Daktilo1984’ün sevilen programı Çavuşesku’nun Termometresi’nin değişmez yüzleri ve deneyimli medya mensupları Ekin Keleş ve İlkan Dalkuç ile Türkiye’nin medya ortamı, medyanın finansmanı ve muhalif medyanın durumu üzerine konuştuk.
Türkiye’de medyayı siyaset ve siyasi partilerle ilişkisi bağlamında çok seslilik, profesyonellik, tarafsızlık, özgürlük gibi kriterler açısından nasıl buluyorsunuz?
Ekin Keleş: Türkiye’de, özellikle 1980 sonrası yaşanan liberalleşme politikaları kapsamında medya sübvansiyonlarının daraltılmasıyla birlikte basın kuruluşları maddi sorunlar nedeniyle küçülmeye başlamış, 1990’lar itibariyle basının kontrolü, ana akım medyayı yöneten bir grup sermayedara kalmıştır. Türkiye’de bu yapısal zemin üzerine, AKP iktidarı döneminde, söz konusu medya grupları ile hükümet arasındaki ilişkilerin siyasal eksende yeniden tanımlanması, medya alanındaki mülkiyet yapısını daha da dönüştürmüştür.
Hükümetle ilişkileri bozulan bazı şirketlerin siyasi ve finansal baskılar altında yayın organlarını elden çıkarmak zorunda kalması, diğerlerinin ise faaliyetlerine son vermesi, medya alanında iktidar-sermaye ilişkisinin belirleyiciliğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu çerçevede medya ile sermaye ve siyasal iktidar arasında simbiyotik bir bağın varlığı gözlemlenmektedir. Basının ayrıcalıklı ekonomik aktörler ya da doğrudan iktidar çevreleri tarafından finanse edilmesi, tarafsızlık ve ifade özgürlüğü kapasitesini yapısal olarak sınırlandırmaktadır. Aynı zamanda mülkiyetin merkezileşmesi ve tekelleşme eğilimleri, farklı görüşlerin kamusal alanda temsil edilmesini zorlaştırarak çoğulcu ve çok sesli bir medya ortamının oluşumunu engellemekte, basını kamusal denetim işlevinden uzaklaştıran kapalı ve hiyerarşik bir iletişim alanına dönüştürmektedir.
İlkan Dalkuç: Türk medyasının temel sorunu bütçesinin sınırlı olması. Bütçenin yarattığı sınırlar özellikle derinlemesine haberciliği imkansız kılıyor. Hadiselere dair yaklaşım genellikle kamu kurumlarının -Emniyet Genel Müdürlüğü, Anadolu Ajansı gibi kamu kurumlarının- ve yargının sunduğu çerçeve ile sınırlı kalıyor. Profesyonellikle gelebilecek bir derinliğe erişilemediği gibi konulara dair öfkeli, tek sesli ve tezahürat gibi bir dilin de medyaya hakim olduğu söylenebilir. Adalet ve Kalkınma Partisinin kamuda sağladığı nispi yeknesaklaşma ve artan kontrol de medyanın tek seslileşmesini arttırıyor. Devletten başka bir norm koyucunun olmadığı zeminde medya, devletten gelen sinyallerin ancak taşıyıcısı olabilir, sorgulayıcısı olamaz.
Muhalif bir medya yargıda, ekonomide, kamuoyunda ve yapay zeka gibi yeni teknolojilerle değişen koşullarda nasıl mümkün?
Ekin Keleş: Muhalif medya, özellikle yeni TMSF düzenlemeleri sonrasında yalnızca siyasal baskılarla değil, aynı zamanda yapısal ve ekonomik bir kırılganlıkla karşı karşıya kalmış; kayyum uygulamaları aracılığıyla bu baskı alanı merkez medyayı da kapsayacak şekilde genişlemiştir. Bu tablo, basın özgürlüğünün fiilen daralmasına yol açarken, eş zamanlı olarak artan ekonomik baskılar, geleneksel gazetecilik pratiklerini dönüştürmekte ve sürdürülebilirlik sorununu derinleştirmektedir.
Buna ek olarak, yapay zeka temelli içerik üretim teknolojilerinin yaygınlaşması, medya sektöründe istihdamın daralmasına neden olmakta, editoryal süreçlerden teknik kadrolara kadar pek çok alanda işten çıkarmaları hızlandırmaktadır. Hem ekonomik baskı hem de istihdam alanlarının daralması, medya finansmanının geleceğine ilişkin yapısal soruları kaçınılmaz kılmaktadır. Bu bağlamda, yeni bir finansman modelinin, okuyucu ile basın organı arasındaki mesafeyi azaltan, tek yönlü tüketim ilişkisi yerine karşılıklı etkileşimi esas alan bir yapı üzerine kurulması önem kazanmaktadır.
