Otoriter Popülizmin Korkutucu Yükselişi*

- Temmuz 24, 2019, 6:42 pm
34 mins

Tom Palmer

Popülist olarak nitelendirilen hükümetler; Polonya, Macaristan, Meksika ve Türkiye’de hâlihazırda iktidardalar. Sağ ve sol popülist partiler yedi Avrupa Birliği ülkesinde koalisyon ortağı olarak yer alırken, İtalya ve Yunanistan ise çok partili popülist koalisyonlarca yönetiliyor. Venezuela, popülist bir iktidarın müsadereci politikaları nedeniyle batmanın eşiğine doğru hızla ilerliyor. Brezilya, popülist olduğunu açık açık söyleyen bir başkan tarafından yönetiliyor ve Amerika’da Trumpçı zihniyetin Cumhuriyetçi Parti’yi ele geçirme süreci, kendi içinde bir popülist gösteri olmasının yanı sıra, Demokratik Parti içinde bir sol popülist dalganın yükselişine de sebep oldu. Peki, geniş bir siyasi yelpazede çeşitli programlar edinen bu hareketlerin ortak noktası ne?

Tarihçiler ve siyaset bilimciler popülizmin ne olduğu üstüne onlarca yıldır tartışmakla birlikte kimi zaman farklı sonuçlara ulaştılar. Siyaset kuramcısı Isaiah Berlin, 1967 yılında, “dünyanın dört bir yanındaki bütün popülizm çeşitlerini kapsayacak tek bir formülün işe yaramayacağı” (tek bir formülün dünyanın dört bir yanındaki farklı popülizm çeşitlerini açıklamaya yetmeyeceği) konusunda uyarıda bulunmuştu. Berlin’e göre “bir formül ne kadar kapsayıcı olursa o kadar az tanımlayıcıdır, aynı şekilde formülün tanımlayıcı yönü arttıkça hesaba katmadığı konular da aynı oranda artış gösterir.” Bununla birlikte Berlin, popülizmin temel düşüncesini “gerçek halk”a eylemlerini açıkça ve gizli şekilde sürdüren bir düşman -yani ekonomik, siyasi ya da ırka dayalı bir çeşit seçkin sınıf tarafından zarar verildiği düşüncesi- olarak tanımlamıştı. Ayrıca Berlin, söz konusu düşmanın doğasının bu bağlamda yerli veya yabancı, etnik veya sosyal olmasının önem arz etmediğini söylüyor; ona göre popülist siyasetin kaynağı, halkın seçkin sınıfa karşı mücadele etmesi fikridir.

Princeton Üniversitesinden siyaset bilimci Jan-Werner Müller, konuyla ilgili bir başka ayırt edici özellik ileri sürüyor. 2016’da yayınlanan “Popülizm Nedir?” (Pensilvanya Üniversitesi Yayınları) adlı kitabında Müller, “Elitizm karşıtı olmalarının yanı sıra popülistlerin daima çoğulculuk karşıtı olduklarını” ortaya koyuyor. Müller’e göre popülistler, sadece ama sadece kendilerinin halkı temsil ettiklerini iddia ediyorlar. Meseleye bu yönden baktığımızda, popülizmi anlamanın püf noktasının, halkın, insanlığın aslında halkın tümüne karşılık gelmediğini anlamak olduğunu görüyoruz. Toplum; yabancılar, basın, azınlıklar, finansörler ve toplumun “yüzde birlik bölümü” veya bizden olmayanlar olarak nitelendirebileceğimiz “halkın düşmanları”nı dışarıda tutar

Donald Trump, adaylık süreci boyunca bu anlayışı, “önemli olan tek şey, bu ülkenin birlik ve beraberliğidir zira geri kalan insanlar hiçbir önem taşımamaktadır” gibi sözleriyle sıklıkla dillendirdi. Brexit kampanyası süresince dönemin Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi Lideri Nigel Farage, “gerçek halk” için bir zafer müjdeliyordu. Görünen o ki, Brexit’te hayır oyu kullananlar, kaybetmekle kalmamışlardı; onlar, zaten “gerçek halk” bile değillerdi.

