca siyasi iktidar Körfez’in güney sahillerinde büyük ölçüde Bahreyn–el-Hasa hattında yoğunlaşmıştı. Bunun temel sebebi su kaynaklarının bu hat üzerinde bol olmasıydı. Sahilin geri kalanında ise su kaynakları daha sınırlıydı. Bu yüzden yerleşim, ticaret ve siyasi örgütlenme uzun süre bu hat üzerinde yoğunlaştı.
Ancak bu hal inci ekonomisinin büyümesiyle değişmeye başladı. Körfez’in güney sahilleri, inci üreten deniz canlısının bol bulunduğu ender sahillerden biriydi. Körfez’in sığ ve sıcak suları da inci avcılığı için son derece elverişliydi. Bahreyn’de inci avcılığı çok eski dönemlerden beri yapılıyordu. Ne var ki bu faaliyet uzun süre bütün sahili dönüştüren büyük bir ekonomik sıçrama yaratmadı. Avrupa’nın zenginleşmesi ve lüks mallara talebin artmasıyla birlikte inciye olan dış talep büyüdü. Bunun sonucu olarak yarımadanın iç kesimlerinden birçok kabile kıyıya yöneldi ve yeni sahil yerleşimlerine yerleşti. Bu sürecin ilk işaretleri on sekizinci yüzyılın sonlarında görüldü, asıl yoğunlaşma ise on dokuzuncu yüzyılda yaşandı. Böylece Kuveyt’te, Katar yarımadasının sahillerinde ve bugün BAE’yi oluşturan kıyı boyunca yeni yerleşim yerleri ortaya çıktı.
Mesela Kuveyt, başlangıçta Beni Halid kabile konfederasyonunun hakimiyet sahası içinde yer alan küçük bir yerleşimdi. Nitekim Kuveyt adı da yaygın biçimde Arapça “kalecik” ya da “küçük kale” anlamına gelen kut/kuwayt kelimesiyle ilişkilendirilir. On sekizinci yüzyılın başlarında, Necid içlerinden gelen ve Anaza kabilesiyle bağlantılı aileler bugünkü Kuveyt sahiline ulaştı. Bu göç, yarımadada yüzyıllar boyunca birçok kabilenin yaptığı gibi, daha elverişli geçim imkanları arayışının neticesiydi. Kuveyt’e yerleşmeleri de Beni Halid’in izniyle oldu. Başlangıçta küçük bir kıyı yerleşimi olan bu nokta inci ekonomisi ve daha ilerleyen dönemlerde ticaretle büyüyecekti. Bugün hala iktidarda olan el-Sabah ailesi de on sekizinci yüzyılın ortalarından itibaren bu yerleşim yerinin yönetici ailesi oldu.
El Halife ailesi de Kuveyt’e yerleşen ilk aileler arasındaydı. Ancak aile burada kalmadı. Bir süre sonra Kuveyt’ten ayrılarak Katar’ın kuzeybatısındaki Zubara’ya yerleşti ve burayı geliştirdi. Zubara kısa sürede inci ticaretinin ve bölgesel ticaretin önemli merkezlerinden birine dönüştü. El Halife ailesi de bu ekonomik yükselişi siyasi güce çevirdi. Nihayet 1783’te Bahreyn’i ele geçirince aile adaya taşındı. Bundan sonra Zubara’yı da Bahreyn’den yönetmeye başladı.
Ancak inci avcılığı, Körfez’in güney sahillerine akan kabileler için tek geçim kaynağı değildi. Bölgede süregiden deniz ticareti ile paralel olarak baskın ve yağma ekonomisi de gelişti. İngiltere’nin korsanlık olarak tanımladığı bu faaliyetler önemli bir gelir ve güç kaynağına dönüştü. Mesela, el Halife ailesiyle birlikte Kuveyt’ten Katar’a gelen el-Celahime ailesinin en ünlü ismi Rahme bin Cabir el Halife ailesiyle yaşadığı çatışmalar ve Körfez sularında yürüttüğü deniz baskınlarıyla bölge tarihine geçecekti.
