Sosyal Medya Linçleri: Gençler Neden Yeni Bir Kamusal Alan Kuramıyorlar?

- Şubat 12, 2020, 7:55 pm
23 mins

Onur Tuğrul Karabıçak, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Lisans Öğrencisi, Araştırma Asistanı

Türkiye’de 18-40 yaş arası sosyal medya kullanıcılarının genel davranışını belirleyememek hem büyükleri hem de gençler arasında takipçileriyle belli bir statüye erişmiş olan kullanıcıları rahatsız ediyor.  Gençlerin neye inandığı konusunda genellikle çok olumlu ya da çok karamsar fikirler söyleniyor ve bu söylenenler yalnızca azınlığa tekabül ediyor. Bu sebeple, sosyal medyanın Türkiye’de verimli bir kamusal alan yaratıp yaratamayacağı sorusu ortaya çıkıyor. Ancak linç kültürü ve öfke, bu ihtimalin küçük bir kitle içinde sınırlı kalmasına, verimsizleşmesine sebep oluyor.

Gençleri tanımlayamamak bir belirsizlik yaratıyor. Belirsizliği gidermek için de onları yeniden kurgulamak, kurgulayanlara karşı bir gerginliğe varıyor. Gençler çevrimdışı dünyadaki dayatma kimliklerden kaçıp geldikleri çevrimiçi dünyada da linçe varan tartışmalar üzerinden bu dayatmalara farklı biçimde maruz kalıyorlar. Bu, statü sahibi kullanıcıların kendi duvarlarını inşa etmesi ve sosyal medya içerisinde yeniden bir kimlik savaşı verilmesine sebep oluyor. “Influencer” olarak da geçen, etki sahibi kullanıcıların kendi yaşam tarzı ve politik görüşlerini yayıp bir duvar inşa etmeye çalışmaları, “the lord of no-land”e (hiçbir yerin lordu) benziyor. Bu, görünmeyen toprak ağası[1] kavramının değişmiş versiyonu. Kavram, finans sektörünü açıklamak için kullanılırken bu yazıdaki kapsamı genç kullanıcının sosyal medyadaki etki alanı, aldığı etkileşim. Hiçbir yerin lordlarının dahil olduğu linçler tıpkı şehir devletlerinin Orta Çağ’daki mücadelelerine benziyor. Belli bir krala veya kiliseye bağlı devletler birbirlerinin topraklarına ve haklarına karşın genişlemeye çalışıyorlardı. Bunu yaparak etki alanlarını sağlamlaştıracaklarını ve genişleteceklerini düşünüyorlardı. Gerçek iktidarın boyunduruğu altında yaşayan influencer-lordlar, kendi yazdıklarını ne denli paylaşabilirlerse ve birbirlerini ne kadar ötekileştirebilirlerse etkileri o derecede gerçek bir toprak sahibininkine erişiyor. Bir diğer yanda kendi ilişkilerini akışkan-modern[2] biçimde (ilişkileri hızla değişen, daha az bağlayıcı olan, daha bireysel ve kalıpsız) yaşayan veya doğrudan geleneksel yaşam tarzlarını benimseyen gençlerin arasında, bu kimlik atfetme ve tanımlama olayı bir linç kültürü doğuruyor. Birbirlerinden ve istenmeyen tanımlarından sık sık rahatsız olan bu gençler, mücadelelerini bir şehir devlet mücadelesine dönüştürüyor. Bu mücadelelerin sonucunda ortaya, birbirinin kamusal alanını Pac-man modelinde yiyerek güçlendiğini düşünen ancak, aslında kendine serbest fikir alanı bırakmayan gergin sosyal medya kullanıcıları ortaya çıkıyor. Belirtmek gerekir ki, tüm bu tanımlar ancak geleneksel terimlerle yapılıyor ve bu mecranın azınlıklarına tekabül ediyor.