Popülizm üstüne yapılan bütün açıklamalar bu tür bir yaklaşım ortaya koymuyor. Örneğin, tarihçi Walter Nugent, 1963 tarihli “Hoşgörülü Popülistler” adlı kitabında, Amerikan tarihine geçmiş Popülist Parti’nin, rakiplerinden daha çoğulculuk karşıtı olmadığını ileri sürüyor. Wellesley Üniversitesi’nden Laura Grattan, aynı yıl yayınlanan “Popülizmin Gücü” adlı kitabında popülizm için, çoğulcu, kucaklayıcı hareketlere yer açan bir tanım öneriyor. Ancak günümüzde Ankara’da, Budapeşte’de ve Washington’da yükselen; bireysel özgürlükleri, serbest piyasayı, hukukun üstünlüğünü, anayasacılığı, basın özgürlüğünü ve liberal demokrasiyi tehdit eden popülist örneklerin, Brand ve Müller’in işaret ettiği popülizm tanımına uygun olduğunu belirtmek gerek.

Hükümetlerin desteklediği politikalar çeşitlilik gösterse de hepsinin reddettiği iki ilintili düşünce var. Bunlardan ilki, insanların, demokratik süreçler aracılığıyla, üzerinde tartışacağı farklı çıkarlar ve değerlerle çeşitlendiği fikrini savunan; çoğulculuk. Bir diğeri ise, Amerikan merkez solunu ifade eden dar anlamıyla değil, bireylerin belli başlı hakları olduğunu ve bu hakları korumanın devletin elinde bulundurduğu gücü kısıtlamakla mümkün olacağını savunan daha geniş anlamıyla; liberalizm. Popülistler, Marx’ın sınıf çatışması veya merkezi planlama fikirlerine hevesli “solcular” ya da miras yoluyla geçen hiyerarşilerin kayıp dünyalarına özlem duyan gericilerden ziyadesiyle farklı bir şekilde, çağdışı sınıfları ve sosyal düzenleri çözüp, onu Halk’ın kaynaşmış kitlesine dönüştürmeyi amaçlayan “sağcılar” olabilirler. Bunların yanı sıra Fransız popülizminin öncülerinden Marine Le Pen’in 2015 senesinde “günümüzde –siyasi tercihler arasındaki- temel farklılık, sağcılar ve solcular arasında değil, küreselciler ve vatanseverler arasında yatıyor” sözleriyle ifade ettiği gibi sağ-sol arasında şekillenmiş bir siyasi yelpazeyi tümüyle reddedebilirler.

Popülistler genellikle “gerçek halkın” doğru iradesinin tek bir lider etrafında birleştiğine inanırlar. Venezula’nın popülist devlet başkanı merhum Hugo Chavez, bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Bundan böyle yalnızca ben Chavez değilim! Chavez biz halktır! Bizler Chavez olarak milyonlarız. Venezula genci, sen de Chavez’sin! Venezuela askeri, sen de Chavez’sin! (aynı şekilde) Balıkçı, çiftçi, köylü, tüccar! Çünkü, Chavez ben değilim, Chavez, bu toplumun ta kendisidir.” Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir defasında, muhalif bir isme “Biz milletiz! Sen kimsin?” şeklinde kükremişti. Bunların yanında Donald Trump, daha az coşkulu biçimde “sizin sesinizim!” diyerek beyanda bulunmuştu.

Popülistler, güç arayışlarını demokratik amaçlar uğruna yapıyor olabilirler, fakat bu durum onların birer liberal olduğu anlamına gelmez. Popülistler, toplumun gücünün tecelli ettiği kısıtlamalara, özellikle bağımsız hukuk insanlarına ve yürütmenin diğer denetleme mekanizmalarına karşı sıklıkla çalışmalar yürütmektedirler. Popülistler; “iş dünyası yanlısı” (ahbap-çavuş kapitalisti) ya da emekçi yanlısı (ahbap-çavuş sendikacısı), sosyalist, milliyetçi ya da her ikisi birden olabilirler. Fakat bütün popülistler, toplumun, “gerçek halkı” temsil eden ve onun düşmanlarına karşı mücadele eden bir liderin veya partinin etrafında şekillenmiş bir nevi denetim mekanizması altında hareket etmesi konusunda fikir birliği içindedirler.