Rahme bin Cabir’den önce deniz baskınları ve yağma faaliyetlerinin en önemli gücü hiç kuşkusuz, Ras el-Hayme merkezli el-Kavasım ailesiydi. El-Kavasım’ın güçlenmesi İngiltere’yi harekete geçirmiş ve 1819’da kapsamlı bir deniz harekatı yapmaya zorlamıştı. Harekatın ardından İngiltere Ras el-Hayme’ye ve güney batısında sahil boyunca inci ekonomisinin gelişmesiyle ortaya çıkan diğer sahil kentlerine 1820 Genel Denizcilik Antlaşması’nı imzalatmıştı.
İngiltere’nin bu anlaşma ile amacı Körfez’de deniz baskınlarını sona erdirmek ve deniz ticaretini kendi koyduğu kurallara bağlamakla sınırlıydı. Ne var ki 1820’de kurulan bu çerçeve tek başına kalıcı bir istikrar üretmedi. Sahildeki rekabet ve çatışmalar sürdü. Bunun üzerine İngiltere 1835’te, özellikle inci mevsiminde denizde çatışmayı yasaklayan geçici ateşkesler imzalattı. Bu anlaşmalarla sahil şeyhleri aralarındaki ihtilafları, İngiltere’nin 1822’den itibaren Körfez’in İran yakasındaki Buşehr şehrinde konuşlu siyasi temsilcisine götürmeyi kabul etti. İngiltere böylece yalnız deniz güvenliğini sağlayan bir dış güç değil, sahil şeyhlikleri arasındaki ilişkileri gözeten ve uyuşmazlıklara müdahil olan bir otorite haline geldi. 1853’te bu geçici ateşkes daimi hale getirildi.
İngiltere daha sonra bu düzenin coğrafi kapsamını genişletti. Bahreyn 1861’de, Katar 1868’de, Kuveyt ise 1899’da İngiliz anlaşma sistemine dahil oldu. Ancak yüzyılın sonuna gelindiğinde İngiltere ile yapılan anlaşmaların kapsamı da genişlemiş, bu emirliklerin dış ilişkilerini de kapsar hale gelmişti. Diğer bir deyişle emirlikler İngiltere ile imzaladıkları anlaşmayla dış ilişkilerini fiilen İngiltere’nin eline bırakıyordu. Böylece İngiltere, Körfez’in güneydoğu sahillerinde kurduğu sınırlı deniz düzenini, yüzyıl sonu itibariyle Körfez’in bütün güney kıyısını kapsayan geniş bir siyasal nüfuz alanına dönüştürmüş oldu.
İngiltere’nin Körfez’e ilgisi daha çok Hint Okyanusu’na açılan deniz yollarının güvenliğini sağlama amacıyla ilgiliydi. Körfez’in güney sahillerinde bir kara hakimiyeti kurma motivasyonuyla hareket etmedi. Nitekim İngiltere nüfuz alanını görece yavaş ve kademeli olarak genişletti. Bu ise Osmanlı devletine bölgeye yeniden müdahil olma imkanı verdi. Bölgeyi Osmanlı’nın güneydoğu sınırlarının güvenliği için esas gören Bağdat valisi Mithat Paşa, düzenlediği bir askeri operasyonla 1871’de el-Hasa’yı işgal etti ve Osmanlı hakimiyetini yeniden Körfez kıyısına taşıdı; aynı yıl Osmanlı hakimiyeti Katar’da yeni yükselen el-Sani ailesi tarafından da kabul edildi. Böylece 19. yüzyılın son çeyreği Körfez’in güney kıyıları yalnız İngiliz anlaşma sistemiyle değil, sınırlı ama gerçek bir Osmanlı geri dönüşüyle de şekillendi.
Bir sonraki yazıda, ondokuzuncu yüzyılda kurulan bu yeni düzenin İran-Körfez ilişkilerini 1979’a kadar nasıl şekillendiğini tartışacağız.
*Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

