Soğuk Savaş bitti deniyordu ama haritanın en soğuk yeri yeni bir sıcak cepheye dönüşüyor. Grönland, bir zamanlar dünya atlaslarında kenarda, beyaz bir leke olarak duran o dev buz kütlesi, bugün büyük güçlerin yeniden “satın almak” istediği bir toprak parçası. 19. yüzyılın Alaska anlaşmasını ve 20. yüzyılın Süveyş krizini yan yana koyduğunuzda, 21. yüzyılın Grönland dosyası aslında tek bir soru soruyor: Bu ada yeni bir kolonyal alışverişin mi, yoksa yeni bir küresel boğaz savaşının mı habercisi?
Haritaya uzaktan bakan için bu hâlâ “uzak bir ada” meselesi gibi görünebilir. Oysa Grönland dosyası, Washington’daki strateji odalarından Moskova’nın askeri haritalarına, Pekin’in uzun vadeli yatırım planlarından Kopenhag’daki iç siyaset tartışmalarına kadar uzanan kalın bir hattın tam ortasında duruyor.
Yani mesele sadece “Trump yine ne dedi?” başlıklı bir magazin konusu değil. Ticaret yollarının, enerji güvenliğinin ve iklim krizinin kesiştiği yeni bir güç düğümüyle karşı karşıyayız. Bu yüzden, Grönland’ın geleceğini konuşmak aslında 21. yüzyılın güç mimarisini konuşmak anlamına geliyor.
Trump’ın “fantezisi” mi, stratejik aklın soğuk hesabı mı?
Donald Trump’ın Grönland’ı “satın alma” fikri ilk kez 2019’da ortaya çıktığında dünya bu açıklamayı bir çeşit jeopolitik şaka, Amerikan başkanının bilindik gösteri performansının uzantısı gibi okudu. Danimarka’nın “satılık değil” cevabı, sosyal medyada alaycı başlıklarla dolaştı, dosya birkaç gün içinde gündemden düştü. Bugün ise aynı fikrin, buzların daha hızlı eridiği, maden haritalarının daha ayrıntılı çıkarıldığı, Arktik rotalarının daha sık kullanıldığı bir dünyada masaya daha “ciddi” bir dosya olarak geri döndüğünü görüyoruz.
Grönland üzerinden dönen tartışma, Trump’ın kişisel arzusundan çok daha fazlasını anlatıyor. ABD için bu ada, bir toprak parçasından ziyade, Arktik’te kalıcı askerî mevcudiyet, Rusya ve Çin’in kuzey kuşatmasına karşı ileri bir göz ve kulak demek.
Aynı zamanda, iklim kriziyle birlikte açılan yeni ticaret yollarına, yeni enerji ve maden rezervlerine en önden bakmanın adı. Yani Grönland, Beyaz Saray’ın duvarlarında bir gayrimenkul projesinden öte Pentagon’un koridorlarında ciddi bir güvenlik dosyası olarak kalınlaşıyor.
Alaska hafızası: “Bugünün alayı, yarının kârlı anlaşması”
ABD’nin Grönland fikrini anlamak için hafızayı Alaska’ya çevirmek gerekiyor. 1867’de Rusya’dan 7,2 milyon dolar karşılığında alınan Alaska, o dönem Washington’da bile “Seward’ın çılgınlığı” diye anılmıştı.
Soğuk, uzak, işe yaramaz görülen bir toprak parçası için bütçeyi zorlayan bir anlaşma yapılmıştı. Ne var ki 20. yüzyılda petrol, gaz, altın ve diğer madenler keşfedildikçe Alaska, Amerikan stratejik ve ekonomik haritasının merkezî parçalarından birine dönüştü.
Bugün Grönland tartışmasına “yine bir fantezi” diyenler, Alaska’nın bu tarihini çoğu zaman göz ardı ediyor. Oysa 21. yüzyılda toprakların değeri, üzerlerindeki tarım potansiyelinden çok altındaki rezervler ve çevresindeki deniz yollarıyla ölçülüyor.
Grönland, bu açıdan bakıldığında, Alaska’dan bile daha “zengin” bir dosya. Zira kendisi kadar etrafındaki denizi de satıyor. Buzların çözülmesiyle açılan kuzey rotaları, Asya ile Avrupa arasındaki mesafeyi binlerce kilometre kısaltma potansiyeli taşıyor. Bu esasında harita üzerindeki bir çizgi değil, aksine küresel ticaretin maliyet hesaplarında devasa bir sütun anlamına geliyor.
Alaska örneği, bugün alay konusu olan bir fikrin, yarın stratejik bir isabet olarak yeniden yazılabileceğini gösteriyor. Bu yüzden Grönland dosyasında asıl soru, fikrin “absürt” olup olmadığından ziyade maliyet, zamanlama ve siyasi direncin nasıl yönetileceğidir.
Yeni Süveyş mi?: Ticaret yollarının boğazı, krizlerin yeni merkezi
Grönland’a yalnızca “toprak alışverişi” penceresinden bakmak yetmiyor. Çünkü dosyanın diğer yarısı deniz haritasında gizli. 19. yüzyılda Süveyş Kanalı, Avrupa ile Asya arasındaki mesafeyi dramatik biçimde kısaltarak küresel ticaretin boğazına dönüşmüştü.
