Türkiye’nin medya ortamı ve muhalif medyanın durumu üzerine RTÜK Üyesi ve 27. Dönem HDP Batman Milletvekili Necdet İpekyüz ile konuştuk.
Türkiye’de medyayı siyaset ve siyasi partilerle ilişkisi bağlamında çok seslilik, profesyonellik, tarafsızlık, özgürlük gibi kriterler açısından nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’de medyanın siyasetle kurduğu ilişki, demokratik bir denetim mekanizması olmaktan ziyade, iktidar olan siyasi partilerin söylemlerini topluma yayma aracına dönüşmüştür. Medya’nın asli görevi toplumsal çeşitliliği görmek ve bu çeşitliliği adil bir dengede koruyarak yurttaşlara bilgi ve haber sunmaktır. Ancak iktidarın pratik uygulamaları bu çeşitliliği daraltmakta, insanların nitelikli ve çok sesli tartışmalara, haberlere ulaşmasını engellemektedir.
Medyada profesyonellik ve tarafsızlık, hakikati topluma ulaştırma sorumluluğunun önüne geçen siyasi angajmanlar nedeniyle ciddi yara almıştır. Örneğin kamuoyuyla paylaştığımız “RTÜK’te 2025 yılında Yaptırım Panoraması” verileri, RTÜK yaptırımlarının %87’sinin iktidarı eleştiren sadece 5 kanal üzerinde yoğunlaştığını göstermekteydi. Bu, tarafsızlık ilkesinin ciddi bir şekilde yıpratıldığının ve kurumun sadece ceza veren bir anlayışla çalıştığı algısını güçlendirdi. “Milli ve manevi değerler” veya “ailenin korunması” gibi 6112 sayılı Kanun’da yer alan maddeler, eleştirel yayıncılığı daraltmak ve erişilemez kılmak için bir konforlu sığınağa dönüşmüş durumdadır.
Hakiki bir çok seslilik için siyasetin ve siyasi kurumların medyaya sansür ve ceza odaklı baskıyla yaklaşımından acil bir şekilde uzaklaşılmalıdır ve kutuplaştırıcı mantığın verdiği toplumsal zararı ve popülist siyasetin yarattığı tek sesli atmosferi aşmak için barış gazeteciliğini ve etik yayıncılığı güçlendiren onarıcı bir modele geçilmelidir. Toplumu koruma iddiasıyla toplumu susturmak değil, farklı seslerin bir arada yaşayabildiği bir yayın ortamı güvence altına alınmalıdır.
Muhalif bir medya yargıda, ekonomide, kamuoyunda ve yapay zeka gibi yeni teknolojilerle değişen koşullarda nasıl mümkün?
Yargı baskısı, ekonomik yaptırımlar, reklam ambargoları ve idari para cezaları gibi araçlar varken muhalif medya elbette zor koşullarda var oluyor. Ancak imkânsız değil.
Dijital mecralar, podcast yayıncılığı, YouTube kanalları, bağımsız araştırma platformları yeni alanlar açtı. Fakat burada da sürdürülebilirlik sorunu var. Muhalif olmak tek başına yeterli değil; profesyonel, etik, doğrulama mekanizmaları güçlü bir yayıncılık anlayışı inşa edilmedikçe güven sorunu ortaya çıkıyor.
Öncelikle şunu söylemem gerekir ki, “muhalif medya”, toplumun farklı kesimlerinin sesini duyurabildiği sürece “toplumsal” bir kimlik kazanır.
Yapay zeka teknolojileri artık hepimizin hayatına nüfus ederken bu medya kurumları için sadece bir “hayatta kalma” mücadelesi değil, aynı zamanda bilgi toplumunun demokratik inşası süreci de söz konusu olmalıdır. Yapay zeka, kendisini muhalif, eleştirel, bağımsız gibi sıfatlarla tanımlayan medya kurumları için daha verimli çalışmak açısından bir fırsat olabilir.
Yapay zekâ; veri analizi, araştırma gazeteciliği ve doğrulama süreçlerinde büyük fırsatlar sunuyor. Ancak aynı zamanda dezenformasyonu da hızlandırabiliyor.
Yargı ve mali baskıyı doğrudan ortadan kaldıramaz, ama maliyetleri düşürerek küçük ekiplerin güçlü içerik üretmesini sağlayabilir.