Carl Schmitt’in Çocukları

Antagonizmin ana kuramcısı, Nazi Almanyası’nın meşhur filozoflarından, “Üçüncü Reich’ın baş hukukçusu” olarak da anılan Carl Schmitt’ti. Schmitt’in düşünceleri hem aşırı solu, hem de aşırı sağı büyük ölçüde etkilemiştir. Nitekim antagonizm, popülist zihniyetin temelinde yer almaktadır.

Klasik liberalizmi ve anayasal demokrasiyi acımasız bir şekilde eleştiren Schmitt, 1932 tarihli “Siyasal Kavramı” adlı kitabında özgür iradeye dayalı işbirliğinin yerini toplumsal çatışmayla değiştirmeye çalışır. Schmitt’e göre siyasi eylem ve dürtülerin indirgenebileceği spesifik ayrım, dost ve düşman arasındaki siyasi ayrımdan ibarettir. Bu görüşten etkilenmiş ve üzerinde kafa yormuş çağdaş kuramcılar arasında Chantal Mouffe’u ve eşi, “Popülist Akıl Üzerine” adlı kitabıyla ünlülenmiş Ernesto Laclau’yu gösterebiliriz.

Fikirlerinde, Yunanistan ve Arjantin’deki popülist hükumetlerle Avrupa ve Latin Amerika’daki popülist muhalefet hareketlerinin izleri görülen Laclau,  Schmittçi düşünceyi doğrudan kullanmaktadır. Kuşkusuz Laclau, taraflar arasındaki husumete –siyasal- erkin ana ilkesi olarak yaklaşarak, Schmitt’ten daha ileri gitmektedir. Yahudileri toplumun “ebedi düşmanı” olarak nitelendiren ve amansız bir antisemitist olan Schmitt’in yanında, Laclau’daki husumet, herhangi bir yere yönlendirilebilir.

Laclau, bir popülist hareketi, birbirinden bağımsız olarak yerine getirilmemiş “taleplerin”, manipülatif liderler tarafından bir araya getirilmesi olarak tanımlamaktadır. Talepler her zaman birbirinden farklıdır, fakat her biri “toplumu” tayin eden bir hareket etrafında birleşmişlerdir. Halkın düşmanının belirlenmesi, devlet erkinin, güçlü lider etrafında birleşilerek, ele geçirilmesini sağlayacak kadar kuvvetli bir ittifakı oluşturacak araç olması bakımından stratejik bir meseledir.

Bu bağlamda popülizmin son ve en tehlikeli bileşeni manevi bağlanma anlamına gelen “duygusal yatırım”dır. Laclau’ya göre alakasız ve iptidai talepleri bir araya getiren şey, bir topluluğun liderine duyduğu sevgi ve düşmana duyduğu nefrettir.

Venezuela’daki rejime verdiği güçlü destekle bilinen, İspanyol sol popülist parti Podemos’un liderlerinden Íñigo Errejón, kolektiflerin popülizmi,  toplumun önüne mücadele etmeleri gereken bir düşman yerleştirme fikri üzerine kurduğunu açıkça vurguluyor. Söz konusu durumda düşman dendiğinde “casta”dan yani toplumun ayrıcalıklı sınıfından bahsediliyor. “Casta”yı oluşturanların kimler olduğu sorulduğunda ise Errejón, “bu terimin toplumu harekete geçirici gücü, tam da tanımının belirsizliğinden çıkageliyor. Bunun, oligarşinin veya toplumun kimlerden meydana geldiğini sormaktan farkı yok. Bunu tanımlamak istatistiksel olarak imkânsızdır. Bunların en büyük edimsel kapasiteye sahip karşıt uçlar olduğunu söylemek mümkün” diyerek cevap veriyor. 

Mouffe, “istenen toplumu yaratma” yolunda hedef seçiminin vazgeçilmez olduğunu söylüyor. “Düşman” tanımlandığında “Toplum” da inşa edilmiş oluyor.