Bu kanalın kontrolü, imparatorlukların kaderini belirleyen bir mesele haline geldi. 1956 Süveyş Krizi, Mısır ile İngiltere-Fransa-İsrail arasındaki bir çatışma olmanın yanı sıra Amerikan hegemonyasının yükselişi ve eski sömürge güçlerinin geri çekilişi anlamına geliyordu.
Bugün Arktik’te yavaş yavaş açılan kuzey rotası da benzer bir mantıkla çalışıyor. Buz tabakasının incelmesi, yaz aylarında gemi geçişlerini mümkün kılıyor. Rusya kendi kıyıları boyunca uzanan Kuzey Deniz Rotası’nı bir tür “ulusal boğaz” gibi görüyor. Dolayısıyla transit gemilerden ücret almak, askerî geçişleri denetlemek istiyor. Çin, “Kutup İpek Yolu” kavramını yıllardır resmî belgelerine yazıyor. ABD için ise Grönland, bu yeni boğazın en kritik gözetleme kulelerinden biri.
Kısacası, Grönland tartışması, Süveyş’in 21. yüzyıldaki kuzey versiyonu olarak okunabilir. Fark şu: Süveyş’te kriz, zaten var olan kanalın el değiştirmesi üzerinden yaşanmıştı. Grönland’da ise daha kanal tam oluşmadan, yol tam açılmadan, kimin söz sahibi olacağı kavgası başlıyor. Bu da çatışmayı daha erken, daha dağınık ve daha öngörülemez kılıyor.
Jeopolitik ile iklim krizinin çarpıştığı kavşak
Grönland dosyasını sadece büyük güç rekabetiyle ya da sadece iklim politikasıyla açıklamaya çalışan okumalar eksik kalıyor. Burada iki büyük hikâye birbirine dolanıyor. İklim krizinin buzları eritmesi, jeopolitiğin buzları kalınlaştırmasını engellemiyor. Hatta tam tersine, eriyen her kilometrekare buz, yeni bir askerî üs, yeni bir sondaj kuyusu, yeni bir deniz üssü tartışmasını tetikliyor.
Bu açıdan bakıldığında Grönland, insanlığın kendi çelişkisini en çıplak hâliyle gösteren bir laboratuvar. Küresel ısınmayı yavaşlatmak için kolektif çaba gerektiğini bilirken, buzların erimesini yeni ticaret yolları ve yeni maden rezervleri için fırsat penceresi gibi gören bir sistemde yaşıyoruz. Yani aynı anda hem buzların erimemesi için toplantılar yapıyoruz, hem de eriyen buzların altındaki potansiyeli paylaşmak için diplomasi trafiği yürütüyoruz.
Bu çelişki, Grönland’ın yerel halkı için de derin bir ikilem demek. Bir yanda iklim krizinin gündelik hayatı zorlaştıran sonuçları; diğer yanda maden gelirleri, istihdam ve altyapı vaatleri. Ada; Washington, Moskova ve Pekin arasında kalmakla beraber aynı zamanda iklim adaleti ile kalkınma arzusu arasında da sıkışmış durumda.
Yeni çağın sınav sorusu: Haritayı kim, hangi bedelle çizecek?
Grönland üzerinden yürüyen tartışma, 21. yüzyılın asıl sınav sorusuna işaret ediyor: Haritayı kim çizecek ve bunu hangi bedelle yapacağız? Eğer bu dosyaya sadece “ABD yeni bir toprak almak istiyor” yüzeyselliğiyle bakarsak Alaska benzeri bir alaycılık içinde takılıp kalırız. Oysa esas mesele, Arktik’in yeni ticaret yolları, yeni enerji hatları ve yeni güvenlik mimarisi üzerinden dünya siyasetinin merkezine oturması.
Belki Grönland, kâğıt üzerinde el değiştirmeyecek; Danimarka, sembolik bir egemenlik koruyacak, yerel özerklik güçlenecek. Ama sahada kim üs kuruyor, kim radar yerleştiriyor, kim sondaj yapıyor, kim hangi rotadan gemi geçiriyor sorusu, kâğıt üzerindeki bayraklardan daha fazla anlam taşıyacak. 19. yüzyılda bir parça toprağın tapusunu almak güç gösterisiydi. Bugün ise aynı toprak parçasının hava ve deniz sahasını fiilen kontrol etmek asıl güç gösterisi.
Belki de soruyu şöyle sormak gerek: Grönland, Alaska gibi “keşke o zaman daha ciddiye alsaydık” diye hatırlanacak bir fırsat dosyası mı, yoksa Süveyş gibi, herkesin elini bir kez yaktıktan sonra haritaya baktığı her seferinde hafifçe irkildiği bir kriz dosyası mı olacak?
Cevabı, sadece Washington ya da Kopenhag vermeyecek. İklim grafikleri, navlun fiyatları, maden şirketlerinin iştahı ve büyük güçlerin sabrı birlikte yazacak. Biz ise haritaya bakarken, “beyaz boşluk” sandığımız yerlerin aslında en koyu gölgelerin düştüğü alanlar olduğunu fark ettiğimizde artık haritanın çoktan değişmiş olduğunu göreceğiz.

