Yazar: Ian Bremmer
Eurasia Group ve GZERO Media kurucusu ve başkanı; BM Yapay Zekâ Yüksek Düzey Danışma Kurulu Yürütme Komitesi üyesi; Columbia Üniversitesinde siyaset bilimci
Çeviri: Mert Söyler
Amerika’nın müttefikleri, artık ABD’yi kolektif güvenliğin, serbest ticaretin ve hukukun üstünlüğünün yılmaz bir savunucusu olarak görmüyor. Öte yandan, ekonomik refahı giderek daha fazla Çin ile iyi ilişkiler kurmaya bağlanan pek çok ülke, Çin’in artan ekonomik gücü ve siyasi nüfuzundan endişe duyuyor. ABD ile Çin’in uluslararası sisteme yön verdiği, Rusya’nın ise bu sistemi yıkmaya niyetli olduğu bu gergin yeni tabloda, Kanada Başbakanı Mark Carney ocak ayında “orta güçler birlikte hareket etmeli” uyarısında bulunmuştu.
Peki ama bu tam olarak ne anlama geliyor? “Orta güçler” Birleşmiş Milletler gibi mevcut çok uluslu kurumları ayağa kaldırabilir mi? Ortak değerleri korumak adına çıkarlarının uyuştuğu noktalarda güçlerini birleştirebilirler mi? Şüphe duymak için epey neden var. Fakat bugün kendilerini göstermenin bir yolunu bulamazlarsa, ABD ve Çin’in domine ettiği bir gelecekte başlarına geleceklere boyun eğmek zorunda kalacaklar.
Şanslıyız ki mevcut jeopolitik tablo, orta güçlere bazı fırsatlar da sunuyor. Avrupa Birliği, Hindistan, Japonya, Brezilya, Kanada ve diğer istekli ülkelerden oluşan koalisyonlar; BM, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlara sağlanan mali ve siyasi desteği artırmak için omuz omuza verebilir.
Şüphesiz, yeni kurumlar inşa etmektense var olanları ayakta tutmak çok daha kolay olacaktır. Çünkü ABD ve Çin, diğer güçlerin kurmaya kalkışacağı her türlü yeni yapının altını oyabilir. Dahası ABD, Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak daha köklü reformların önüne geçecek ciddi bir gücü hala elinde tutuyor. Ancak asıl amaç da tam olarak bu olmalı: Amerika’nın boş verebileceği veya Çin’in boyunduruğu altına girebilecek en kırılgan kurumları korumak.
Güvenlik cephesine bakarsak, ABD ve Çin’in maddi ve askeri üstünlüğü, çoğu orta gücü hala askeri koordinasyon, silah geliştirme ve istihbarat paylaşımı gibi konularda mecburen ABD ile uyumlu hareket etmeye itiyor. Fakat bazı istisnalar da göze çarpıyor. Örneğin, Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş Avrupa ülkelerini savunma alanında daha fazla kenetledi. Yine de bu sürecin hedefine ulaşması için daha epey zamana, paraya ve siyasi iradeye ihtiyaç var.
Benzer şekilde Hindistan da Çin ile ezeli rekabeti, Rus savunma sanayisi ürünlerinin yetersiz kalitesi ve Amerika’nın uzun vadeli güvenilirliğine duyduğu şüpheler yüzünden Avrupa ile güvenlik ve ticaret bağlarını sıkılaştırdı. Amerika’nın gelecekte izleyeceği yola dair ortak kaygılar taşıyan Avrupa ve Kanada, aralarındaki savunma iş birliğini derinleştirdi. Öte yandan Japonya, Güney Kore, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekte kendi nükleer caydırıcı güçlerini geliştirme ihtimali masada duruyor.
Ekonomi alanında ise orta güçlerin risklerini dağıtarak kendilerini sağlama almaları biraz daha kolay görünüyor. Zira ABD ve Çin; ticaret, yatırım, standartların belirlenmesi ve kalkınma finansmanı konularında güvenlikte oldukları kadar söz sahibi değiller. Nitekim bu alanda şimdiden gözle görülür adımlar atıldı. AB’nin kısa süre önce Hindistan ve Mercosur (Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay) ile imzaladığı ticaret anlaşmaları, ölçek ve kapsam olarak tarihi önem taşıyor. Ayrıca Kanada’nın, AB ile Asya merkezli Kapsamlı ve İlerici Trans-Pasifik Ortaklığı (CPTPP) arasında bir köprü kurma çabası (son derece karmaşık bir süreç olsa da) ortaya çok büyük kazanımlar çıkarabilir.
