İran’ın 2003-2023 yılları arasında Ortadoğu’da kurduğu geniş nüfuz alanı, 7 Ekim 2023 saldırıları ve Aralık 2024’te Suriye’de Tahran’ın müttefiki Baas rejiminin düşmesiyle büyük ölçüde ve -şimdilik- sona erdi.
Haziran 2025’ten sonra ise İran artık kendi topraklarında dahi saldırı ve operasyona maruz kalan daha kırılgan bir yapıda artık. 2025’in son günlerinde başlayıp iki hafta kadar süren ve artık sönümlenen sokak protestoları da bu tür kırılganlıkları arttıran ilave bir dinamik olarak karşımızda duruyor.
Türkiye’de kamuoyunun bir kısmının İran mevzubahis olunca en fazla merak ettiği konu başlıklarından biri ise “İran Türkleri’nin ülkeden ayrılıp Türkiye veya Azerbaycan’a katılıp katılmayacakları.” Bu senaryo mümkün mü, gerçekçi mi ve erişilebilir mi? Hepsinden ötesi, Azerbaycan Türklerinin böyle bir talebi ve bu yönde geniş ölçekte bir iradesi var mı?
Aslında bu noktada soruları şu şekilde netleştirip bir analitik çerçeve kurabiliriz, zira (imkân meselesi bir yana) iki ayrı senaryodan bahsediliyor:
1. İran Azerbaycan Türklerinin ayrılıp bağımsız devlet kurması
2. İran Azerbaycan Türklerinin Azerbaycan Cumhuriyeti’ne katılması
Ben bu senaryolara, neredeyse hiç konuşulmayan üçüncü bir boyut ekleyerek bunu da tartışacağım:
3. İran Azerbaycanı’nın bu iki senaryodan ziyade, İran içinde kalarak özerk bir entite oluşturması
Ayrılıkçılık Yönündeki Argümanların Dayanak Noktaları
İran’da etnik ve mezhepsel verilere dayalı bir nüfus sayımı yapılmadığı için ülkede hangi milliyetten ne kadar insan olduğunu bilebilmek mümkün değil ve sayılar spekülasyona açık. Bu nedenle özellikle milliyetçi çevrelerde, İran nüfusunun %30’lardan % 60’lara kadar varan bölümünün Türk olduğu kaydediliyor. Türkiye’de İran’daki “Türklerden” bahsedilirken sadece kuzeybatıdaki Azerbaycan Türkleri –“Azeriler” değil- kastedilse de sayıları daha az olmakla birlikte Kaşkay, Afşar, Halaç, Horasan Türkleri ile Türkmenler de bu çatı altına giriyor.
Oransal olarak, 93 milyonluk İran nüfusunun üçte biriyle yarısı arasında bir nüfusun Türk olduğunu düşününce “ayrılık” yönündeki söylemlerin güç kazanması anlaşılır bir durum. Tebrizli Cumhurbaşkanı Pezeşkiyân’ın (ve İranlı Türk aydınların) Azerbaycan Cumhuriyeti ziyareti ve konuşmalarında tarihsel birlikteliğe, Türk soylu Kacarların zayıf dönemine denk gelen 19. yüzyıl başında Ruslar tarafından kuzey ve güney Azerbaycan Türklerinin zorla ayrıldığına (bilhassa 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay Anlaşmaları ile) vurgu yapması, bir “düzeltme” beklentisi oluşturuyor. Dolayısıyla “bölünmüş halk” anlatısı, iki tarafta da en azından fikrî düzlemde mobilize edici bir ideolojik araç olarak görülüyor.
Bu tarihsel ve demografik güçlü dayanak noktalarına ilaveten, İran’da merkezî devlet formasyonunun zayıflaması durumunda periferideki etnik ve mezhepsel azınlıklar yakın geçmişte zaman zaman hareketlenme yaşadı ki bu da ayrılıkçılık dinamiklerini güçlendiriyor. Bilhassa Azerbaycan Türklerinin Şeyh Muhammed Hıyâbânî liderliğinde 1920 senesinde kurduğu “Âzâdistan Cumhuriyeti”, 1945-46’da Cafer Pişeverî öncülüğünde ve Sovyet destekli Güney Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti gibi yapılar, kısa ömürlü olmalarına rağmen günümüzdeki ayrılıkçı düşüncelerin somut zeminini oluşturacak şekilde toplumsal hafızada halen canlı.