Okuyucunun yalnızca içerik tüketicisi değil, aynı zamanda üretim süreçlerine katkı sunan, finansman ve yönelim üzerinde söz sahibi olan bir unsur haline gelmesi, medyanın kırılganlığını azaltabilecek bir imkan sunmaktadır. McLuhancı bir bakış açısıyla medyanın insanın bir uzantısı olduğu kabul edildiğinde, bu ilişki kaçınılmaz olarak tek taraflı bir aktarım değil, karşılıklı bir yeniden biçimlenme sürecini ifade eder. Bu perspektiften bakıldığında, okuyucu ile medya arasındaki bağın güçlenmesi yalnızca ekonomik bir zorunluluk değil, aynı zamanda medyanın toplumsal işlevini yeniden tesis etmenin de bir yoludur. Medya, okuyucusuna sadece tebliğde bulunan bir araç olmaktan çıkıp onun katılımıyla şekillenen bir ekosisteme dönüştükçe, hem editoryal hem de ekonomik bağımsızlığını güçlendirebilir.
İlkan Dalkuç: Muhalif bir medyayı ayakta tutacak hukuki koruma ve maddi temel 2026 yılında giderek eskisine göre daha zor elde edilmekte. Gazetecilerin platform bulmaya çalışabileceği yeni online mecralarda standartlar artmış, maliyetler yükselmiş durumda. Algoritmalar tekil ve alternatif kullanıcıların lehine işlemezken, devletin kontrol kapasitesi de hiç olmadığı kadar artmış durumda. Yapay zeka, kamu kurumlarına çok daha sıkı ve yoğun kontrol imkanları sağlıyor. Telif, üyelik gibi kısıtlar alternatif yapıların özerk bir şekilde ayakta kalmasını kısıtlayan diğer faktörler olarak sayılmalı. İlkelerin, normların çürütüldüğü post-truth çağında yargının elinde otorite, kaba gücüyle öne çıkıyor. Basit bir örnek vermek gerekirse; muhalif bir aygıt olarak ortaya çıkan, küresel bir trend haline gelmiş “Teyit” mekanizmalarının yine küresel olarak egemen güçlerin normlarını yaydığı görülecektir. Türkiye koşullarında yargının sertleşmesi ve tek seslileşmesi yaşanırken buna RTÜK baskısı, küresel bilişim devlerinin otoriteyle işbirliği eklenmiş durumda. Yapay zekayı sağlayacak kurumlarla Türkiye’deki Kamu otoritesinin ilişkisinde medyanın özerkliğinin ne kadar korunacağı da soru işaretleri barındırıyor.
Tiraj kaygısı yandaş ve muhalif medyada ne kadar var? Yapılan işler nasıl eleniyor, evriliyor, seçiliyor?
Ekin Keleş: Tiraj bir kamu desteği olarak düşünüldüğünde iki taraf için de son derece önemli bir gösterge haline gelmektedir. Havuz medyasına ait gazetelerin, okuyuculara bedava dağıtıldığına ilişkin haberler de bu kaygıyı desteklemektedir.
İlkan Dalkuç: Finansmanı kamudan gelen iktidara yakın medyanın tiraj kaygısının daha az olacağı açık. Ancak muhalif basının çok daha geniş bir havuza hitap ettiği de görülmeli. Bu açıdan muhalif bir medyanın her ne kadar yayın kalitesi bağlamındaki gücü zayıf olsa da ulaşabileceği kitle daha geniştir. Öte yandan, devlet kanalı TRT ve dönüştürülmüş eski merkez medyanın itibarını iktidar yanlısı kanallar kullanmaktadır. Bu maddi güce kamunun ve yandaş işadamlarının reklam desteği eklenmelidir. Ayrıca muhalif ya da nötr firmaların siyasi baskıdan çekinerek muhalif yayınlara reklam vermekten çekinebilecekleri de dikkate alınmalıdır. Reklam pastasının klasik medyadan dijitale Google, Facebook, YouTube, Instagram, Tiktok, X(Twitter) gibi platformlara kaymış olması da muhalif medyanın mali gücünü zayıflatmaktadır.
Bütün bu faktörlerin de etkisiyle, muhalif medyanın muhalif kamuoyundaki asimetrik gücü muhalifler arasındaki iç rekabette Türkiye genelindeki rekabetteki etkisinden daha fazla olabilmektedir. Gelirleri açısından sadece muhaliflere bağlı olan muhalif medya, odağını kaybetme tehlikesi yaşamaktadır. Bu süreçte toplumun %100’üne hatta %40’ına bile değil çok daha küçük farklı muhalif çelik çekirdeklere hitap eden bir muhalif medya oluşmaktadır.