Aptal olma, işin özü ekonomi değil

Popülizmin geçmiş zamanlardaki en zahmetsiz açıklaması, onun, ekonomik baskıya verilen öngörülebilir bir tepki olduğu yönündeydi. Sosyalist siyaset uzmanı John Judis, 2016’da yayınlanan “Popülist Patlama: Büyük Durgunluk, Amerika ve Avrupa Siyasetlerini Nasıl Değiştirdi?” adlı kitabında, popülizmin, neoliberal ekonomi politikalarının geçtiğimiz on yıllarda yarattığı çarpık gelir ve iş dağılımları nedeniyle baş gösterdiğini ileri sürüyor.

Yine de popülistler, birbirinden çok farklı ekonomik koşullara sahip ülkelerde rağbet görmeye ve iktidara gelmeye devam ediyorlar. Hatta bu ülkelerden bazıları düşük işsizlik oranlarına ve görece yüksek ekonomik büyümeye sahipler. Popülizmin yükselişini yaş etmenine ve yalnızca gelir düzeylerine bağlamak da doğru değil, yaşlılar sağcı-milliyetçi popülistleri desteklerken kimi gençler, liberal kozmopolitanist oluşumlara yöneliyor, bunun yanında, gençlerin, hatırı sayılır bir bölümü popülist partilere ve adaylara oy veriyorlar.

İngiliz siyaset bilimciler, Roger Eatwell ve Matthew Goodwin, geçtiğimiz sene yayınlanan “Milliyetçi Popülizm: Liberal Demokrasi Başkaldırı” isimli kitaplarında, “milliyetçi popülizm”in yaygın söylemlerinden birinin, maaşlarda yaşanan düşüş değil, göreceli yoksunluk olduğuna işaret ediyorlar. Geniş kesimler, Beyaz Amerikalılar ya da doğma büyüme İngiliz olmaları fark etmeksizin toplumun diğer kesimlerine kıyasla görece daha arka planda bırakıldıklarını düşünüyorlar. Bunun yanı sıra kültürel anlamda liberal siyasetçiler ve medya, mültecilere, etnik azınlıklara ve diğer “sonradan gelenlere” daha fazla ilgi gösteriyorlar. Toplulukların statülerinde (özellikle göçmenlik nedeniyle) yaşanan hızlı değişimler, birçok kişinin, benzer bir düşüş yaşama ve grup olarak statülerinin tehlikede olduğunu hissetmelerine neden oluyor. Eatwell ve Goodwin’in kitabına göre, anketler gösteriyor ki İngilizler, Avrupa Birliği’nden ayrılmaya yönelik oy kullandıklarında,  AB’de kalmayı savunanlar, AB’den ayrılmanın olası ekonomik risklerini vurgularken, ayrılma yanlıları, genel olarak kimliklerin ve sosyal sınıfların tehlike altında olduğundan yakınıyordu. Tabii ki Brexit, karmaşık bir konu. Bazı klasik liberaller de kontrolsüz bir AB bürokrasisinden endişe duydukları için Brexit’i desteklediler. Fakat Brexit hareketi, liberal kaygılardan çok popülist kaygılar dolayısıyla ortaya çıkmıştı.

George Washington Üniversitesi’den siyaset bilimci John Sides’ın yaptığı araştırmaya göre, Trump’ın seçim zaferindeki belirleyici faktörlerden biri, 2012’de Obama’ya oy vermiş seçmenin yüzde 9’unun, 2016’da oyunu Trump lehine değiştirmesiydi. Obama seçmeni içinde üniversite eğitimi görmemiş beyazların yüzde 22’si, 2016’da Trump’a oy verdi. Geçmişte Obama’ya verdikleri desteğin de gösterdiği gibi bu seçmen kitlesinin Trump’a oy vermesi, ırkçılığın yarattığı bir geri tepmeyle veya basit bir ekonomi argümanıyla açıklanamaz. Söz konusu seçmenin gelir düzeyleri ve yaşam standartları, bir önceki kuşaktan daha yüksek.