Keza Kürtlerin Pişeverî’yle aynı dönemdeki Mahâbâd Halk Cumhuriyeti tecrübesi ve 1979 Devrimi sonrasında kuzeydoğudaki Türkmenlerle birlikte Humeyni yönetimine karşı ayaklanmasına ilaveten, Ayetullah Şeriatmedârî yanlılarının 1979 sonunda Tebriz’de başlayan Velâyet-i Fakih (ve Humeyni) karşıtı sert protestoları da bu meyanda değerlendirilebilir. Dolayısıyla devlet otoritesinin parçalandığı durumlarda periferideki etnik ve mezhepsel azınlıklarla birlikte, Türklerin de bu yöndeki talepleri geçmişte gündeme geldiği gibi, yine ortaya çıkabilir.
Bu beklentileri besleyen en önemli konjonktürel dinamik ise İran’a karşı 2023’ten beri sert şekilde uygulanan her türlü baskı atmosferinde, ABD-İsrail gibi aktörler tarafından etnik kartların kullanılabilme potansiyeli. Buna dair beklentilerin, özellikle İsrail’le iyi ilişkiler kurmuş olan Azerbaycan içindeki bazı çevrelerde jeopolitik saiklerle telaffuz edilmesi de bu beklentileri besleyen ilave unsurlar arasında.
Ayrılıkçı Argümanları Zayıflatan Bazı Yapısal Hususlar ve Kimlik Dinamikleri
Bununla birlikte ayrılıkçılık yönündeki argümanların sahadaki test alanı duyular ve hissiyattan ziyade, güç dengesi ve sosyolojidir kuşkusuz. Öncelikle belirtmek gerekir ki nüfusu on milyonlarla ifade edilen Azerbaycan Türkleri’nin içinde çoğunluğu oluşturan geniş kitleler İran İslam Cumhuriyeti içerisinde kalmaktan yana olup, bunun somut bazı gerekçeleri var:
a) Tarihsel olarak İran’ı, Horasan civarında hüküm süren Sâmânoğulları’ndan (819-999) itibaren, 1925’te Rıza Şah’ın Pehlevîler hanedanını kurması dönemine kadar doğrudan Türkler yönetti. Dolayısıyla tarihsel olarak İran devletini kuran ve yöneten ana unsurlardan biri olan Türkler, İran coğrafyasında yabancı veya “sığınmacı” bir unsur değil, bilakis devletin doğrudan sahibi. Buna ilaveten yaygın bir sömürge bilinci veya yabancı yönetim algısı olmaması da ayrılıkçı eğilimleri normal şartlarda güçlendirebilecek bir zemine izin vermiyor.
b) Azerbaycan Türkleri İran sistemi içerisinde devlet elitlerinde çok güçlü bir şekilde temsil ediliyor. Mevcut Rehber Ayetullah Ali Hamaney aslen Tebrizli bir Türk olup 1981’den beri Cumhurbaşkanı ve Dini Lider olarak ülkeyi doğrudan yönetiyor. 2024 Mayıs’ta seçilen mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyân da Tebrizli bir Türk. İran’ın Humeyni dönemindeki en güçlü ve uzun süreli başbakanlarından ve 2009 seçimlerinde Ahmedinejad’a karşı Yeşil Hareket’e liderlik eden Mir Hüseyin Musevi de Tebrizli bir Türk. Keza çarşının ve ekonominin hatırı sayılır bir bölümü Türklerin kontrolünde, buna ilaveten ordu, DMO ve Kum’daki ulema arasında da Türkler Farslarla birlikte en baskın iki etnik grubu oluşturuyor. Yani bir Azerbaycan Türkü’nün Türk-Şii kimliğiyle devlet içinde ulaşamayacağı herhangi bir konum yok (ancak aynı şeyi Sünni Türkmenler için söylemeyeyiz ki bu da sistemin İran sosyolojisi açısından en zayıf karnı).
