2026 Grammy gecesinde Bad Bunny’nin ödülleri silip süpürmesi tek başına büyük bir pop kültür olayı değildi; daha çok, ABD’nin “kimin hikayesini merkeze alacağına” dair bitmeyen kavgasında bir kırılma anıydı. Üzerinden sadece birkaç gün geçtikten sonra ise dünyanın en büyük ana akım gösterilerinden birinde -Super Bowl devre arası şovunda- aynı kırılma anı çok daha görünür, çok daha çıplak bir biçimde yeniden kuruldu.
Super Bowl yalnızca bir spor müsabakası değil, ABD’nin kendini her yıl yeniden anlattığı, “biz” dediği kalabalığı yeniden gösterdiği dev bir ritüel. O yüzden devre arası şovu da sadece bir konser değil, hem görsel bir mitoloji hem de ideolojik bir vitrin. Ve Bad Bunny, bu vitrine “tamam, ama hangi Amerika?” sorusunu yerleştirdi.
Bu noktada Super Bowl’un büyüklüğünü Türkiye’den bir örnekle şöyle anlatabilirim belki: Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin devre arasında Tarkan konser veriyor…
Super Bowl Bir Anda Neden Bu Kadar “Politik” Bir Alan Haline Geldi?
Super Bowl’un politikliği, sahnede slogan atılmasıyla başlamıyor. Zaten en başından beri orada; ulusal marşlar, askeri seremoniler, birlik anlatıları, dev marka sponsorlukları… kısacası American Dream (Amerikan Rüyası) imgesinin en pazarlanabilir hali yer alıyordu.
Tam da bu yüzden devre arası şovu, kimin temsil edilebilir görüldüğünü de ölçen önemli bir turnusol. “Herkes izliyor” denilen yerde aslında şunu da sormak gerek: “Herkesin izlemesine izin verilen şey ne? Hangi dil? Hangi beden? Hangi hikaye? Hangi geçmiş?”
Bad Bunny’nin şovu da bu soruları arka arkaya sorup sonra da cevapladı. Üstelik sıradan bir protesto gösterisiyle değil, günlük hayat estetiğiyle.
Şovun Estetiği: Büyük Sahnedeki Küçük Hayatlar
Bad Bunny’nin sahnesinde beni en çok etkileyen şey, olağanüstü prodüksiyonlarla fütüristik bir gösteri kurmak yerine gündelik hayatın dekorunu büyütmesi oldu. Üstelik bunları sadece plastik sandalyeler, mahalle hissi, pazar yeri dokusu, ritimlerini taşıdığı Porto Riko/Latin kültürü ile yaptı. Bu, yalnızca kültürel bir “renk” değil, doğrudan bir iddia: “Amerika’nın hikayesi gökdelenlerden ibaret değil ve şeker kamışlarından başlıyor.”
Şovun “sahne bir mahalleye dönüştü” hissi, bir temsil stratejisi olarak çok güçlü: Latinlik burada egzotik bir tema değil, ev diye kurulan güvenli bir alan; kalabalık, kolektif bir hareket ve dekor değil de hikayenin ana unsuru olan figüranlar… Ve sonra bir anda büyük şovun kalbine, bütün o gösteri havasını bozan, hiçbir şey sanki kurgu değilmiş gibi tam ortaya yerleşen gerçek bir düğün…
İngilizce Şart Mitinin Yıkılışı
Tamamı İspanyolca bir performansın ABD’nin “en Amerikalı sahnesi”nde yapılması da, sembolik olarak çok net bir meydan okuma aslında. Çünkü ABD’de ana akım başarı çoğu zaman “aksansız, nötr, uyumlu” bir dili ödüllendirir. İspanyolca ise evin içine, göçmen mahallesine, servis yapan kişiye aitmiş gibi görülür. Bad Bunny bu dili servis kapısından değil, ana girişten sahnenin tam ortasına koydu.