Sosyal medyanın seçimlerde ve kamusal alanda kilit rol oynadığı efsanesinin bir umut olarak kalma nedenleri gündemin hâlen iktidar tarafından belirlenmesi ve iktidarın sosyal medya üzerindeki zor kullanımı hakkı. Benzer durum ve sosyal medyanın politikaya yansıması ABD seçimlerinde de epey tartışılmıştı[3]. Ama oradaki durum Türkiye’deki durumdan farklıydı. Türkiye’de çevrimdışı dünyada ya da ana akım medyada yaşanan tartışmalar hükümetin bireysel özgürlük alanına gitgide daha fazla müdahale eden politikaları ve sahte gündemleriyle sosyal medyada da etkisini gösteriyor. Kullanıcı zaten politikayla iç içe yaşıyor ve İçişleri Bakanı’nın da meydana gelen olaylarda sosyal medyada siyasi görüş bildirenlerin önünü almak istemesi, kullanıcıya bu alanın tahakküm altında olduğunu hissettiriyor. Böylece Twitter’da doğrudan deprem ve iktidar hakkında konuşan binlerce kullanıcı daha uygulamayı açtığı anda ana akım üzerinden kendilerine iletilen bir tehditle karşılaşıyor. İletim kanalı ana akım olduğundan, hâliyle bağımsız Twitter kullanıcısı ana akım haberlerin dolaşım ağına katılmak zorunda kalıyor çünkü kendisi de başlı başına bu haberlerin bir öznesi olmuş durumda. Hükümet yanlısı, karşıtı olan yahut tarafsız kalmaya uğraşan kullanıcılar birbirlerinin fikir ve inançlarını belli bir mantıksal çizgi veya ortak bir düzlemin olmadığı bir dağınıklık içerisinde ele alıyor. Bu tartışmalar, kullanıcılar arasında yine ana akım medyanın sosyal medyada çok takip edilenleri ve sosyal medyada etki alanı olan kullanıcılara atıf yapılarak gerçekleştiriliyor. Statüsü takipçileriyle belirlenmemiş birinin gündem yaratması veya politik tartışmaya nokta koyması oldukça düşük bir ihtimal. Siyasi tartışmalar genellikle hükümet kanadından kişi özgürlüklerine yapılan otoriter müdahaleler üzerine atılan tweetlerle başlıyor ve diğer kullanıcılarla da ket vurulmayan öfkeyle tartışıldığından bir linç girişimine dönüşüyor. Diğer yandan, seçimlerde yanılttığı üzere, iktidarın sosyal medyada takipçi veya destekçisinin az olması belirleyici bir rol oynamıyor, sosyal medyadaki muhalif hava bu anlamda seçmenin davranışını belirlemede yanıltıcı. Ancak iktidar için onun sosyal medyanın gündemine, kullanımına ve kontrolüne yaptığı çıkışlar kullanıcıların ne üzerine öfkeyle düşüneceğine doğrudan etki ettiğini gösteriyor ve otoritesini lehine test etmesi bakımından onu tatmin ediyor. Sosyal medyadaki linç üzerinden tartışma bu mecrada herhangi bir muhalefet konsolidasyonunu da kırıyor. Sosyal medya üzerine otoriter çıkışları “bilgi kirliliği/halkı kışkırtma” gibi geçerli kılabileceği sebepler öne sürdükten sonra destek de görebiliyor, seçmeni konsolide etmesi bakımından iktidar için yeterli bir hamle. Böyle bir güce sahip olmak ana akım medyada sekiz kanal sahibi olmak yoluyla kendini sürdürebiliyor. Dilipak’ın, Ahmet Hakan’ın, Y. Özdil’in, U. Dündar’ın, F. Altaylı’nın sosyal medyayı aktif olarak kullanmamalarına rağmen takipçi sayıları milyonları buluyor. Bunlar da tartışmaların bu isimlerin görüşlerine atıf yapılarak yürütüldüğünü destekliyor. Hâl böyleyken, Twitter’ın kamusallığı çevrimdışı dünyadaki fikirlerle fazla iç içe giriyor ve çok kırılganlaşıyor. Nitekim çevrimdışı dünyada da kamusal alan otoriterliğin altında ezilmişti. Gündem ve dışarıdan edinilen kimliklerle Twitter’da köşe taşları tutuluyor. Kimliklerini ana akımdaki gündem ve tanımlar üzerinden inşa edenler sanal linçin bir parçasını oluşturuyorlar. Böylece iktidarın varlığını hissettirmesi ve gündemi kontrol etmesi sosyal medyada linçler doğurmaya yetiyor.

