IT Chapter Two

- Eylül 09, 2019, 5:40 pm
5 mins

Benim vizyonda ilk gördüğüm bir tane kitaptan iki film çıkarma uyanıklığı Harry Potter and the Deathly Hallows’a ait. Tek bir kitaptan upuzun (ilki 2 saat 26 dk., ikincisi 2 saat 10 dk.), yorucu ve yıpratıcı film çıkardıktan sonra, stüdyoların ara ara denemeyi tercih ettikleri bir yöntem olmuştu. Örneğin: Hobbit; incecik bir kitabı Orta Dünya Dwarf şarkıları potpori klipi olarak sunan bir eser, daha da kötüsü kitaptan 2 değil 3 film çıkardılar ilk filmden sonra salondan dayak yemiş gibi çıkmıştım devamında çekilenlere bakamadım bile ya da Twilight; anlamsız bir serinin anlamsız bir finalinin anlamsızca iki ayrı filmle beyazperdeye taşınmasının en somut örneği. Oysa konu bütünlüğü dağılıyor, seyirci geçen sürede yabancılaşıyor ve onların ilgisini canlı tutmak için sık sık hatırlatmalar koyuluyor, senaristler orijinal eserin daha da üzerine çıkacaklarına inanıp, yazdıkça yazıyorlar ortaya bambaşka bir şey çıkıyor…. Aslında IT baya kalın bir kitap. 1100 küsur sayfa orijinal eser. Ama iki filmlik bir eser mi, hele ikincisi böyle bir şekilde beyazperdeye gelmeli miydi orası tartışılır.

Yazarının bir tanesini iki filme çekmesinler. Uçan da balonlara malum olsun ben ilk filmi özledim.

Yönetmen: İlk filmde kamera kullanımından oyuncu yönetimine dek ne kadar başarılı idiyse bu filmde o seviyeye bir o kadar uzak. Kitap uyarlaması çoğu yönetmen için kendisini gösterme imkanıdır ama bu filmi ilkiyle beraber düşününce güç bela sınıfı geçebiliyor gibi.

Senaryo: Çok fazla flashback var. Yani anladık 2 sene geçti ilk filmin üzerinden ama konuyu bağlamaya çalışırken esas anlatılan şeyler ıskalanıyor. Uyarlanılan ikonik kitabın güçlü yönlerini almaya çabalamış ama yer yer bunlarda başarılı olamamış ve katiyen üzerine bir şey ekleyememiş. Aslında tersine bir Peter Pan hikayesi gibi düşünebileceğiniz roman arkadaşlık, çocukluk korkularının sizi nasıl ömür boyu esir edebileceği ve güveni anlatan bir eserken burada daha çok nostalji yankılarında cebelleşen bir avuç şımarık ergen irisinin sorunsallarına tanık oluyoruz.

Oyunculuk: Yer yer kasıntılı rol yapma girişimleri filmin atmosferini baltalasa da genel olarak idare ediyorlar diyebilirim. James Macavoy hala Xavier rolünden çıkamamış gibi veya stüdyo hala onu başka bir rolde düşünemiyor (ayrıca kekeme rolüne katiyen girememiş, çok göze batıyor). Bill Skarsgård ilk filmdeki başarılı performansını burada da devam ettiriyor ve üzerindeki ağır makyajın da ötesine geçiyor.

Sinematografi/ Diğer: Renk seçimleri, dekorlar ve sesler gerçekten iyi. Filmin o yorucu akışı ve yönünü kaybeden anlatımı yormasa aslında gayet duru, detayları merak uyandıran bir çalışma. Yahut şöyle ifade edeyim eğer bu alanda da başarısız olsaymış prodüksiyon ekibi sinema salonu çıkışı baş ağrınızı bir paket aspirin bile iyileştiremezdi. Elbette popüler kaygılar nedeniyle kitapta geçen olayları 30 yıl sonrasın taşımanın bazı yükleri var ama bunlar genel olarak çok sırıtmamış.

Kurgu: Aslında başlangıç sahnesi çok şey vaat ediyor. Ama akışta ciddi sıkıntılar daha ilk perde bitmeden tüm o ümitlerinizi bozuk para gibi harcıyor. Korku sahneleri arası sıkıştırılan, bazısı kitapta da olan espriler, gereğinden fazla flashbacklar ve aşırı uzun 3.ünden sonra ilginizi dağıtan (aslında sanat tasarımı olarak fena değiller ama bağımsız olarak ele alırsanız bu filmin içinde kaybolup gidiyorlar) Harrowing Quest sahneleri ile ne izlediğinizi bilemez bir şekilde bulabilirsiniz kendinizi.

Son söz: Sansasyonel ve aşırı başarılı ilk filmin kalitesini yakalayamayan, çoğunlukla zorlama aniden korkutma sahneleri ile çiğ şakalarla iyice bulamaç haline getirilmiş ve şu sıralar popüler olan 80’ler nostaljisine sırtını yaslayan bir final. Stephen King kitaplarından uyarlanan çok fazla kötü filmden bir nebze iyi ama sadece o kadar.