Bunun bir dil romantizmi olmadığını da belirtmek gerek. Dil, -neredeyse tüm dünyada olduğu gibi ırkçılığın yükseldiği bir ülkede ve özellikle de Trump’in ikinci başkanlık döneminde ABD’de yaşıyorsanız- doğrudan sınıfla, göçle, polisle, sınırla, kimlik kontrolüyle ilgili. Son dönemde ABD’de göç rejiminin sertleştiği, gözaltı ve sınır dışı pratiklerinin gündelik hayatta korku ürettiği bir atmosferde, İspanyolcayı en görünür yere taşımak, bir anda kültürel seçim olmaktan çıkıp politik bir harekete dönüşüyor.
Pop Yıldızları Buluşması Mı? Hayır, Yanılıyorsunuz
Şovun konuklar kısmı da bence yanlış okunmaya çok açık, çünkü bunu “Pop yıldızları buluştu, Yıldızlar geçidi” diye paketlemek en kolayı. Komplo teorisyeni gibi davranmak istemem ama mesele bu kadar kolay paketleme/pazarlama üzerine kurulmuş bir şey değil bence. Mesela Lady Gaga; ABD ana akımının merkezinde doğup büyümüş, İtalyan-Amerikalı beyaz bir pop yıldızı olarak, bir yandan Amerikan kültürel gücünü temsil ediyor, öte yandan o gücün dışlayıcı sistemlerine karşı konumlanabildiği her anda -yani tüm hayatında- muhalefetin de önemli bir simgesi oluyor. Lady Gaga’nın “Latin merkezli” böyle bir şovda alanı kontrol eden değil, kıyafeti, dansları, “Die with a Smile”ı Latin ezgilerle birleştirerek söylemesi, yani uyum sağlayan bir biçimde var olması önemli.
Super Bowl 2026 Devre Arası Şovu, ABD ana akımını misafir gibi çağırıyor ve ev sahipliğini “Latinler” üstleniyor. Bu tersine çevrilmiş hiyerarşi, pop kültürde nadir görülen bir şey. Ve nadir anlardan birine bu kadar yakından temas edebildiğimiz için şanslıyız bence.
Rekorlar Ne Diyor?
Şovun canlı olarak en çok izlenen devre arası olduğu bugünlerde sosyal medyada en çok konuşulan konu. Açık kaynak bir derlemede, performansın canlı olarak 124 milyonun üzerinde izlenmeye ulaştığı ve şov sonrası stream’lerde ABD’de %470, globalde %210 artış görüldüğü aktarılıyor.
Devre arası şovu sonrasında ise New York City’de su kullanımının NYC Water’ın verilerine göre tuhaf bir şekilde arttığı görülmüş. Bad Bunny’nin yaklaşık 13 dakikalık performansı sırasında şehir genelinde su kullanımı on yılın en düşük seviyelerine düşmüş. Bunun anlamı, aslında tuvalete gitmek gibi ihtiyaçlar için olan devre arasında insanlar tuvalete gitmek yerine gösteriyi izlemeyi tercih etti. Şov bittikten hemen sonra ise 15 dakikalık süre içinde su kullanımı o kadar hızlı yükselmiş ki bu da, yaklaşık olarak “761.719 tuvalet sifonunun aynı anda çekilmesine eşdeğer” olarak hesaplanmış.
Bad Bunny’nin şovu yalnızca büyük beğeniler ve övgüler almadı tabii ki; “sınır” dediğimiz şeyin bir tür kültürel versiyonunu ihlal ederek muhafazakar-Amerikan reflekslerini de tetikledi. Böyle anlarda gelen klişe cümleleri biliyoruz ve Trump da bunların hepsini kullandı: “Kimse anlamadı”, “Çocuklara uygun değil”, “İğrençti”… Bu cümlelerin ortak özelliği ise politik bir rahatsızlığı estetik bir bahane gibi sunmak. Oysa asıl rahatsızlık sebebi çok daha basit: Merkezin, kendini merkez sanmasına engel olmak. Bad Bunny’nin sahnesi ise merkeze şunu hatırlattı: Amerika Birleşik Devletleri, Amerika kıtasının tamamı değil.
“Nefretten Güçlü Olan Sevgi” ve Pop Kültürün İkiyüzlülüğü
Şovun finalindeki “sevgi” mesajı tam bir pop kültür klasiği; kimseyi kaybetmeyen, herkesin alkışlayabileceği bir cümle. Ama bu cümle, yalnızca duygusal bir kapanış değil; göçmen düşmanlığının, ırkçılığın, sınır rejiminin sertleştiği bir atmosferde “biz buradayız” diyen bir çerçeve.