Ancak, görünen o ki; söz konusu seçmenin Trump’a verdiği desteğin en temel nedeni, sosyal statüleriyle alakalı endişeleriydi. Brookings Institute’un 2016 senesinde yaptığı bir araştırmaya göre; üniversite eğitimi almamış beyaz Amerikalıların yüzde 66’sı, günümüzde beyazlara yönelik ayrımcılığın en az siyahlara veya diğer azınlıklara yönelik ayrımcılık kadar ciddi olduğunu düşünüyor. Statü kaygısının –bu örnekteki kullanımıyla mevcut durumun tam terse döndüğü algısı- bu durumda, bir ideoloji olarak ırkçılıktan çok daha önemli bir faktör olduğunu görüyoruz. Siyaset bilimci Karen Stenner’ın 2006 senesinde yayınlanan kapsamlı verilere dayandırdığı çalışması “Otoriteryen Dinamik”e göre, kolektif koşullara yapılan saldırılar, otoriter gruplaşma faktörünü (mesela popülizmi) bireysel koşullara yapılan saldırılardan daha fazla etkiliyor.

Klasik liberallerin tam da bu noktada oturup, ciddi biçimde düşünmeleri gerekiyor. Serbest piyasa yanlısı argümanların dayanak noktalarından biri de kişilerin gelirlerinin farklı oranlarda artacağı üzerinedir, burada önemli olan nokta, tüm gelirlerin artış içinde olmasıdır. Kendini solda konumlayan eşitlikçilerin önemli bir kısmı dahi, fakirler biraz daha zenginleştiği müddetçe bir miktar eşitsizliğe razı gelmektedirler. Filozof John Rawls, “Bir Adalet Teorisi”nde eşitsizliklerin, toplumun en az avantajlı kesiminin en büyük ayrıcalığı olması halinde adil olabileceğini, çünkü sonrasında en kötü durumda olanların bile şikâyetçi olmayacaklarını ileri sürer. Ancak insanoğlu, hayat şartlarının şu an ne kadar iyi olduğunu, geçmişte ne kadar iyi olduğuna kıyasla daha fazla önemser. Bunun haricinde, diğerlerine göre ne kadar iyi yaşadığı, hiyerarşi ve sosyal statüler de onlar için önem taşır.

Göreceli bir durum, mutlak mutluluğu içermekten çok uzaktır. Liberteryenler; kadınların, etnik azınlıkların, göçmenlerin, eşcinsel olduğunu açıklayanların ve tarih boyunca toplumda ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüş diğerlerinin toplumda yer kazanmasını sevinçle karşılamışlardır. Fakat, konu göreceli sosyal statüye geldiğinde, birileri ayrıcalık kazanıyorsa, diğerleri ayrıcalıklarını kaybetmelidir. Peki, ayrıcalıklarını kaybettiğini düşünenler kimlerdi dersiniz? Üniversite eğitimi almamış beyaz erkeklerden başkası değil.

Bu durum, yalnızca, toplum tarafından dışlanmış kişilerin nispi durumda tek seferlik yaptıkları bir çıkıntılık olarak değerlendirilmemeli. Charles Murray’nin 2012’de yayınlanan, “Dağılma: Beyazların Amerika’sı, 1962-2010” adlı kitabında belirttiği gibi, Amerikan toplumunun geleneksel değerlere verdiği ehemmiyetteki düşüş, üniversite mezunu seçkinlerle lise mezunu sıradan insanlar arasında bir uçurum yarattı. Uçurumun bir tarafındakilerin duyduğu kin, öbür tarafta bu kinin ortaya çıkmasına sebep olan kibir ve yukarıdan bakmayla karşılık buldu.

Benzer ayrımlar, dünyanın diğer ülkelerinde de yaşanıyor ve görünen o ki bu durum, popülist hassasiyetlerin temel kaynağını oluşturuyor. Pew Research Center’ın 2017 yılında, 15 ülkede yaptığı araştırmada, etnosantrizm ve ulusal zayıflama algısı, popülist seçmenlerin ayırt edici özellikleri olarak yer aldı. Örneğin, Almanya’da, popülist “Almanya için Alternatif” partisinin destekçilerinin yüzde 44’ü, 50 yıl önce hayatın, “kendileri gibi” olanlar için daha iyi olduğunu düşünüyor. Ülkenin geri kalanında bu oran, yüzde 16’da kalıyor. Verilerin ülkeden ülkeye değişiklik göstermesi ve Berlin’in 1967 de işaret ettiği gibi; hiçbir faktörün tek başına popülist hareketleri açıklamaya yetmemesi haricinde, ulusal gerilemeye ve toplumsal statüye yönelik korkular, özellikle, Amerika ve Avrupa’da benzerlik gösteriyor. Bu bölgelerde popülist hareketleri güçlendirici etmenler arasında en önemlisinin, Eatwell ve Goodwin’in “Milliyetçi Popülizm”de vurguladıkları, “nüfuslarda yaşanan aşırı miktardaki etnik değişim,” -yani çeşitli etnisitelerden kimselerin, toplum düzenine dahil olmasıyla beraber, toplumun etnik kumaşında yaşanan hızlı değişim- olduğunu görüyoruz.