Madalyonun diğer yüzünde linç olgusuna karşıt gibi görünen empati var. Linç kültürü empatiye rağmen güçleniyor çünkü empati sempatiyi beslemiyor. Sosyal medya üzerine yapılan kültürler arası etkileşimle ilgili çalışmalarda kanıtlanan sonuçlar, sosyal medyanın bireylerdeki empatiyi kuvvetlendirdiği yönünde[4]. Sosyal medya empatik gelişimin artmasına rağmen herhangi bir sempatiye sebep olmuyor. Bu da linçin sonuçlarının sert biçimde gözler önüne serildiği bir mecra yaratıyor, çünkü daha yüksek normlar ve daha fazla baskılanmışlığın öfkeyle açığa çıkması söz konusu. Yazının başında belirttiğim gibi, sosyal medya oldukça akışkan bir yapı, gençler de akışkan-modern (değişen kimlikler, hızla değiştirilen ilişkiler) olarak tanımlayabileceğimiz ilişkilerini ve fikirlerini bu platform üzerinden sergiliyorlar. Çevrimdışı dünyada edindiğimiz olası bir öfke kendini sosyal medyanın akışkanlığında serbest dolaşıma sokuyor. Türkiye’de iktidarın en az ebeveynler kadar gençlerin bireysel alanına ve kamusal alana müdahil olması, gençlerde “kendini yıkıcı öfke”[5]ye yatkınlık doğuruyor. Bu öfke kişilerin kullandığı anonim hesaplarla birlikte kendini hem kullanıcıya hem de başkalarına doğru yönlendirebileceği bir alan buluyor.

Linçlere örnek olarak, kullanıcıların son dönemde medyaya yansıyan intiharlar üzerinden intihar edeni ya da birbirlerini linç etmesi, çevrimiçi ve çevrimdışı dünyanın çatışmasına yol açıyor. Çevrimiçi dünyada her birey kendi kurabildiği empati ölçüsünde yaşanılan hadiseyi yeniden tanımlıyor. Ekonomik sıkıntılarla boğuşan genç nesil, intiharları intihar eden kişilerle aynı koşullarda yaşamaları üzerinden tanımlamaya ve yargılamaya girişiyor. Bu, olayların çevrimiçi-çevrimdışı ve bireysel olanla toplumsal olan arasındaki linç boyutunu oluşturuyor. Diğer boyut da kullanıcıların aynı olayın altında birbirlerini linç etmeleriyle bir seviye daha derine gidiyor. Bastırılmış ve kendini yıkıcı öfke, intihar ve şiddet yoluyla kendini gösterir. Bu tip kriz hadiselerine beslenilen empati ve korku, koşulları yaratanlara ve muhafaza edenlere duyulan öfkeyle birleşerek kontrolsüzce dışarı çıkıyor.  Bireysel yaşam tercihleri gibi çok boyutlu yapıları ve saygı duyulması gereken kararları rahatça linç olunan konu haline getiriyor. İntihar eden ya da kendine zarar veren “öteki”nin bunu yapma sebebi kullanıcı tarafından yeniden yorumlanıyor ve kabul edilmesi isteniyor. Diğer kullanıcılarınkiyle çatışan tanımlar ise kullanıcılar arasında linç doğuruyor. Bu linçi bazen bir savunma mekanizması olarak bazen de basitçe bu öfkenin kontrol edilememesi olarak yorumlamak mümkünse de yeterli değil. Kendini yok eden öfke; karşılığını şiddet içerikli, ötekileştirici, aşağılayıcı ifadelerde buluyor. Yani empati linçi öldürmüyor, çünkü empati duyduktan sonra yapılan tanımlardaki farkın ve yorumlanan olgunun kendini yok eden öfke tipiyle yakın ilişkisinin politik tarafları var.

