Zor bir yıldı sevgili okurlar. Kendi adıma zorlukları yazarak başkalarının hayatlarındaki dramaları gölgede bırakacak kadar kendimden geçmedim henüz ama bu kadar kötüsünü pek hatırlamıyorum diyebilirim. 9 aydır sokaklar, arkadaşlarla sosyalleşebilecek imkânlar, sinemalar, tekel bayileri kapalı. Aşı yok. Maddi destek yok. Yani tünelin ucunda ışık görmüyoruz. (Yazılarımı düzenli olarak okuyanlar “aman yine mi izlediği şeyi anlatmadan önce aneliz31’e bağladı bu adam?” demeyin lütfen. Bir şekilde ilinti kuracağım bana güvenin.) 2020 kötüydü ama daha şimdiden 2021 olduğu kadarıyla onu mumla aratıyor bile.

Bilmem dikkat ettiniz mi son 6-7 ay içerisinde yazılarımda bir düzensizlik oldu. 2 ay yazılarımın olmadığı zamanlar oldu. Bilgehan Hoca blog yazılarımı görüp beni daktilo1984’e davet ettiğinde aklımda olan şey öncelikle sinemada izleyip kendimce eleştirilerini yazdığım şeyleri sitede huzurlarınıza sunmaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Sinemalar kapalı. Bir ara Tenet izledim ama o kadar karmaşık ve kötüydü ki izlemeseydim keşke dedirtti. Ama şu an bir Yılmaz Erdoğan filmi olsa onu bile izleyecek kıvama geldim. Çok özledim sinemaları sevgili okurlar. Sakın sanmayın ki aslında bir ticarethane olan salonlarda izleme deneyimine bir kutsallık atfedip yücelttiğimi. Benim için her daim bilgisayarda veya telefonda izlemekten farklı bir deneyimdi sinema. Tek başına bir ritüeldi benim için. Günde 11-12 saat çalıştığım muhasebe bürosundan çıkıp yakındaki avmye gidip sevdiğim burgerciden güzel bir menü gömüp sonrasında markete gidip çantama cips+meşrubat sıkıştırıp seyir esnasında kimseye çaktırmadan ama gözlerimi de filmden ayırmadan haftanın yorgunluğunu atıp artıya geçtiğim bir gündü. Güzel günlerdi. Yazılarımı daktiloda ilk yayınlamaya başladığım günlerde film çıkışı bir kahveciye oturup işten yanımda getirdiğim bilgisayarımda film yazısı yazdığım günleri özledim.

Artık salonlar öldü. Nasıl dirilirler ben bilemiyorum, tahmin dahi edemiyorum. Mısır kardeşliğinin de pre-pandemi öncesi salonlara fatality çektiğini düşünürsek normalleşme sonrası film izleme kendi başına çok pahalı olacak diye korkuyorum. Şu an elimizde tek kalan streaming servisleri. Onlar Türkiye sınırlarında neyi yayınlamaya uygun görürse onlara fit olmak zorundayız. Neyse ki onlar da  koronavirüs yasaklarının başlarında boş buldukları alanı görmezden geldikleri günleri geride bırakıp düzenli olarak izlenebilir içerikler çıkarmaya başladılar.

Artık alışın arkadaşlar. Covid-19 dünyayı pençesine aldığı günden beri 1,5 yıl geçti. Aşı yok, maddi destek yok, normalleşme yok. Sokak, deniz, kumsal, bar, eğlence de yok (turistseniz o başka, size ve kıymetli dövizlerinize kapılarımız hep açık). Streaming services are all we have. Artık buna alışıp, sindirmek lazım. İçimden bir his hala bunu kabullenmek istemiyor ama realite bu. Neyse ki evlere tıkılmışken son zamanlarda izlenebilecek kaliteli şeylerin sayısı artıyor. Ufak tefek ıskalar haricinde son zamanlardaki online izleme tecrübelerim olumlu sayılabilir. Tam olaya vakıf olabilecek kadar her şeyin ortasında değilim ama online yayın platformları artık bizleri kendisine mahkûm müşteriler yerine kaliteli içerikleri de isteyebilecek sıkılmış ruhlar olarak görmeye başladılar ne mutlu ki. O sebeple ki son zamanlarda izlediğim şeylerden memnunum diyebilirim.

Love, Death + Robots ilk sezonu ile 2019 yılında Netflix akışına düştüğünde hoş bir sürpriz olmuştu. Ortalama 10 dakikalık bir süre içinde distopik hikayeleri doyurucu ve etkileyici bir şekilde aktarabilmek büyük başarıydı. Bir de serinin önemli bir avantajı vardı. Anlatımların çoğu animasyon, çizim veya motion capture üzerinden gidiyordu. Hepimiz biliyoruz ki gerçek oyuncuların rol aldığı hikayeler bu kadar kısa süremezdi. Çünkü kanlı canlı insanlar söz konusu olduğunda onların da egosunu tatmin edecek kadar süre vermek gerekecekti. Ama yaratıcı ekip bu gibi şeylerle uğraşmaktansa lider bilim-kurgu yazarlarının ilginç hikayelerini. Üstelik konu, karakter, merkezine aldığı evren ve görsel anlarım dili ile çoğu birbirinden ayrışıyordu. Tüm hikayelerde tek ortaklaşa şey belki de geleceğe dair karamsar öngörülerdi ama her türlü ilginç ve şuur açıcı bir deneyimdi.

