Geçen haftasonu TVNET X nam YouTube kanalı bir belgesel yayımladı. Belgeselin tanıtım metni gayet açıklayıcı:
“Bugün herkes bir soruyu haykırıyor, önemli bir soruyu: ‘Boğaziçi Üniversitesi kimin?’ Boğaziçi Üniversitesi… İstanbul’un kalbinde, iki kıtanın birbirine baktığı yerde… Burası yalnızca bir üniversite değil; bir hafıza, bir sembol, geleceğin bir aynası. Fakat toplum o aynaya baktığında kendisini görememeye başladı. Kimi farklı renkleri dışladı, diğer seslere kulaklarını kapadı. Kimi ise bu manzarayı kendi duvarlarıyla çerçeveledi; yalnızca kendisine ait kılmak istedi. Evet, yıllarca özgürlükten söz edildi… Ama herkes için mi? Yoksa yalnızca ‘senin gibi olanlar’ için mi? O kapılar kimi zaman ardına kadar açıldı; kimi zamansa yüzlere sertçe kapandı. Peki ne değişti?”
Bu hikâye elbette tanıdık. “Hikâye” derken uydurma olduğunu iddia etmiyorum. Türkiye’nin son yüz yılda içinden geçtiği dönüşümün bir bölümünü kitabî olarak, bir bölümünü de doğrudan yaşayarak öğrendik. Hatta buna bir ad da koyduk: Burak Bilgehan Özpek’le birlikte yazdığımız kitapta, son yirmi yılda Türkiye’de bir siyasal devrim yaşandığını, siyasi elitin değiştiğini söyledik. Bu tipik bir devrim değildi elbette; sistemin içinden yürütülen ve bu haliyle de son derece “yasal” bir devrimdi. Kavramın kendisi çelişkili olsa da öyle.
Bu siyasi devrimin meşruiyet zemini ise popülizmdi. Devrimin yürütücülerinin tarih kurgusunda ülke fi tarihinde (bu tarih bazen Tanzimat sonrası, bazen II. Meşrutiyet, bazen Cumhuriyet dönemi) halkına tamamen yabancılaşmış bir siyasi elit tarafından ele geçirilmiş ve halka rağmen devlet, hukuk, kültür ve hayatın diğer alanları zor kullanılarak dönüştürülmüştü. Aynı kurguda devrimciler halkın en asıl temsilcileriydi ve onların eliyle daha önce halka kapanan kapılar açılıyor, kısıtlanan alanlar genişletiliyordu.
Aslında TVNET X’in belgeseli de, bu tarih okumasının farklı bir odak noktasıyla üretilmiş yeni bir sürümüydü. O odak noktası Boğaziçi’ydi. Bir kısım yabancılaşmış elitin kalesi, memleketin has çocuklarının giremediği başka bir yapı. Bu video aslında bu kadar gürültü yaratmadan YouTube’un derin hafızasında yerini alabilir, aynı anlatıları dinlemekten hoşlananların izleyeceği bir video olarak varlığını devam ettirebilirdi. Ancak öyle olmadı.
Belgesele görüş veren isimlerden Dr. Jaan Islam aynı hikayeyi tekrar edince video çok daha geniş bir kesimin dikkatini çekti. Islam’ın sözleri dikkat çekti, zira bir çok kişinin not ettiği gibi, aslında kendisinin Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümüne öğretim üyesi olabilmesinin meşruiyeti de aynı hikayeydi. Bazıları daha açık konuştu: Islam’ın Boğaziçi’nde hoca olma imkanı yoktu. Ancak halihazırdaki siyasi şartlarda mümkündü. Aslında Islam’ın demediği, ama dediklerinin çağrışımı da zaten buydu: Eski Türkiye’de Boğaziçi’ne öğretim üyesi olarak giremezdi.
Bu akademi-içi tartışmaya farklı zaviyelerden yaklaşmak elbette mümkün. Benim dikkatimi çeken daha çok Islam’ın kullandığı dil oldu. “Örtük tekfir” dili. Burada kastettiğim daha çok, bir insanın Müslümanlığına ayar veren, dindarlığını sınayan, hatta Müslümanlığını sorgulayan dil. Muhatabı doğrudan din dışına atmadan, sözünü ve yerini dinî meşruiyet eşiğinin altına iten; sonra da “ben tekfir etmedim” diyerek geri çekilebilen bir ima hali. İşte “örtük” dediğim bu.
Bu tür cümleler çoğu zaman dikkatle kurgulanmış bir hüküm gibi ağızdan çıkmaz; daha çok Freudçu anlamda bir sürçme, ya da düpedüz bir boşboğazlık olarak çıkar: Konuşanın kendini yeterince kontrol etmediği, bir anlığına “doğal” sandığı akışta ağzından kaçan cümleler olduğu için de daha samimi düşüncelerini yansıtır. Üniversite içi bir ihtilaf, bir anda şu basit karşıtlığa çevrilir: “Müslümanlar engelleniyordu, artık engellenmiyor; bundan rahatsız olanlar var; kim bunlar? Müslüman olmayanlar.” Burada açık tekfir yoktur; fakat bir sınır çizimi vardır. Kurumsal bir tartışma, “Müslümanlar” ve “Müslüman olmayanlar” diye iki kampa ayrılır; itiraz edenin gerekçesi değil, kimliği belirleyici hale gelir; ve bu kimlik tasnifi, muhatabın sözünü daha baştan meşruiyet eşiğinin altına iter. Bu, tekfir kelimesini söylemeden tekfir etme yoludur.