Sosyal medyanın “status-seeker”, yani takipçileri ve etkileşimleriyle bu mecralarda bir statü ve etki alanı elde etmeyi amaçlayan kullanıcıları kendilerini bir rekabet piyasasında buluyorlar[6]. Bu amaca ulaşanlar veya ulaşma çabasında olanlar kendilerini bir şehir devleti gibi sunuyorlar. Tıpkı orta çağdaki bir şehir devleti gibi davranırken, burada daha değişken veya akışkan konular üzerinden agresif söylemler oluşturuyorlar. Buna “birikmiş öfkenin sağduyuyu yok etmesi” de deniyor[7]. Statülü kullanıcılar tartışmaya yeni bir boyut getirmeseler bile yeniymiş gibi tanımlıyorlar. Doğru buldukları yargıları bir başkasının devletini işgal etmek suretiyle ortaya koyuyorlar. Örnek olarak, merkez sağ görüşlü biri İstanbul Üniversitesindeki yemekhane fiyatlarına yönelik protestoyu, protestocu öğrencilerin (son derece tahmin edilebilir olan) eğlence hayatları üzerinden protestocuların kimliğini anlamsızlaştırarak, protestonun argümanını yaşam tarzı-seküler kimlik üzerinden çürütme çabasına giriyor. Sosyal medyada da söz konusu etkili kullanıcılar diğer etkili kullanıcıların ya da kendi gönderilerine yorum yapan ve “düşük statü”deki kullanıcıların fikirlerini “bu görüş ifade edilemez” şeklinde aşağılamak, konuyla alakasız kılmak ya da düşünceyi kendi bakımından çarpıtmak suretiyle yok etmeye çalışıyor. Kendi inşa ettiği profile karşı tehdit oluşturabilecek yorumların düşük statüdeki insanların cahilliği olduğunu öne sürüyor, çünkü kendini büyük orandaki takipçi kaybını engelleyebilecek popülist argüman bulmak zorunda hissediyor. Düşük statüdeki kullanıcıları linç etmek daha kolay ve bunun sonu psikolojik şiddete rahatlıkla varabiliyor. Şehir devletleşen etkili kullanıcıların üzerinde politikanın sosyal medyadaki tahakkümü söz konusu. Tıpkı Papa’ya ya da Kutsal Roma İmparatoru’na bağlı Alman prenslikleri gibi, bu kullanıcılar da ana akımın “priming”i, yani önceden kurduğu algılar veya belirlediği gündem üzerinden fikirlerini oluşturuyorlar. Hem iktidarın kontrol ettiği hem de gündemini etkileme gücünün olduğu bu mecrada tahakküm yine çevrimdışı iktidarın eline geçiyor. Bu noktada iktidarın ya da geleneksel siyasilerin sosyal medyadaki aktiviteleri çok da belirleyici olmuyor. Çünkü linçin bir diğer kaynağı ana akım medyanın sosyal medyaya başarılı bir şekilde kendini adapte edebilmesinden kaynaklanıyor. Böylece dış dünyada karşılaşılan köşe taşı basmakalıp fikirler pozisyonlarını koruyorlar. Kullanıcılar hem kendi fikirlerini üretiyorlar hem de ana akım medyanın danışmanlığına veya abiliğine başvuruyorlar.