Yabancı bir ülkede doğup ABD’de yaşayanların oranı, 2017 senesinde yüzde 13.7’ye ulaştı. Bu, 1910’da saptanan yüzde 14,7’lik orandan sonra görülen en yüksek değer. Dahası, 1965’te yürürlüğe konan “Göçmenlik ve Vatandaşlık Yasası”ndan beri Asya’dan, Afrika’dan, Orta Amerika’dan ve Ortadoğu’dan gelen yüksek sayıda mülteci, doğma büyüme Amerikalılar arasındaki etnik farklılığı daha da belirginleştirdi.

Almanya için Alternatif, siyaset sahnesine euro’nun ortak para birimi olarak kullanılmasına karşı bir hareket olarak çıktı. Sonrasında, popülist ve mülteci karşıtı bir partiye dönüştü ve eskiden Doğu Almanya’ya bağlı eyaletlerin düşük eğitimli seçmenlerini kendine çekmeyi başardı. Söz konusu seçmenler, geçtiğimiz on yıllar boyunca statülerini yitirdiklerini düşünüyorlar ve göçmenler konusunda ülkenin mülteci akınına daha fazla maruz kalmış Batı tarafında yaşayan eğitimli seçmenlerden daha  endişeliler. Doğrusunu söylemek gerekirse; AfD’ye desteğin en fazla görüldüğü doğu bölgeleri, ülkede, iltica kaynaklı nüfus artışının en düşük olduğu yerler. Bölge insanları, devletin onları unuttuğunu ve bu durumun sorumlularının kendi yaşadıkları mahallelerden çok, televizyonlardan tanıdıkları mülteciler olduğunu düşünüyorlar. 

Benzer yorumlar, İngiltere, Fransa ve İsveç gibi popülizm dalgasının günbegün yükseldiği diğer demokrasiler için de yapılabilir.

Nüfuslarda yaşanan aşırı miktardaki etnik değişim, çoğu insanı derinden rahatsız ediyor ve bu durum siyasette popülist dürtülerin oluşmasına neden oluyor. Bu tepkiler, irrasyonel veya dar kafalı olarak nitelendirilebilir fakat bu nitelendirmeler insanların bahsedilen şekilde hissettikleri gerçeğini değiştirmiyor. Dahası, insanlar yaşam koşullarında gerçekleşen ilerlemelerden, diğerlerinin –özellikle dışarıdan gelenlerin– yaşam koşullarının daha iyi olduğu gördükleri sürece tatmin olmamaktadırlar. Kıskaçlık ve hınç, tarih boyunca liberteryenizm karşıtı hareketlerin ortaya çıkmasının en büyük sebebi olmuştur ve görünen o ki bu hareketler daha güçlü bir şekilde geri döndüler. Sorun, refah devleti transfer harcamalarında ve elde edilen karlarda “dışarıdan gelenlerin” suiistimal edeceği düşünülen artış sonucunda alevlendi.   

Korkarım ki otoriteryen ruhlu bir “gruplaşma” çağına giriyor olabiliriz ve bu durum insanlığın özgürlüğü ve refahı için korkunç sonuçlar doğuracaktır. Ayrıntılara takılıp kalmaya gerek yok, fakat günümüzde aşırı sağ ve aşırı solda popülist hareketlerin yükselişi, 1930’ların Avrupa’sını hatırlatıyor.