Islam’ın kullandığı örtük tekfir dili aslında umursanmadan geçiştirilebilirdi. Neticede Türkiye’de doğup büyümemiş birisiydi, dolayısıyla da Türkiye’nin kültürel kodlarına aşina olması beklenemezdi. Ancak öyle olmadı. Islam’ın bu dili de rahatsız etti. Zira dil son derece tanıdık bir dildi. Bu Türkiye’de uzun zamandır dolaşımda olan siyasi dildi.
Türkiyeli dindar-muhafazakarların kullandığı dil aslında uzun zamandır örtük tekfir içeriyordu. Bu dilin farklı tecellilerine hayatın her alanından çeşitli örnekler getirmek mümkün. Ancak bu zahmetli işten kendimi, aziz okuyucudan özür dileyerek, azad etmem gerek. Zira asıl mesele Türkiyeli dindar-muhafazakarların açıktan tekfir yerine çoğu zaman örtük tekfiri tercih etmesi. Bir tartışmaya vesile olması dileğiyle hipotez kabilinden iki cevap vereceğim. Birincisi, artık klişe, Türkiye’nin kendine özgü koşulları. Klişe diye niteleyerek yanlış olduğunu iddia etmiyorum. Sadece başlı başına bir tartışmayı hak ettiğini vurgulamak istiyorum.
İkinci cevap daha net. Tekfir klasik İslâmî literatürde bir kimseyi, üstelik kendini Müslüman olarak tanımlayan, hatta dindarlığıyla bilinen birini bile, küfürle nitelemek, yani onu iman dairesinin dışına çıkarmak demektir. Bu, gündelik sıradan bir hakaret cümlesi değildir; kelâm açısından ağır bir hükümdür. Fıkıh açısından ise yalnızca bir kanaat beyanı değil, nikâhın sıhhati, miras, cenaze, şahitlik, velâyet gibi statü ve muamele alanlarına uzanan ağır sonuçları olan bir vasıflandırmadır. Bu yüzden dini gelenek, tekfiri hem teorik hem pratik düzeyde ihtiyatla kısıt altına almıştır; zira hükmün ağırlığı, hatanın maliyetini büyütür. Bu ihtiyatın en çarpıcı ifadesi sahih bir hadiste kendini bulur: “Herhangi bir kimse, din kardeşine ‘Ey kâfir!’ derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.”
Aynı ihtiyat “ehl-i Sünnet’in yılmaz savunucuları” olmakla övünen Türkiyeli dindar ve muhafazakarları elbette daha ihtiyatla davranmaya itmiş olsa gerektir. O yüzden “sen kâfirsin” şeklinde açık hüküm verilmesi Türkiye’de sıklıkla rastlanan bir hal değildir. Bu elbette takdir edilesi bir yön. Ancak bu tekfirin Türkiye’de hiç yapılmadığı anlamına gelmiyor. Yalnızca tekfirin formülasyon açısından kaba ve riskli formu nadirleşiyor; onun yerine daha düşük maliyetli formu, örtük tekfir, kullanılıyor. Böylece Türkiye’nin dindar ve muhafazakarları açıktan tekfirin maliyetli neticelerini de sırtlanmaktan kurtulmuş oluyor.
Türkiye’de “örtük tekfir” aslında muhataplarını belirgin biçimde rahatsız etmedi. Bunun bir nedeni, bu dilin büyük ölçüde dinî bir bağlamda kalmasıydı. Çoğu kez fark edilmeden geçiliyor, umursanmıyordu. Elbette belli bir dışlayıcı işlevini görüyordu; ancak bu dışlayıcılık dar kapsamlıydı, daha çok örtük tekfircinin cemaat çevrelerinde geçerli bir sınır çizimi olarak kalıyordu.
Görünen o ki artık bu dil rahatsız ediyor. Çünkü bu söylem, artık sadece belli bir cemaatin sınırlarını değil, kamusal alanın sınırlarını da çizmeye başladı. Örtük tekfir bir tür dinî iç denetim dili olmaktan çıktı; kimin konuşabileceğini, neyin tartışılabileceğini, hangi sözün makbul sayılacağını belirleyen siyasi bir metrik haline geldi. Böylece meşruiyetin zemini olarak hukuk ya da aklın yerini dindarlık aldı. Argümanlar içeriklerine göre değil, sahiplerinin ne kadar dindar olduğuna göre tartılmaya başlandı.
Bu haliyle de örtük tekfir açık tekfir kadar, hatta daha fazla rahatsız edici bir hale gelmiş durumda. Zira muhatabını salt din dışına atmakla yetinmez oldu, onu kendini ait hissettiği vatanında yabancılaştırmaya vardırdı. Ve bunu yaptığı ölçüde de, toplumdaki anlaşmazlıkları üzerinde konuşulabilir ve çözüm aranabilir ihtilaflar olmaktan çıkardı, polemik, sataşma, kavga unsuları haline getirdi ve yavaş yavaş ortak yaşama zeminini yok etmeye girişti.
Bu hal Türkiye’nin siyasi tarihine aşina olanların yabancısı değil. Konu artık Türkiye’nin takip etmesi gereken ekonomi politikası, dış politika, eğitim politikası ne olmalının ötesine geçmiş halde. En temel mesele, siyasi toplumun öz kimliği tartışma konusu artık. Ve dramatik olan da, Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’inde özetlediği duruşlardan da farklı bir ideolojik tablonun olmaması. Veya az gittik, uz gittik. Dere tepe düz gittik…. Bir de dönüp baktık ki, ne görek, bir arpa boyu yol gitmişiz.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