Şehir devletleşen statülü kullanıcılar diğerleriyle linç üzerinden kurdukları iletişimin sonucunda kendi serbest fikir alanlarını da daraltıyorlar. Diğerlerini etkisiz hâle getirmeye çalıştıkça kendi düşünceleri de şekil alıyorlar, çünkü akışkan bir düşünce ve iletişim modeli söz konusu: Kontrol kullanıcının elinde ve kendi politik kimliğini nereye çekerse oradan tanımlayabilir. Kimliği çok fark etmeksizin (bir profesör veya trol hesap) bir diğerinin protesto hakkını veya argümanını linç ederek büyüme eğilimi güdüyor. Bu Pac-man tipi kullanım modelinde linçler statülüden statülüye, statüsüzden statülüye, statülüden statüsüze şeklinde üç tip halinde görülüyor. Üç tip içinde de kullanılan ifadeler değişiyor, statülüden statülüye yapılan linçte geçmiş fikirler, çevrimdışı dünyadaki kimlik gibi faktörler daha çok devreye giriyor. Statülü iki kullanıcı arasında genelde küfür, ötekileştirme ve hakaretten ayrı olarak yoğun bir biçimde “ad hominem” kullanılarak argüman üretildiği görülüyor. Bazen yaşam tarzı, bazen de akışkan dediğimiz ve kalıp değiştiren düşünceleri belirli bir geleneksel kalıba sokma ihtiyacı bu ilişkinin seyrini belirliyor. Statülü kullanıcı statüsüzü linç ederken genellikle küçümsüyor, dış dünyadaki kimlikleri statüsüz kullanıcının lehine gözükse de bu avantaj statülü kullanıcıda oluyor. Çünkü mecra Twitter. Burada yeniden tanımlanma söz konusu. Statüsüzden statülüye yapılan linçin dilinde de genellikle hakaret ve hamasete daha çok rastlanıyor.

Bugünkü tartışmaların kolayca linçe dönüşmesi, kullanıcıların birbirlerini linç ederken kullandıkları dil, bu linçin sebepleri ve empatiyle ilişkisi, otoriter toplumda bireyselleşmenin çektiği sancılar ve son olarak da sosyal medyanın yeniden tanımlayıcı özelliği, en azından Türkiye’deki kullanıcıların ciddi bir biçimde Twitter üzerinden bir kamusal alan yaratamayacağının göstergeleri. Pac-manler ya da şehir devletler birbirlerinin topraklarını ya da protesto haklarını yiyip bitirirlerken, sonunda ne için tartıştıklarını ya da birbirlerini linç ettiklerini unutuyorlar. En başta yakındıkları kişilere ya da gergin insanlara dönüşüp, umutlarını yitiriyorlar. Bu tarzda yaygınlaşan sosyal medya kullanımı sokaktaki öfkeyi yeniden tanımlayarak ve daha tehlikeli olabilecek şekillerde dolaşıma sokuyor. Bu öfke dolaşımında iktidar tarafından yaratılan sahte gündemler ve bireysel alana müdahale büyük rol oynuyor ve dolaylı olarak iktidarın karşısında bir kamusal alan yaratılması ihtimalini kontrol altında tutuyor.

Fotoğraf: Nijwam Swargiary


[1] Bauman, Zygmunt (2012). Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları. Çeviri: Abdullah Yılmaz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. s. 16.

[2] Bauman, Zygmunt (2018). Akışkan Hayat (Liquid Life). Çeviri: Akın Emre Pilgir. Istanbul: Sel Yayınları.

[3] Ken Ward (2018). Social networks, the 2016 US presidential election, and Kantian ethics: applying the categorical imperative to Cambridge Analytica’s behavioral microtargeting, Journal of Media Ethics, 33:3, 133-148, doi: 10.1080/23736992.2018.1477047.

[4] Prot, S., Gentile, D. A., Anderson, C. A., Suzuki, K., Swing, E., Lim, K. M., … Lam, B. C. P. (2014). Long-Term Relations Among Prosocial-Media Use, Empathy, and Prosocial Behavior. Psychological Science, 25(2), 358–368. https://doi.org/10.1177/0956797613503854 p. 366.

[5] Kohut, H. (1977). The Restoration of The Self. Chicago: University of Chicago Press. s. 120.

[6] Rosen, C. (2007). Virtual Friendship and the New Narcissism. The New Atlantis, p. 28.

[7] Turan, H. (2017). Sosyal Medya’da Şiddet: Sağduyunun Yitiminde Başkalık ve Kendilik Deneyimleri. Marmara İletişim Dergisi, (27), 121-133. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/maruid/issue/30526/330822.

daktilo1984 yazar kadrosu dışında yazarlar tarafından gönderilen yazılar.