Ticari merkez medya Türkiye’de çöktü. Dünyada da geriliyor. Reklam pastası dijitale kayarken, siyasi baskılar artıyor. Ticari medyanın ayakta kalması için nasıl yollar aranabilir? Kitle fonlaması çözüm olabilir mi? Başka fonlama imkanları bulunabilir mi?
Ekin Keleş: Buradaki temel sorunlardan biri, kural ve norm temelli liberal düzenin günümüzde aşınmaya başlamasıyla birlikte, büyük medya şirketlerinin artık liberal değerleri yeniden üretme ve meşrulaştırma ihtiyacından görece olarak arınmış olmasıdır. Bu dönüşüm, medyanın ideolojik işlevinin ortadan kalktığı anlamına gelmemekte; aksine, hangi değerlerin aktarılmaya değer görüldüğünün yeniden kalibre edilmeye başladığını göstermektedir.
Nitekim “The Washington Post”un geçtiğimiz günlerde, büyük ölçüde sanat, edebiyat ve spor gibi alanlarda yazan yaklaşık 300 içerik üreticisiyle yollarını ayırması, bu eğilimin somut göstergelerinden biri olarak yorumlanabilir. Bu tür alanlar, doğrudan siyasal çatışma üretmemekle birlikte, liberal kamusal kültürün sürekliliğini sağlayan düşünsel ve estetik zemini beslemekteydi. Liberal değerlerin “tebliğ edilme” ihtiyacının azalmasıyla birlikte, kültür/sanat ve daha geniş şekliyle ince güç (soft power) üretimi gibi alanlarda daralmaların artarak devam etmesi muhtemeldir. Bu noktada, geleneksel reklam ve sermaye odaklı finansman modellerine alternatif olarak kitle fonlaması, üyelik temelli erişim sistemleri ve doğrudan okuyucu desteğine dayalı yapılar inşa edilebilir. Ancak bu modellerin başarısı, okuyucunun pasif bir tüketici olmaktan çıkıp medyanın geleceğine yönelik aktif bir özne haline gelmesine bağlıdır.
İlkan Dalkuç: Ticari merkez medya Türkiye’de çöktü. Dünyada da geriliyor. Reklam pastası dijitale kayarken siyasi baskılar da artıyor. Ticari medyanın ayakta kalması için farklı yollar aranmalı. Kitle fonlaması ilk akla gelen çözüm yollarından birisi. Kitle fonlamasının da kırılganlıkları olduğu açıktır. Ölçeği büyüdüğü takdirde iktidarın gadrinin kitle fonlamasına da yönleneceği açıktır. Reklam geliri, sponsorluk, kitle fonlaması gibi alternatif kaynaklar aranıp çeşitlilik sağlanmalıdır.
Siyasetin finansmanının sorunlu olduğu Türkiye’de medya da siyasetin bir türevi haline gelince aynı sorunları devralmış olmuyor mu? Buna karşı nasıl çözümler aranmalı sizce?
Ekin Keleş: Burada merkez medyayı bir ideolojik aygıt olarak ele aldığımızda, bunun aksini varsaymak teorik olarak da anlamını yitirmektedir. Bu çerçevede merkez medya, yalnızca haber aktaran bir araç değil, söylem, temsil ve görünürlük mekanizmaları aracılığıyla egemen ideolojiyi yeniden üreten bir aygıt niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, merkezileşmiş medya mülkiyeti ve finansman yapıları sürdüğü sürece, medyanın iktidardan görece özerk bir kamusal alan yaratabilmesi yapısal olarak sınırlı kalmaktadır. Burada olası bir çıkış yolu, son derece merkezileşmiş medya kuruluşlarının ve finansman modellerinin adem-i merkeziyetçi biçimde yeniden kurgulanmasıyla mümkün olabilir. Aksi halde, sermaye eliyle şekillenmiş ve ekonomik olarak bağımlı bir haber aygıtının, mevcut siyasal düzenin söylemsel sürekliliğini sağlayan bir propaganda mekanizmasına dönüşmesi kaçınılmazdır.
İlkan Dalkuç: Medya ile tüketicisi arasında siyaset dışında da farklı bağlar kurulması, alternatif işlevlerin medya tarafından kazanılması siyasetin medya üzerindeki tahakkümü sınırlamanın yegane yolu olacaktır. Bağımsızlık da aslında medyanın seyircisine sunabileceği farklı bir değer olarak ortadadır. Ancak muhalif bağımsızlık, iktidar tarafından da sürekli kullanılan ve manipüle edilen bir konum olduğundan, daima samimiyet testleriyle sınamaktan da kaçınılamayacaktır.

