Devletçilik Türkiye’de çok güçlü.

Kamunun ekonomide bir aktör olarak yer almasını öngören devletçilikten bahsetmiyorum. Bahsettiğim devletin siyasi kutsallığı… “Devlet için” ölmek, öldürmek, yalan söylemek, iftira atmak, çalmak; toplumdaki azımsanmayacak oranda bir kesim için meşru eylemler arasında yer alıyor. Devletçilik, psikolojik olarak devletin her pozitif aksiyonunu olumlama ve destekleme olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla devlete biçilen bu siyasi ve toplumsal rol, ekonomiye de yansıyor.

Geçtiğimiz günlerde İBB’nin şirketi Beltur’un hamburger dükkanı açtığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin ise, Ankara’daki restoranların online sipariş platformu olarak düşünülen Lezzet Ankara isimli projesini hayata geçirdiğini öğrendik. Bunlara karşı pozitif yaklaşanların tavırları çeşitlilik gösterdi. Belirli bir kesim hamburgerci açılmasında sosyal adalet vurgusu yaparken başkaları Lezzet Ankara’nın piyasaya müdahale olmadığını savundu. Zoon Politikon bir başka kesim ise merkezi bütçeden pay alamayan muhalif belediyelerin gelir yaratmak için birtakım adımlar atmasını göz ardı etmemizi tavsiye etti. Bu karmaşık ve aslında birbiriyle ilgisiz destek demetinin arkasında Türk halkının devlete olan bakışı yatıyor.

Türklerde Devlet Sevgisi Bir Başka

Devlet Baba: Bu tabirin içerdiği şey ne ekonomik ne de siyasi; çok daha geniş bir kapsamı var. Türkiye ve etrafındaki toprakların yüzyıllarca merkeziyetçi bir devlet tarafından yönetilmesinin bunda payı olduğu düşünülebilir. Türkiye’de devlet güçlüdür, dokunduğu yeri zengin eder. Devletin bir siyasi akımı veya grubu desteklemesi ise onun önünü açar. Ancak düşmanlığı da pek yamandır. Devletin düşman olduğu kişi, aşiret, siyasi klik ya da şirketin ayakta durma şansı pek olmaz, kaçacak delik arar.

Bu korkuyla karışık saygı, devletin attığı her adımı olumlu karşılamaya yönelik bir yaklaşımı doğuruyor. Sol geleneğin bununla barışık olmasını, yüzeysel ele alırsak, anlayabiliriz. Sol için devletin aktif müdahalesi ile piyasanın düzenlenmesi, sosyal adaletin sağlanması ve refahın bölüşümü ana politika araçları arasında yer alıyor. Ama sol dışındaki siyasi geleneklere bakıldığında da devletçiliğin güçlü şekilde benimsendiği ortadadır.

Lezzet Ankara

Bu ön girişi yapmadan Beltur Hamburger ya da Lezzet Ankara’nın taşıdığı anlamı tartışmak pek sağlıklı olmazdı. Zira ortada bu girişimlerin ne derece etkili olacağı ya da amaçlarına ulaşıp ulaşmayacağı tartışılmadı. Destekleyenlerin yaptıkları tek şey neden gerekli olduğunu birbiriyle ilgisiz argümanlarla açıklamak oldu. Hamburgercinin sosyal adalete yapacağı katkı (!) da dile getirildi, Lezzet Ankara’nın sanki müthiş bir inovasyonmuş gibi Ankara esnafının nasıl işine yarayacağı anlatıldı. Hamburger fiyatlarının piyasa fiyatlarından farklı olmadığı, benzer seviyede olduğu keşfedildiğinde başka argümanlar öne sürüldü: Örneğin hamburgercinin vereceği hizmetle piyasaya örnek teşkil edeceği konuşuldu. Lezzet Ankara’nın ise maliyetsiz şekilde bu projeyi hayata geçirdiği anlatıldı.

Lezzet Ankara bir zihniyet tartışmasıdır.

Belediyenin online sipariş platformu pazarına girmesi sadece en çok bilinen iki firma olan Yemeksepeti ve Getir’in değil, ismi az bilinen diğer pek çok firmanın da pazarını daraltıyor. Bir sektörde devleti aktör olarak konumladığınızda ülkedeki yüzlerce irili ufaklı katma değer üretebilecek orijinal fikri öldürüyorsunuz. Bu ülkenin zaten (sayıca değil kalifikasyon olarak) zayıf olan girişimcilik ekosisteminin ortasına devlet olarak oturuyorsunuz. Yemeksepeti ile ilgili şikayetler belirli platformlarda ele alınabilir, bir ortak nokta bulunabilir veya devreye belediye bile girebilirdi. Yemeksepeti, online siparişin sadece Türkiye’de değil dünyada da önde gelen firmalarından biri; bu doğal öncülük ona bir oligopol avantajı sağlıyor olabilir, bu reddedilemez. Ancak sorunun çözümü belediyenin yeni bir Yemeksepeti açması da olamaz.