Neredeyse 2 yıla yakın bir aradan sonra herkesin merakla beklediği 2. sezon tekrar ekranlarımıza konuk oldu. Öncelikle 2. sezonu heyecanla bekleyenler için kötü bir haberim var: İlk sezon 18 bölüm varken 2. sezon sadece 8 bölüm var. İnternetlerde araştırma yaptığımda buna dair bir açıklama veya haber bulamadım ama kesinlikle iyiye işaret değil bu. En azından ilk sezon çeşitlilik ile insanları büyülerken onlara seçim konusunda daha fazla seçenek sunuyordu. Bu sezon ise geçen uzun süreye rağmen daha az bölümle kıyaslama imkanımızı biraz daha daraltmış gibi. Yine iki yıl önce yaptığı gibi başarılı bilim-kurgu yazarlarının hikayelerini alıp olabilecek en konsantre şekilde sizlere ulaştırmış. Bu hikâyelerin arkasındaki isimleri merak edenler detaylara buradan ulaşabilir. AMA BİZİ ZORLAMA NETFLIX. HİKÂYELER NE KADAR İLGİNÇ OLURSA OLSUN ORİJİNALLERİNİ OKUMAYA NİYETİMİZ YOK. YAZILIM DA ÖĞRENMEYECEĞİZ. TEK İSTEĞİMİZ KARANTİNA SÜRESİNCE ÖLMEDEN BİLGİSAYAR BAŞINDA BİR ŞEYLER İZLEMEK O YÜZDEN ŞANSINA KÜS. TIMAM MI?

Ehm, neyse. Tek tek bölümleri irdelemek istemiyorum. Zaten yine kısa ve sizi yormayacak şekilde çekilmiş hepsi. Bu konuda değişen bir şey yok yani. Ama gidişatta ufak bir detay var dikkatimi çeken. Bu sezon biraz fazla “Black Mirror”vari bir havaya bürünmüş sanki? İlk iki sezon O.G. Black Mirror değil bahsettiğim. Netflix eline geçtikten sonra distopik Dede Korkut hikayeleri seçmesine dönüşen Black Mirror’dan bahsediyorum. Sanki bir özlü mesaj aktarma kaygısı var gibi satır aralarında. İlk sezonun başına buyruk, kendisini özgün evrenlerin rüzgârlarına bırakmış havası yok ortada. Her izleyici satır aralarında görebilir bunu. Ve sayın okurlar bu gidişat şahsi kanaatime göre bu nadide serinin gidişatı için çok büyük bir tehlike oluşturuyor. Esinlenilen eserlerin tahrif edilmesi değil benim bahsettiğim. Zaten kısa bir süre içinde anlatmaya çalışıyorsun her şeyi. Önemli detaylar veya karakterler anlatım dışı kalıyor ama tonda bir tek tipleşme görüyor gibiyim ve sonraki sezonun böyle gitmemesini dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor.

Ama sakın arkanızı dönmeyin hemen. Bazı handikapları olsa da bu dizi hala görsel ve anlatım dili olarak tazeliğini korumaya devam ediyor. Yine farklı görsel anlatım teknikleri ile aklımızı alıyor. Sadece anlatımsal olarak gidişat benim örümcek hislerimi biraz tıngıldatıyor ama sizler böyle hissetmeye mecbur değilsiniz. Ve yanlış anlamayın sakın. Bu eserlerin ardında hala güçlü bir yaratıcı ekip var. Her saniyesinde başarılı sanatçılar görev alıyor. Ama sadece ilk sezon gibi olamamış. Üstelik bu sezon bazı tabuları delmeye çalışmışlar. Özellikle kimi bölümler var ki şok oluyorsunuz beklenmedik bir şekilde. Ama yine de bu şaşırma hissi izleyici olarak sizi tatmin edebilir mi? Orası kişiden kişiye değişecektir sanırım. Bir de lafım gedikli olanlara değil. Zaten ilk sezonu sevdiyseniz bu yazı sizlere oluşana değin çoktan yeni bölümleri yalayıp yutmuş tabağınıza aç gözlerle bakıyor bir durumda bekliyorsunuzdur bile.

Son söz: ŞAMPİYON BEŞİKTAŞ. DAHA BİR SON SÖZ OLABİLİR Mİ? TEŞEKKÜRLER SERGEN HOCAM. TEŞEKKÜRLER GHEZZAL. HEPİNİZİ KUTLARIM SEVGİLİ TAKIMDAŞLARIM.