c) Yaklaşık iki asırdır birbirinden ayrı yaşayan Kuzey ve Güney Azerbaycan halklarının birbirine belirli bir seviyede “yabancılaşmış” olduğu realitesini de yabana atmamak gerekir. Kuzeyde Rus ve Sovyet işgali döneminde oluşan seküler ve modernist bilincin dinî geleneği zayıflatmasına mukabil, Kacarlar ve Pehlevîler döneminde dahi dinin çok önemli bir rol ifa ettiği güneyde bilhassa 1979 Devrimi’ne büyük destek veren Türkler, İslam Cumhuriyeti’nin ana taşıyıcı kolonlarından biri olarak dindar bir halk. Benzer bir ayrımı, Rus Çarlığı döneminde birbirinden ayrışan ama aynı sınırı paylaşan İran ve Türkmenistan Türkmenleri arasında da gözlemlediğimi ifade etmeliyim. Bu kültürel unsura ilaveten, Azerbaycan’daki otoriter rejim ve bölgeler arası gelişmişlik farkı, İran Azerbaycanlıları açısından Azerbaycan Cumhuriyeti’ne katılmak için siyasal ve ekonomik bir yükseliş vaadi sunmuyor. Güneydeki nüfusun kuzeydekinin 3-4 katı olması da bu tür bir eklemlenme ve entegrasyonu gerçekçi olmaktan çıkarıyor.
d) İran devletinin ve merkezî idaresinin modern dönem tarihinde bu tür ayrılıkçı hareketlere sıfır toleransla mukabele etmesi ve merkeziyetçi bir güvenlik doktrinine sahip olması da ayrılıkçı hissiyatın önünde engel olarak karşımızda duruyor. 1940’larda olduğu gibi ülkenin işgale uğraması durumunda periferide oluşan ayrılıkçı hareketler, hâmi pozisyonundaki işgalciler çekildiğinde sert bir şekilde ezildi. Kürtler gibi dağlık alanlarda yaşayan, silahlı ve geleneksel olarak otonom alanlara sahip Kürtlere bile bağımsızlık değil, sınırlı bir kültürel alan açıldığını göz önünde bulundurunca, İran toplumuna daha fazla uyum sağlamış olan Azerbaycan Türkleri açısından silahlı veya kitlesel ayrılıkçılık lojistik olarak da mümkün görünmüyor.
e) Böylesi ayrılıkçı hareketler açısından en önemli dinamiklerin başında, kuşkusuz bölge ülkeleri ve uluslararası güçlerin destek ihtimali gelir. Ancak hiçbir büyük güç, İran’ın toprak bütünlüğünü fiilen parçalayacak bir projeyi uzun vadede desteklemeyeceği gibi, zaten çok sayıda azınlık barındıran İran’ın parçalanması zincirleme istikrarsızlık sarmalına yol açabilecek, enerji yolları açısından kriz oluşturabilecek ve en önemlisi; Türkiye, Rusya ve Çin açısından kendi içlerindeki merkez-kaç kuvvetleri hareketlendirebilecek bir kâbus senaryosu oluşturabilecektir. Komşu ülkelerin desteği ve uluslararası güçlerin himayesi olmadan devlet kurulamayacağına göre, sadece İsrail’in İran’ı istikrarsızlaştırma hayaline ve ABD’nin buna olası desteğine dayanan bir projenin sürdürülebilirliği pek mümkün görünmüyor.
f) Bu noktada bilhassa güneydeki Türklerin Azerbaycan’a birleşme argümanını fevkalade zayıf bulduğumu ifade etmeliyim. Zira böylesi bir gelişmeye İran’ın izin vermesi ve Azerbaycan’ın güç kullanarak –velev ki İsrail desteğiyle bile olsa- bu tür bir ihtimali zorlamasını, gönüllerde yatan birleşme hayallerine rağmen gerçekçi bulmuyorum. Azerbaycan’ın böylesi bir birleşmeyi kaldıracak askerî, ekonomik ve diplomatik bir gücü olmadığı gibi, Türkiye’nin de bölgedeki dengeleri kökünden değiştirecek böylesi bir gelişmeyi desteklemeyeceğini söylemek için çok büyük strateji dehası olmaya gerek yok. Yukarıda ( c ) bendinde değindiğim unsurların da bu birleşmeyi imkânsıza yakın kıldığını bir kez daha vurgulamak gerekir.
İranşehr Düşüncesi ve Şiilik Üst Kimliği İçinde İran Türkleri
İran’da öteden beri tartışılan bir üst şemsiye kimlik ve bütünleşme potası olarak İranşehr tezi, Türkiye’de sunulanın aksine Fars milliyetçiliği empoze eden bir çerçeve olmaktan ziyade, İran coğrafyasında yaşayan herkesin ortak tarihsel-siyasal alanı fikrine dayanmaktadır. Sâsânî siyasal düşüncesi ve İslam sonrası memâlik-i mahruse-i İran düzlemlerinden kökenini alan İranşehr tezi, İranlılık kimliğinin etnik bir seviyeye indirgemek yerine medeniyet ve devlet sürekliliğine vurgu yaparak, İran coğrafyası üzerinde yaşayan tüm halkları “İranlılık” üst kimliği altında birleştirmeyi amaçlar. Azerbaycan Türkleri de bu tez çerçevesinde kurucu unsur olarak yer almaktadır ve “öteki” olarak kodlanmaz ki bu bile başlı başına Türklerin İran’daki merkezî konumuna dair fikir vermektedir.