Asıl mesele dikkat ekonomisidir. İnsanların odak süresi azalıyor. Burada çözüm, yüzeyselleşmek değil, anlatım biçimini zenginleştirmek, uzun analizleri kısa formatlarla desteklemek, veri görselleştirmeleri kullanmak, podcast ve video ile çeşitlilik sağlamaktır.
Medya kurumları da haberleri farklı ulus ve aidiyetlere olan kişilere böylece daha rahat ulaştırarak haberlerinin yaygınlaşmasını sağlayabilir. Farklı dillerde yayın yapan yerel medya kuruluşları yapay zeka sayesinde devasa bütçelere gerek duymadan küresel standartta içerik üretmeyi kolaylaştırabilir ve bu içerikleri daha geniş kesimlere dağıtma imkanı sağlayabilir. Tüm bu çalışmalar etik değerler dikkate alınarak yapılmalıdır, aksi durumda farklı mecralara kayabilir.
Tiraj ve reyting kaygısı hem yandaş hem muhalif medyada var. Tıklanma ekonomisi başlıkları sertleştiriyor, dili keskinleştiriyor. Algoritmalar sakin ve analitik içerikleri değil, öfke üreten içerikleri ödüllendiriyor.
Bu noktada medya kuruluşlarının editoryal filtrelerini güçlendirmesi gerekiyor. Haber seçimi yalnızca “ne kadar okunur?” sorusuyla değil, “topluma ne kazandırır?” sorusuyla yapılmalıdır. Bu bir etik tercih meselesidir.
Muhalif medyanın da kendi için farklı bir sansür ve tek seslilik sebebi olması nasıl engellenir?
Muhalif medya yalnızca “karşıtlık” üzerinden değil, hakikat ve kamusal yarar üzerinden tanımlanmalıdır. Muhalif medyanın en büyük riski, siyasi baskı ve denetimleri içselleştirerek kendi içinde güvenli bir alan veya “yankı odası” yaratmasıdır. Gazeteciliğin bir “aktivizm” değil, bir “kamusal hizmet” olduğu hatırlanarak, haber mutfağında ideolojik sadakat yerine evrensel basın etiği ve doğrulama süreçleri merkeze alınmalıdır. Sadece benzer siyasi çizgideki isimlerin değil, farklı toplumsal kesimlerin seslerinin duyulabileceği bir yapı inşa edilmelidir. Okuru ve izleyiciyi sadece bir “tüketici” olarak değil, sürecin bir parçası olarak görmek tek sesliliği kırar.
Muhalif medya, kendisini sadece belli bir siyasi partinin veya bloğun sözcüsü olarak konumlandırdığında, o bloğun dışındaki seslere karşı istemsiz bir görmezden gelme sansürü uyguluyor. Türkiye’deki medya bloklaşması “iktidara yakın” ve “muhalif medya” arasında sıkışmış durumdadır. Bu durum, toplumun en dezavantajlı gruplarının her iki blokta da ses bulamamasına neden olmaktadır.
Türkiye’de medya alanında ciddi bir mülkiyet yoğunlaşması ve siyasal kutuplaşma sorunu var. Bu durum çok sesliliği zayıflatıyor. Avrupa Konseyi’nin medya çoğulculuğu ölçütleri ya da Avrupa Birliği’nin medya raporları dikkate alındığında, Türkiye’nin risk alanlarının başında siyasal etki ve ekonomik bağımlılık geliyor.
Tarafsızlık ise çoğu zaman “iktidara yakınlık” ya da “muhalefete yakınlık” üzerinden okunuyor. Oysa tarafsızlık; güç karşısında eleştirel, hak ihlali karşısında duyarlı olmaktır. Bu çok önemli bir soru. İktidar medyasında gördüğümüz tek sesliliğin bir benzerinin muhalif alanda üretilmesi, uzun vadede demokratik kültürü zayıflatır.
Çözüm; şeffaf editoryal ilkeler, ombudsman mekanizmaları ve iç eleştiriye açık bir yapıdan geçiyor. Farklı muhalif kesimlerin, hatta muhalefet içindeki farklı görüşlerin görünür olması gerekir. Demokrasi yalnızca iktidara karşı değil, kendi içinde de işletilmelidir.
