İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere, 19 Mart’ta sayıları yüzü bulan ismin gözaltına alınmasıyla başlayan sürecin yankısı Türkiye’de ve dünyada devam ediyor. 23 Mart’ta, tam da Cumhuriyet Halk Partisi’nin sonradan dayanışma sandıklarıyla kitleselleştirdiği ön seçim gününde tutuklanma kararları açıklandı. İmamoğlu’nun dışında, Şişli ve Beylikdüzü belediye başkanları ile İstanbul Planlama Ajansı başkanı da tutuklananlar arasında.
Böylesine büyük olayları, yaşanan ve yaşanmakta olan onca şeyin arasından daha berrak görebilmek ve anlamlandırabilmek için çoğu zaman uzaklaşıp yabancılaşmak en doğrusu olur. Cep telefonları ile sosyal medyadan ve televizyondaki sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen kanaldan an be an gelişmeleri takip eden yurttaşların, tıpkı dünyanın başka bir yerindeki konuyu ana hatlarıyla bilmek isteyen birinin yapacağını tekrarlayarak bir arama yapması sonucunda Vikipedi ekranında şunları görecek:
Konu: Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu yüzlerce muhalifin gözaltına alınması.
Neden: Suç örgütü kurucusu olmak, irtikap, rüşvet, nitelikli dolandırıcılık, kişisel verileri hukuka aykırı ele geçirmek, ihaleye fesat karıştırmak, terör örgütüne yardım etmek.
Sonuçlar (şimdilik): Ülke genelinde hükümet karşıtı protestolar başladı. Ekonomik kriz şiddetlendi ve bazı yatırımcılar ülkeden çekildi. Türkiye’de hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı tartışıldı, hukuka güven azaldı. İnternet bant genişliği kısıtlandı. Sosyal medya platformlarına erişim yavaşladı. Muhalif medya üzerindeki baskı arttı. RTÜK birçok televizyon kanalına yayın yasakları getirdi.
Bu konunun, neden ve sonuçlarıyla birlikte iktidar partisi de dahil olmak üzere Türkiye’nin siyasi ya da sosyolojik paydaşı olan hiçbir kimsenin ve grubun menfaatine olmayacağı açıktır. Hal böyleyken yukarıda sıralanan başlıklar arasında yer almayan ve henüz bulunmayan “çözüme” odaklanmakta fayda var.
Cumhuriyet Halk Partisi genel başkanı Özgür Özel’in, sürecin başından bu yana özellikle protestoları kitleselleştirme ve barışçıl zemini muhafaza etme hususlarındaki başarısını teslim etmek gerek. Her gün birkaç defa ekran karşısına çıkan Özel’in demeçlerinden bana göre en önemlisi, 22 Mart’ta yaptığı ve medya kuruluşlarına seslendiği çağrısıydı. Bu çağrının önemi, henüz boşlukta salınan o çözüm arayışına yakınsamasıyla alakalı. Hatırlayalım:
“Buradan Merkez medyaya sesleniyorum. Bütün reklamları belli bir gelir seviyesinin, belli bir eğitim seviyesinin üzerinden alırsın. Cumhuriyet Halk Partisi seçmeni yüzde 70 seni izler. Oraya çıkardığın iki yorumcuyla denge kurar gibi yaparsın. Bu soruşturmada bütün suçu bize yıkarsın. Daha hiçbir şey yokken, gizliyken. Burada söylüyorum. Merkez medyaya, haber kanallarına. Bu haberleri görmeyin, yapmayın. Pazartesi günü tüketimden gelen gücünü kullanmayan, sizi hedefe koymayan, buna sessiz kaldılar, görmediler diyen. Gezide penguen verip de ertesi gün nedamet getirenlere söylüyorum. Polisin 220.000 dediği gözün 500.000’i gördüğü, drone’un 1 milyon çektiği bir gece mitingini görmeyenlere söylüyorum. Sizi izleyen bize oy veren yüzde 70, sizi izleyenin yüzde 70’i. Tüketimden gelen gücünüzü diğer firmalarınızın ürünlerini tüketirsem, reklamlarınızı izletirsem namerdim.”
Özgür Özel’in yüzde 70 ifadesindeki muğlaklık, o günkü açıklamasında oranı birden fazla kez zikredip güçlendirmeye çalışmasından anlaşılıyor. Benim anladığım (ve en gerçekçi gelen) hesap ise söz konusu yüzde 70’in, tüm bu olan biteni hukuksuz bulan ve tepki gösteren yurttaşların sayısına dayanıyor. Özel kabaca şu tarifi yapıyor: Çeşitli faaliyet alanlarında aktif büyük grup ve holdinglerin toplumun yüzde 70’ini karşısına alması akılsızca olacaktır. Zira tıpkı devam eden protestolar gibi olası bir sivil itaatsizlik ve ekonomik boykot eylemlerinin de ana muhalefet partisi ekseninde tertiplenmesi mümkündür. Bu yüzde 70, tüketim harcamalarına bakıldığında söz konusu grup ve holdinglere ait gelirlerin “en az yüzde 70″i demektedir.
Özgür Özel’in bu hesabı, başta seçmen profil analizleri olmak üzere elbette ki pek çok araştırmaya dayanıyor. Fakat subjektif olarak da bunu doğrulamak mümkün: Biraz geriye gidelim ve 2013’e, Gezi Parkı protestolarına bakalım. Gezi’nin ilk günden beri itici gücü olan dönemin gençliği (hadi biz onların 2013’te 18-28 yaş aralığında olduğunu varsayalım), bugünün hem kamu hem özel sektörde orta ve üst kademe yöneticilerini ifade ediyor. Söz konusu kitlenin, bugünün dünyasında hem ekonomik hem sosyal etkileşim bağlamındaki etki gücünü varın siz tahayyül edin. Boykot çağrısı yapılan ve adı anılan markalarla beraber toplumun topyekun bir irade ile toplam tüketim harcamalarında sağlayabileceği kısıtlı bir düşüşün bile etkisi tahmin edilenin çok üzerinde ve tabiri caizse sistemi kitleyici nitelikte olacaktır.
Sözün özü, içinde bulunduğumuz sürecin çözümü bir yönüyle yine Gezi’yi işaret ediyor. İmamoğlu ve arkadaşlarının gözaltına alınmasıyla derinleşen sürecin çözümü, Gezi’nin gençlerinin Özel’in 22 Mart tarihli açıklamasıyla başlattığı ve takip eden toplantılarda, marka isimleri de vererek netleştirdiği boykot çağrısına nasıl bir karşılık vereceğinde gizli olabilir.