Eleştiri

Daktilo1984’te konuyla ilgili bir yazı kaleme alan değerli akademisyen Güneş Aşık’ın öne sürdüğü tezler de bu bakış açısıyla doğrudan ilgili. Nordhaus ve Scherer’in 60’lı yıllardan kalma inovasyon teorilerini baz alan Aşık, Lezzet Ankara’nın inovasyon ekosistemine zarar vermeyeceğini iddia ediyor. 2010’lu yılların start-up girişimciliğinin dinamizmini göz ardı ediyor ve yeni şeyler söylemek lazım derken 30’lu yılların modelini savunuyor. Oysa ki en kabul gördüğü dönemde dahi devletçiliğin meşru görülme sebeplerinden birisi piyasadaki enformasyon eksikliği idi. İnternet ve mobil teknolojilerin bu açığı hızla kapadığı bir dönemde 60’lı yılların teorileriyle start-up girişimciliğini devlete ezdirmek anlamlı değil. Lezzet Ankara açıklandığında kaç girişimcinin bu iş üzerinde çalıştığını ve kaçının plan yaptığını bilmiyoruz. Bu bakımdan girişimciliğin engellenmediği iddia edilemez.

Aşık’ın İŞKUR’un verdiği örnek ile devletin piyasaya müdahalesi karşılaştırması da sağlıklı bir zemine oturmuyor. İŞKUR’un görev tanımı, piyasada dengi olmayan ve kamusal birtakım kolaylaştırıcı görevleri kapsayan bir işgücü piyasası düzenleyicisi olarak çalışmasını sağlıyor. İnsanların hamburger ve lahmacun almasına aracılık etmek ise kamusal olmaktan çok piyasaya doğrudan müdahale anlamına geliyor.

Bunun yanında Aşık, eğer Lezzet Ankara başarısız olursa bunun maliyetinin ne olacağını ve kamunun zarara uğrayabileceğine değinmemiş. Herhalde Türkiye Cumhuriyeti devleti hiçbir konuda başarısız olmadığı için (!) bu ihtimale yer vermeye gerek görmemiş. Özetle Aşık’ın savunduğu konular da yukarıda özetlediğimiz bakış açısından kaçamıyor: “Devlet yapıyorsa vardır bir bildiği, biz bir şey diyemeyiz…”

Heyecanlı solculardan Anıl Aba’nın kaleme aldığı ve Lezzet Ankara’nın ne kadar gerekli olduğunu anlatan yazıda da Aba, aynı hataya düşüyor ve kendisiyle şu şekilde çelişiyor:

“Ben Lezzet Ankara’yı geliştiren ekiple bizzat görüştüm. Bu uygulama tamamen belediyenin kendi öz kaynakları kullanılarak ekstradan neredeyse sıfır maliyetle geliştirilmiş. Hâlihazırda ABB’nin Yazılım ve Yönetim Şube Müdürlüğü bünyesinde çalışan yaklaşık 10 kişilik bir ekip tarafından hazırlanmış…” “…İlerleyen zamanlarda bu uygulama için 30-50 kişilik bir çağrı merkezi kurulması planlanıyormuş. Bu merkezin de yine belediye içindeki, Mavi Masa gibi, diğer birimlerden personel kaydırarak oluşturulması düşünülüyormuş. Fakat iş daha da büyürse ekstra yatırım yapmak gerekebilir. Zira bu çapta bir hizmet için çok daha büyük bir ekip, daha profesyonel bir internet sitesi ve daha fazla yatırım gerekecektir.”

Sıfır maliyetli diye başlayan serüvenin nerelere sürükleneceğinin itirafı olan bu satırlar bizi şu sonuca götürüyor: Türkiye’de devletçiliğin yaygınlığı salt ekonomik gerekçelerle açıklanamaz.

Sonuç

Devletçilik, Türkiye’de kabul gören bir uygulamadır çünkü devletin “bir şeyler” yapması gerektiği yaygın bir kanaattir. Herkes bir yandan devletten korkar öte yandan devletten bir şeyler koparma gayreti içindedir. Bu döngü sonucunda devlet kadroları şişer, kamu kurumları giderek zarar eder hale gelir, yeni teknolojileri takip edemediği için yeni yatırımlar yapamaz. Ancak tüm bunların başka bir sonucu olur: Dev bir ekonomiyi yöneten devletin başına geçmek için yapılan mücadele için kan gövdeyi götürür. Siyaset ne pahasına olursa olsun devleti ele geçirmeye odaklanır.

Beltur Hamburger, Lezzet Ankara ya da TRT Market… Tüm bunlar piyasa işleyişine doğrudan müdahaledir ve bazı kişilerin gelirine katkı sağlayabilir ama ekonominin geneline katkıda bulunmazlar. Lezzet Ankara gibi platform olma iddiasındaki girişimler ise özel girişimlerle rekabet eder, yeni girişimlerin önünü kapatır, boşa kaynak aktarımı olur, bu işten başarısız olduğunda ise fatura kamuya çıkar.

Tüm bu çizdiğimiz tabloya karşın olumlu gelişmeler de yok değil. Artık Türkiye’de özellikle genç kesimler hizmet aldıkları kurumlar arasında devleti görmek istemiyor. Bundan dolayı kamu girişimlerine ve özellikle Lezzet Ankara’ya gelen tepkilerin çoğu gençlerden. Bilgiye ulaşımın kolay olması ve mobil teknolojilerin hızının artması genç insanların devletten beklentisinin önceki kuşaklara göre daha az olmasının yolunu açıyor. Umulur ki yeni kuşaklar devletten korkmayan ve ondan çok şey beklemeyen bir niteliğe bürünsün.