Öte yandan, Çin’in zaman zaman bir silaha dönüştürmekle tehdit ettiği nadir toprak elementleri açısından zengin olan Brezilya, tedarik zincirlerini ABD’nin ötesine taşıyarak çeşitlendiriyor; nitekim son durağı Hindistan oldu. Kuşkusuz, kritik minerallere sahip diğer orta güçler de aynı yolu izleyebilir.
Son olarak, kendilerini ABD ve Çin’in baskısına karşı savunmasız hisseden orta güçler, ortak ekonomik güvenlik anlaşmalarına imza atabilir. Bu tarz anlaşmalar, tıpkı NATO’nun meşhur 5. maddesinde yer alan karşılıklı savunma ilkesi gibi, gönüllü üyeleri tek taraflı gümrük vergisi baskılarına, mevcut ticaret anlaşmalarının veya DTÖ kurallarının ihlallerine karşı ortak hareket etmeye yönlendirecektir. Ne var ki bunu başarmak için orta güçlerin, yeni ticaret anlaşmaları uğruna verilmesi gereken tavizlere karşı kendi içlerindeki ciddi direnişi kırmaları gerekiyor.
Teknoloji cephesinde ise orta güçleri çok daha çetrefilli bir manzara bekliyor. Bir yandan ABD ile Çin arasındaki rekabet, orta güçlere bu iki dev oyuncu arasında fırsatçı manevralar yapma şansı tanıyor. Diğer yandan, teknolojik inovasyon ve kullanıma öngörülebilirlik katacak kuralları koyan çok taraflı kurumlar ufukta görünmüyor.
Özellikle yapay zeka alanında durum tam olarak böyle; zira ABD’li ve Çinli şirketlerin ezici üstünlüğü, orta güçlerin elinde ne bir pazarlık kozu ne de ortak bir gelişim stratejisi bırakıyor. Belki Avrupa, Kanada veya Hindistan’daki şirketler güçlerini birleştirip kendi devlerini yaratabilirler; düşük maliyetli veya tamamen ücretsiz, açık ve güçlü bir yapay zeka “altyapısı” geliştirebilirler. Fakat böylesi bir çaba hem çok maliyetli hem de zaman alıcı olacak; üstelik pek çok hükümet halihazırda ekonomik ve jeopolitik sıkıntılarla boğuşuyor.
Daha geniş bir perspektiften bakarsak, orta güçlerin önündeki en büyük engel, böylesine çeşitli bir grupta ortak çıkarlar bulabilmek. ABD dışındaki Batılı liderler, kurallara dayalı uluslararası düzenin korunmaya değer olduğu fikrinde genel olarak birleşse de Küresel Güney’deki pek çok isim Batılı değerlerin evrensel olmadığını hatırlatmakta gecikmiyor. Batılı olmayan güçleri kural koyan birer ortak yerine sadece kurallara uyan taraf olarak gören her türlü orta güç stratejisi, içi boş ittifaklar ve zayıf kurumlar doğurmaya mahkûm. O halde ilerlemenin tek yolu, Küresel Güney ülkeleri için en acil olan sorunlara el atmaktan geçiyor: Kalkınma yatırımları, borç yönetimi, iklim finansmanı ve teknolojiye erişim.
Tüm bu engellere rağmen orta güçler, kendi çıkarlarını ABD ve Çin hegemonyasına karşı savunma fırsatlarının sonsuza dek sürmeyeceğinin farkında. Eğer harekete geçmekte geç kalırlarsa, dünyanın en büyük iki gücü, gelişmekte olan ülkeler genelinde altyapı, dijital sistemler ve güvenlik alanlarındaki ikili anlaşmaları sağlama alacak. Bu anlaşmalar yapılıp ilişkiler iyice kök saldığında, geri kalanların ABD veya Çin hakimiyetine dur demesi çok daha zorlaşacak.
Carney’nin “Eğer masada yoksak, menüdeyiz demektir” şeklindeki uyarısı pek çok ülkede güçlü bir yankı buldu. Şimdi asıl soru, büyük güçlerin planlarını orta güçlerin bozup bozamayacakları ve bunu ne kadar etkili yapacakları.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