Siyasetin finansmanının sorunlu olduğu Türkiye’de medya da siyasetin bir türevi haline gelince aynı sorunları devralmış olmuyor mu? Buna karşı nasıl çözümler aranmalı sizce?
Bir ülkede siyasetin finansmanı şeffaf ve sağlıklı değilse, bu siyasetten beslenen medya da kaçınılmaz olarak aynı kronik sorunları bünyesine taşır. Siyasi partilerin veya belirli sermaye gruplarının fonlamasına dayanmak yerine; abonelik, kitlesel fonlama ve okur paydaşlığına dayanan modeller geliştirilmelidir. Okur, sadece bir “izleyici” değil, yayın politikasını denetleyen bir “destekçi” konumuna getirilmelidir. Medya kuruluşları, finansman sağlayan yapıların editoryal süreçlere müdahalesini engelleyen katı etik duvarlar inşa etmelidir. Kendisini muhalif medya olarak konumlandıran kurumların siyasal baskılara karşı bir savunma mekanizması olarak kendi içinde tek seslileşmesi, uzun vadede inandırıcılığı ve toplumsal karşılığı zayıflatabilir. Haber mutfağında sadece kendi mahallesinin sesini değil, farklı toplumsal dinamikleri içeren çoğulcu bir dil benimsenmelidir. Medya siyasetin bir türevi olmaktan çıkmak istiyorsa, finansmanını halka, denetimini ise etik ilkelere ve yeni nesil teknolojiye dayandırmalıdır. Ancak bu şekilde “farklı bir sansür” mekanizmasının parçası olmaktan kurtulabilir.
Reklam pastası dijitale kayıyor; Google ve Meta gibi küresel platformlar pastanın büyük bir kısmını alıyor. Bu sorun yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyanın sorunudur.
Kitle fonlaması bir seçenek olabilir, ancak Türkiye’de ekonomik koşullar nedeniyle sınırlı kalabilir. Alternatif olarak; okur destekli üyelik modelleri, vakıf yapıları, bağımsız fonlar ve şeffaf hibeler, siyasal etkiden arındırılmış yerel gazeteciliği destekleyen kamu fonları düşünülebilir. Kamusal destek mekanizması varsa, bunun bağımsız kurullarca ve objektif kriterlerle dağıtılması şarttır.
Çözüm; medya sahipliğinde şeffaflık, çapraz, dolaylı sahiplik sınırlamaları, siyasi reklam ve kamu ilanlarının adil dağıtımı, bağımsız düzenleyici kurumların gerçek anlamda bağımsız olmasıdır. Bu noktada düzenleyici kurumların rolü hayatidir. Kurumlar, siyasal çoğunluğun uzantısı gibi algılanırsa güven kaybı derinleşir.
Muhalif medya belirli figürler ve platformlar etrafında yoğunlaşıyorsa, bu durum parti içi demokrasiyi de etkileyebilir. Ön seçim süreçlerini yönlendiren medya kampanyaları görülebilir.
Sivil toplumun, akademinin, yerel gazetecilerin güçlendirilmesi; medya okuryazarlığının artırılması; izleyicinin eleştirel düşünme kapasitesinin geliştirilmesi ise uzun vadeli çözümlerdir.
Sorularınızın her biri aslında tek başına bir panel konusu. Ben meseleye bir RTÜK üyesi olmanın ötesinde, halk sağlığı yaklaşımını benimseyen bir hekim ve hak temelli bir perspektifi önceleyen bir kamu görevlisi olarak bakıyorum. Çünkü medya meselesi yalnızca “yayıncılık” meselesi değildir; demokrasi, hukuk devleti ve toplumsal barış meselesidir.
Özetlersem:
Medya meselesi yalnızca teknik ya da ticari bir alan değildir; demokrasi sağlığının göstergesidir.
Toplumda kutuplaşma arttıkça medya dili sertleşir; medya dili sertleştikçe toplumsal tansiyon yükselir. Bu bir kısır döngüdür.
Bu döngüyü kırmanın yolu; çoğulculuk, etik yayıncılık, şeffaf finansman ve kurumsal bağımsızlıktan geçer.
Kolay mı? Hayır. Ama mümkün mü? Evet, eğer medya, siyaset ve toplum kendi iç muhasebesini yapmaya cesaret ederse tabii.

