Türkiye’den İran’a Bakmak: Un Davası mı Din Davası mı?

- Kasım 26, 2019, 7:55 pm
18 mins

Dr. Agah Hazır, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi

İran’da akaryakıt desteklerinin yeniden düzenlenmesi sonrası ortaya çıkan protestolar ilk haftasını doldururken bu gösterilerin Türkiye’de hak ettiği ilgiyi gördüğünü söylemek mümkün değil. Bunun önemli bir nedeni İran devletinin uyguladığı radikal karartma politikasının ülkede gerçekten ne olduğuna dair haber almayı zorlaştırması. Ama tek neden bu değil.  Türkiye’de uzun zamandır neyin görünür olup neyin görünmeyeceğine karar veren kanaat önderleri istikrarsızlaşmış bir İran’ın üreteceği yeni bir göçmen akınından korkuyor ve İran’da muhtemel bir parçalanma sonucu ortaya çıkabilecek yeni bir Kürt siyasi varlığından çekiniyorlar. Dolayısıyla ilgilerini İran’a çevirmiyorlar. Ancak bu etkenler de tek başlarına açıklayıcı değiller. Çünkü muhalif kanaat odaklarında da İran’daki toplumsal hareketliliğe yönelik yoğun bir ilgi olduğu söylenemez.  

Peki, neden Türkiye’de İran protestoları hak ettiği ilgiyi görmüyor? Bu yazıda bu ilgisizliğin bir nedeninin de protestoların ekonomi temelli olması ile ilgili olduğunu iddia edeceğim. Türkiye’de İran’a yönelik algı belirli temalar etrafında döner. Ekonomi bu temaların içinde yer almaz. Dolayısıyla Türkiye’den İran’a bakanlar çoklukla ekonomiye değen toplumsal gerçeklikleri anlamlandırmakta zorluk çekerler.

Bu temaları tartışmaya başlamadan önce Türkiye’de İran ekonomisine yönelik ilgiyi -ya da ilgi yokluğunu- kabaca somutlaştırmaya çalışayım. Basit bir yöntem olarak YÖK tez veri tabanına bakalım. Bu veri tabanının kapsadığı 1980-2019 yılları arasında, Türkiye üniversitelerinde, başlığında İran geçen 229 tane doktora tezi yazılmış. Bunlardan 100 tanesine yakınını İranlı öğrenciler yazmış. Bunları çıkartırsak kalan 130 tezin sadece üç tanesi bir şekilde ekonomi ile ilişkili görünüyor. Bunların üçünde de Türkiye ve İran beraber çalışılmış. Yani İran ekonomisini kendisine ana çalışma alanı olarak seçmiş bir tane bile doktora tezi yazılmamış. Öte yandan aynı veri tabanında İran dış politikasında takiyyeden İran’da dini azınlıkların durumuna kadar çok çeşitli temalarda yazılmış tezler bulunmakta. Bir başka komşumuz olan Yunanistan’a baktığımızda ise durum farklı. Başlığında Yunanistan geçen 153 doktora tezinin 25’i ekonomi ile ilgili temalarda yazılmışlar. Bunların bir kısmı başka ülkelerle karşılaştırma içeriyor ancak Yunanistan ekonomisini ana tema edinen de birçok tez de var. Bütün bunlara Türkiye ile iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin bir karşılaştırmasını eklersek durumun ilginçliği daha görünür oluyor. 2019 itibarı ile Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi Türkiye ile Yunanistan arasındaki ticaret hacminin iki buçuk katından fazla. Buna rağmen, Türkiye akademisi, İran ekonomisinde merak etmeye değer bir şey yokmuş gibi davranıyor.

Burada bir parantez açıp bu mevzuda Türkiye akademisini suçlamakta acele etmemek gerektiğini söylemek lazım. İran devletini yönetenler de zaman zaman İran’ın bir ekonomisi yokmuş gibi davranıyorlar. Ayetullah Humeyni’nin “Ekonomi politikanız ne olacak?” diye soran gazeteciye verdiği cevap meşhurdur: “Ekonomi eşekler içindir”. Bu bakış açısı Humeyni’ye özgü değil. İran’ın doğal kaynak zengini olması İran devletini 1970’lerden sonra rantiye devlet haline getirmiş, böylece İran’da ekonomin göz ardı edilebileceği bir siyasi zemini mümkün kılmıştı. Bir başka deyişle devlet, gelirinin büyük kısmını petrolden kazandığı için, ekonomiyi bir düzeyde toplumsal-siyasi çatışma alanlarının dışında tutabilmişti. Esasında bugünkü protestoların bir nedeni de bu rantiye yapının artık sürdürülemez olması ve İran’da ekonominin tekrar siyasi mücadele alanı haline gelmesi.

Parantezi kapatıp yukarıdaki soruya geri dönelim. Eğer ekonomi görünmez ise, görünür olan ne? Yani Türkiye’den İran’a bakanlar hangi gözlüklerle bakıyorlar ve ne görüyorlar?  