Yine de şunu görmezden gelemeyiz; pop kültür, politikayı çoğu zaman “estetikleştirilmiş bir duygu” olarak pazarlamayı seviyor. Bir ülkede insanlar gözaltı ve göç baskısı yaşarken, sesin ancak popüler bir olayla birleşince büyümesi bazen sinir bozucu da olabiliyor. Üstelik bu baskı soyut değil, ICE gözetiminde ve ICE’ın operasyonları sırasında yaşamını yitiren insanların varlığı, “sevgi” cümlelerinin çoğu zaman sistemin duvarına çarpıp geri döndüğünü de gösteriyor.
Kamerayı Türkiye’ye Çevirsek Aynı Cümleyi Burada da Alkışlar mıydık?
Bence konunun bizim coğrafyamız açısından en kritik sorusu: “Bu şov dünyadaki ezilenler için güçlendiriciydi” diyoruz. Evet ama bunu kendi coğrafyamıza çevirdiğimizde aynı cömertlikte mi davranırız?
Herhangi bir sanatçı burada “Bu topraklar tek bir kimlikten ibaret değil” veya “Bu ülke tek bir dilden ibaret değil” diyerek, sahneye Anadolu’nun bütün halklarını (Kürt, Ermeni, Arap, Rum, Laz… ve göçle gelen tüm uluslar) taşısa… Biz bunu “çok cesur” diye mi överdik, yoksa sosyal medyanın ayrımcı diliyle “Sen sanatını yap” diye mi söylenirdik?
ABD’de “cool ilericilik” diye alkışlanan “politik jestler” bizde aynı rahatlıkla meşrulaşmıyor. Hatta çoğu zaman “tehlikeli”, “bölücü”, “gereksiz” diye damgalanıyor. Demek ki mesele yalnızca sanatçıların cesareti değil; izleyicinin de politik olgunluğu.
Şovun Kapitalizmi: Özel Jetler, Algoritmalar, “Kıtanın Hikayesi”nin Faturası
Super Bowl’un kapitalist tarafı, şovun mesajını iptal etmez ama onu önemli bir çerçeveye de alır. Flightradar24 uygulaması, etkinlik sonrası alandan yüzlerce hatta binlerce özel jetin hareket ettiğini gösterirken bu dev ritüelin “iklimsel ve sınıfsal maliyetini” tekrar hatırlıyoruz.
Yani bir yandan “sevgi” diyoruz, öte yandan bu gösterinin parçası olan ayrıcalıklı kesim, ortalama bir insanın tüm yaşamı boyunca bırakacağı karbon ayak izini tek bir gecede özel jetiyle üretebiliyor. Pop kültürünün sevgisi evrensel bir duygu gibi pazarlanıyor ama iklim krizinin faturası hâlâ sınıfsal olarak kesiliyor. Bir yandan “hepimiz Amerika’yız” diyoruz, öte yandan herkes aynı pasaporta, aynı vize rejimine, aynı hareket özgürlüğüne sahip değil.
Bad Bunny’nin en güçlü yanı, tam da bu çelişkinin içinde sahneyi “tamamen masum” ilan etmeyip, onu bir tür kültürel direniş alanına çevirebilmesi. Bu dev kapitalist makinenin içinde, kıtanın hafızasını 13 dakika boyunca görünür kılmak…
Sonuç: Bir Şovdan Çok Daha Fazlası Ama Her Şey Kadar da Değil
Bad Bunny’nin Super Bowl performansı sadece “Latinler de burada” demekle kalmadı; burada olmanın biçimini, dilini değiştirmeden, hikayesini abartmadan, pahalı tasarımcı fetişine teslim olmadan da sahneyi taşıyabileceğini gösterdi. Pop kültürün merkezinde, merkezin kurallarını yıktı. Evet, bu her şeyi çözmüyor ve evet, bu bir anda sınırları kaldırmıyor. Ama bazen bir şov, unuttuğumuz bir gerçeği, dev bir ekranda tekrar eder: “Amerika, bir ülke değil; bir kıtadır. Ve kıta hiçbir zaman tek bir dili konuşmaz…”