Modern İran devletinin sınırlarının büyük ölçüde, Türk soylu bir başka hanedan Safevîlerin bıraktığı mirasa dayanması da onların doğrudan bakiyesi olan Azerbaycan Türklerini “ülkeye sonradan gelmiş işgalci” bir kimlikten ziyade, İran devlet geleneğinin taşıyıcısı konumuna yükseltir. Bu algı ve temsil de “Biz İran’ın parçasıyız” algısını yükseltmekte ve “İran bizi sömürüyor” anlatısını zayıflatmaktadır kuşkusuz.
Burada üzerinde durulması gereken bir başka husus da İran Türklerinin oldukça güçlü ve bağlayıcı bir tutkal işlevi gören Şiilik sayesinde dikey bir şekilde ideolojik merkeze, İranşehr tezi sayesinde de yatay düzlemde tarihsel-vatani bağlılıkla tarihsel merkeze bağlanmasını netice verir ki bu ikili yapı, etnik kopuşu yapısal olarak da engeller. Bu açıdan Azerbaycan Türkçesinin kamusal alanda sınırlı olması ve Farsçanın resmi dil olarak hegemonik konumu kültürel rahatsızlık üretse de bu rahatsızlık doğrudan doğruya ayrılıkçılığa evrilmez, daha ziyade reform ve kamusal alanda tanınma talebi üretir.
İlaveten, İranşehr kavramı ve şemsiyesi fiiliyatta kimi zaman Fars-merkezci olarak okunabilmekte olup, bu da Azerbaycanlı entelektüeller arasında zaman zaman tepki doğurur, ancak yine de bu tepki büyük çoğunluk itibariyle özerklik ya da kültürel hak taleplerini yükseltmekte, buna rağmen kopuş söylemlerini neredeyse hiçe indirgemektedir.
2026 ve Sonrasında Azerbaycan Türklerinden Ne Beklemeli?
Batı’da Ortadoğu haritalarının adeta yapboza benzer şekilde böl-parçala fantezisine malzeme olması keyfiyeti çerçevesinde yekpare ve güçlü bir İran’ın İsrail’in güvenliği açısından tercih edilmediği vakıadır. Ancak İran’ı oluşturan en büyük ve güçlü topluluklardan Azerbaycan Türklerinin hem Şiilik hem de İranşehr anlatısı içinde bir “azınlık” değil “merkezî bir unsur” olarak konumlandıkları için ayrılıkçı bir siyasi bilinç geliştirmediklerini vurgulamak gerekir. Bu açıdan ayrılık söylemlerinin büyük ölçüde dış kaynaklı olduğunu, içeride elit ve kitle desteği bulamadığını, daha ziyade sembolik ve duygusal bir diskur olarak dolaşıma sokulduğunu gözlemliyorum.
Esasen İran ölçeğinde ayrılıkçı bir projenin başarılı olabilmesi için beş şartın gerekli olduğunu düşünüyorum: a) Güçlü ve yaygın bir ayrılıkçı kimlik, b) merkezî devlet yapısının zayıflaması, c) alternatif devletin cazibesi, d) uluslararası destek, e) silahlı / örgütlü kapasite. Bu beş faktör içinde sadece ilkinin güçlü olması ve diğerlerinin zayıf konumu, ayrılıkçılık yönündeki tezleri de zayıflatıyor.
Bununla birlikte 2025 Haziran ve 2026 Ocak’taki adımların ardından ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik müteakip adımları ve fazlarda periferideki etnik ve mezhepsel toplulukların merkezî idareye karşı harekete geçirilmesi planının da devreye sokulması olası görünüyor. İran devletinin kapsayıcılık, ekonomik refah, zorluklar karşısında “sabır ve mücadele” gibi geleneksel söylemlerinin bu dönemde ne ölçüde sonuç üretebileceği, Azerbaycan Türklerinin ülke içindeki geleceği üzerinde de doğrudan belirleyici olacak.