Türkiye’den İran’a bakışta üç temanın ön plana çıktığını düşünüyorum. Bunlar aynı zamanda üç toplumsal katmana da denk düşüyorlar. İran, laiklik duyarlılığı ön planda olan toplumsal grupların gözünde dini rejimini Türkiye’ye ihraç etmeye çalışan bir din devleti olarak görünüyor. İslami duyarlılığı ön planda olanların gözünde Müslümanları Ehli Sünnet inancından ayırmaya çalışan bir Şii devleti olarak görünüyor. Milliyetçi duyarlılığı ön planda olanların gözünde ise Türkleri baskı altında tutan bir Fars devleti olarak görünüyor. Bu toplumsal gruplar İran’ın tarihine de bugününe de büyük oranda bu temaları merkeze alarak bakıyorlar ve çoğu zaman bu lenslerin dışında kalan dinamikleri görmezden geliyorlar.

Bu temalardan ilki İran’dan Türkiye’ye yönelik olduğu vehmedilen İslamcılık tehdidi. Bir başka deyişle İran İslam Cumhuriyeti’nin varlığı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesine tehdit olduğuna dair bakış açısı. Uzun dönem askeri ve sivil bürokrasi gibi laiklik duyarlılığı yüksek toplumsal kesimler arasında yaygın olan bu bakış açısının popüler simgesi “Türkiye İran olur mu?” sorusu. Özellikle 28 Şubat dönemini hatırlayanlar bu sorunun ne kadar popüler olduğunu da hatırlarlar. 1997 Ramazan’ında Ankara’da Refah Partili Sincan Belediyesi tarafından düzenlenen “Kudüs Gecesi” etrafında dönen tartışmalar bu temanın en görünen örneğiydi. Bu etkinlik Türkiye’de hem İran’ın etkisinin hem de İslamcılığın yükselişinin simgesi olarak sunulmuş ve 28 Şubat’a giden yolda önemli eşiklerden biri olmuştu. İran büyükelçisinin ülkeden ayrılması ile sonuçlanan bu süreç aynı zamanda İran-Türkiye ilişkilerinde önemli bir kırılmaya da yol açmıştı. Bu bakış açısının o dönem nasıl yaygın olduğunu bir kişisel tanıklıkla anlatayım. 1999’da ilk İran seyahatimde Gürbulak sınır kapısına bakan tepelerde ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ yazısının hemen altında aynı büyüklükte ‘Türkiye Laik Bir Ülkedir” yazdığını görüp şaşırmıştım. İşin ilginç tarafı bu bakış açısını haklı çıkaracak şekilde sınırın öteki tarafında da İran’dan Türkiye’ye gelen araçların göreceği şekilde, Latin alfabesi ile Al-i İmran suresinden bir ayetin (118) Türkçe meali yazılmıştı. “Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyorlar”. Türkiye ve İran arasındaki kara sınırını son kullandığımda bu yazılar silinmişti. Taşıyıcısı olan toplumsal kesimler gücünü kaybettikçe bu temanın görünürlüğü de azaldı ama Türkiye İran olur mu sorusu Türkiye’den İran’a bakışı belirleyen ana temalardan biri olmaya devam etti.

Türkiye’den İran’a bakışta görünür olan ikinci baskın tema ise İran’ın taşıdığı mezhepsel kimlik ile ilişkili; yani Şiilikle. Bu temanın yaygınlığının 1979’un çok öncesine giden bir niteliği var. İran ve Türkiye kendi mezhepsel kimliklerini birbirleri ile ilişkili bir biçimde oluşturmuşlar. İran platosunun Şiileşmesi 16. yüzyıl Safevi-Osmanlı savaşlarının bir sonucu. Gene aynı dönemde Anadolu Sünniliği de daha kurumsal bir nitelik kazanıyor. Dolayısıyla İran’a bakınca akla Şiilik-Sünnilik ayrımının gelmesi bir düzeyde doğal. Ancak Türkiye’de bu ayrım sadece doğal süreçler üzerinden işlemiyor aynı zamanda işlevsel bir ideolojik alet olarak da kullanılabiliyor. İran’ı Şiiliğe indirgeyenler onu Ehli Sünnetin dini düşmanı olarak tarif ediyorlar. Dolayısıyla İran’la ilişkisi olan, ya da ilişkisi olduğu vehmedilen siyasi düşmanlarını bu tema etrafında şeytanlaştırıyorlar. Bu da bu temanın biteviye yeniden üretilmesi ile sonuçlanıyor.  Bu bakış açısının daha çok İslami kesimler arasında yaygın olduğunu söylemiştim. Örnek olarak, İran devriminin hemen sonrasında Zekeriya Beyaz’ın Mustafa Talip Güngörge takma ismiyle yazdığı “Humeyni ve İran İnkılabı” kitabı verilebilir. İran Devrimi’nin İslami bir hareket olmadığı ana tezini işleyen kitabın neredeyse tamamı, Şiiliğin, dolayısıyla İran’ın din dışı olduğunu iddia eder ve İran’a sempati duyan dönemin İslamcıları uyarır.  Bu kitabın sadece konu başlıklarına bile bakmak (Şiiler’in Hz. Ebubekir’e Küfretmeleri, Şiiler’in Muta Nikahı ile Kadınları Kullanmaları vb.) bize bu iddianın hangi düzeyde sunulduğunu gösterir. İran’ın Şii kimliği üzerinden siyasi rakiplerine saldırmanın daha yakın dönemli bir örneğini ise Gülen Cemaati’nin siyasi aktivitelerinde görebiliriz. Bu grup, özellikle 2013-2016 arasında, siyasi iktidar ile girdiği mücadelede rakibini sıklıkla İrancı ve Şii olmakla suçlamıştı. Bu dönemde bir yandan kontrolündeki yargı araçları ile bu temayı işleyen Selam-Tevhid davalarını açmış diğer yandan ise Şiileştirilip muta nikâhı yaptırılarak kontrol alınan siyasetçi ve bürokrat fantezilerini çeşitli medya araçları yoluyla toplumsal algıya yerleştirmeye çalışmıştı. Son olarak İran’ın Suriye İç Savaşı’ndaki tutumunun da İran’ı Şiiliğe indirgeyen bakışın yaygınlaşmasına katkı sunduğunu akılda tutmak lazım. Bölgede artan Şii-Sünni çatışması, dünyada bölgeyi mezhepsel hatlar üzerinden okuyan bakış açısını yaygınlaştırdığı gibi Türkiye’de de İran’ın Şii kimliğine vurguyu arttırdı. Bugün, İran’ı Şiilik üzerinde okuma çabası daha önce olmadığı kadar yaygınlaşmış görünüyor.