-Popülizme Karşı- Liberteryen Cevap

Bu tür popülist düşüncelerle mücadele etmek için işe, öncelikle onları anlayarak başlamak gerekiyor. Eğer göç trendlerine duyulan korku, devamında liberal demokratik kapitalizme duyulan daha büyük bir korkuyu getiriyorsa, bu duruma, göç prosedürlerinin istilacı değil de düzeni sağlamaya yönelik olduğundan emin olarak karşılık vermek gerekiyor. İnsanların, hem feci bir savaştan kaçan Suriyeli mültecilere hem de ABD’nin güney sınırındaki güncel duruma yaklaşımı, muhtemelen daha sistematik ve tertipli çözümler üretilmediği için, örneğin yasal çalışma zorunluluğu getirilmediği için, çok daha kötü bir hal aldı.

Amerikan konsolosluğundan vize alıp, yasal biçimde, sınırdan bir araç vasıtasıyla geçmenin inanılmaz derecede zor olması, bu kadar çok insanın ABD’ye kaçak ve tehlikeli yollarla girmeyi seçmesine sebep oluyor. Ülkeye izinsiz giriş yapanların veya ülkede izin verilenden fazla kalanların, ülkelerine geri dönme ihtimali, gelecekte yeniden iş sahibi olup olamayacaklarından emin olmadıkları için çok daha düşük. İnsanların, Amerika’da geçici bir işte çalışarak, yasal yollarla elde ettikleri kazançlarıyla evlerine dönebilmelerini sağlayacak bir misafir işçi programı, yabancıların, ülkelerine akın ettiğini düşünen Amerikalıları bir nebze olsun rahatlatabilir.

Peki, göç politikalarının ne şekilde oluşturulacağına karar verilen kapalı kapıların ardında kalanların büyük çoğunluğunu oluşturan liberteryenler bu konuda ne yapabilir?

İşe ilk olarak, ticaretin, kazananı olmayan bir durum olduğu fikrine karşı mücadele vererek başlayabiliriz. Birinin kazancı, başkasının kaybetmesi anlamına gelmemeli. Birbirlerine mermi ve bomba satmak yerine mal ve hizmet alışverişinde bulundukları sürece Almanya’ya yararlı olan, aynı zamanda Fransa’nın da yararına olabilir. Bir ülkeye çalışmaya gelen göçmenler, beraberinde çalıştıkları insanları zenginleştirir. İki tarafın da zararlı çıktığı durumlar, mülkiyet, taahhüt ve gönüllü ticaret gibi kavramların oturtulmasıyla beraber, iki tarafın da kazançlı çıktığı durumlara dönüştürülebilir. Ticaret, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin refahını daima olumlu yönde etkilemiştir.

Liberteryenler, bunu yaparken ayrıca, meseleleri anlatma biçimlerine de özen göstermelidirler. İnsanları vergi mükellefleri ve bu vergilerden rant elde edenler olarak iki gruba ayırmak (bu noktada modern toplumlarda bu iki grubu daha iyi biçimde ifade etmenin mümkün olmadığını belirtmek gerek), popülist öfkenin gittikçe alevlenmesine sebep oluyor. Ödenekler, her halükarda kesilsin, fakat yardım alanları toplumun düşmanları olarak öcüleştirmek ülkede hınca, öfkeye ve intikama dayalı bir atmosfer oluşmasına neden oluyor ve toplumun, özgürlüğün üstüne kurulduğu barışçıl, gönüllülük esasına dayalı yapısını tehlikeye atıyor.

Dünyayı dostlar ve düşmanlar olarak tasavvur etmek, kolektivizmin ve demagojinin beslenmesine yol açıyor. Otoriteryen popülizmi engellemenin yolu, onun oluşmasına yol açan düşmanca zihniyeti güçlendirmemekten geçiyor.

**Bu yazı Reason Dergisinin Ağustos/Eylül 2019 sayısında yayıyınlanmıştır ve  Deniz Karakullukçu tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinal versiyonunun linki: https://reason.com/2019/07/14/the-terrifying-rise-of-authoritarian-populism/

daktilo1984 ekibi tarafından çevirilen makale ve köşe yazıları.

Sonraki yAZI

Midsommar