Türkiye’den İran’a bakışta üçüncü yaygın tema ise İran’ı içerisinde yaşayan Türk azınlığa indirgeyen bakış açısı. Bu tema zaman zaman popülerleşip zaman zaman geride kalabiliyor ancak milliyetçi duyarlılıkları yüksek kesimler arasında her zaman belirli bir alıcısı var. Türk milliyetçiliğinin kurucu babalarından Ahmet Ağaoğlu’nun ifadesiyle “İran tarihini bin yıldır Türk tarihinin bir cüzü” olarak gören bu bakış açısı, çağdaş Türk milliyetçiliğiyle yaşıt sayılır. Özellikle SSCB’nin kurulması ile esaret altındaki Dış Türkler söylemi İran’dan çok Orta Asya Türklüğü ile ilişkili bir biçimde kullanılıyordu. SSCB’nin yıkılması ve özellikle 1990’larda Azerbaycan’da Elçibey yönetimi ile bu tema tekrar İran’ı içine alacak şekilde genişledi. Özellikle yakın dönemde Türkiye gündeminde milliyetçiliğin yeniden güç kazanması ile bu tema daha önce olmadığı kadar popülerleşti. Bu popülerleşmede İran Türklerinin ‘milli takımı’ Traktör Futbol Kulübü’nün rolünü de teslim etmek lazım. Türkiye’de Mustafa Denizli’nin teknik direktör olması ile bilinen bu takım özellikle yakın dönemde Afrin Harekâtında Türkiye’ye destek için Türk bayrağı açması ile yeniden gündem oldu. Hatta MHP Milletvekili Eski Ülkü Ocakları başkanı Olcay Kılavuz, Traktör Futbol Kulübü’nden yola çıkarak, TBMM’de İran Türklüğü ile daha yakından ilgilenmeliyiz diye bir açıklama da yaptı. Görüldüğü gibi bu grup Türkiye’de yakın takip ediliyor ve özellikle Türk Milliyetçilerine İran’da bir Türk azınlığın bulunduğunu hatırlatmakta önemli rol oynuyor.

Bu üç temanın da hiç kuşkusuz İran’a bakarken açıkladıkları var. İran hem devrimci hevesleriyle rejim ihraç etmeye çalışmış-çalışan bir İslam Cumhuriyeti, hem kendini Şiiliğin en önemli siyasi gücü olarak konumlandırmış bir mezhepsel yapı hem de içindeki birçok milleti çeşitli araçlarla kendine bağlayan bir siyasi özne. Ama bunların hepsinin ötesinde iktisadi ilişkilerin ve sınıf çatışmalarının her düzeyde işlediği bir yarı-kapitalist ülke. Daha teknik bir tanımla söylersek İslami elbise giymiş bir eş dost kapitalizmi.  O yüzden iktisadi temelli protestoların arkasında büyük komplolar aramakta acele etmemek lazım. Kendim de dâhil İran ile ilgilenen herkese önerim, İran’dan siyasi nedenlerle ayrılmak zorunda kalmış bir İran Türkünden yıllar önce duyduğum sözleri devamlı aklımızın bir köşesinde bulundurmamız: Önce un davası sonra din davası gelir.

Fotoğraf: Majid Korang beheshti

daktilo1984 yazar kadrosu dışında yazarlar tarafından gönderilen yazılar.