Daktilo1984 iki sene önce kuruldu. Türkiye 31 Mart yerel seçimlerine doğru yaklaşıyordu ve tahmin edeceğiniz üzere hayatın her alanını siyaset kaplamıştı. Bu süreç, seçimlerin tekrar edilmesiyle birlikte, Haziran ayının sonuna kadar sürdü. Sandıktan çıkan sonuç, yeni bir siyasi bağlam oluşturdu. Denebilir ki Daktilo1984 bu dönemin ruhundan oldukça beslendi ve Türkiye’deki karmaşık siyasi tartışmaların içine eklemlenmeyi biraz da bu sayede becerdi. Diğer bir ifadeyle, eğer koşullar farklı olsaydı, mesela 2009, 2013 veya 2015 senesinde olsaydık Daktilo1984 muhtemelen bu kadar öne çıkmayacak, dikkat çekmeyecekti. Hatta önerdiği siyasi çerçeve muhtemelen, o dönemin ateşli tartışmalarının yanında sönük kalacak, itibar görmeyecekti.

Neyse ki Türkiye insanı içine çeken yüzeysel tartışmalarını neticelendirmiş ancak, aradığı saadeti bulamamış, nihilist bir döneme girmişti. Andımız kaldırılmış, üniversitelerde başörtüsü sorunu çözülmüş, ordu siyasetin dışına itilmiş, Kürt sorununun çözümü için PKK ile masaya oturulmuş, sivil anayasa için referandum yapılmış ancak murat edilen demokratik ülke ortaya çıkmamıştı. Bütün bu atılan adımlar, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin mutlak hakimiyetiyle sonuçlanan bir hikayenin ayrıntılarıydı sadece. Önce 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasında yaşanan ve keyfi uygulamalarla özdeşleştirebileceğimiz OHAL dönemi, ardından da Muharrem İnce ile şansını deneyen coşkulu muhalefetin 24 Haziran 2018 seçimlerinde yaşadığı hüsran sayesinde demokrasinin yanında, modern devlet kurumsallığı ve siyaset olgusunun kendisi de mezara indirilmişti.

2018 Sonbaharı’nda yaşadığımız çaresizliği çok iyi anımsıyorum. Demokrasinin, devletin ve siyasetin ölümünü kabullenmiş, bir çıkış yolu arıyorduk. Siyaseti boykot etme o dönem en revaçta olan öneriydi. Yaşadığımız hayal kırıklıklarının tek müsebbibi AKP değil aynı zamanda yaratıcı siyasi öneriler getiremeyen muhalefet partileriydi. Seçimi kaybeden İnce, parti içi muhalefete başlamış, İYİ Parti’de ise Akşener istifa resti çekmişti. HDP ise Demirtaş’ın tutuklanmasının ardından sadece var olma savaşı veriyordu. Bu ortamda siyaseti boykot etmek ve yaklaşan yerel seçimlerde partilerin tamamını bir değişime zorlamak mümkün olabilirdi.

Benzer görüşleri sosyal medyada dile getiren insanların olduğunu biliyorduk. Ancak, onların hezeyanları daha çok kendi yakın çevrelerine ahlaklı gözükebilmek ve küfürlerle süsleyerek sempatik hale getirdikleri sinirlerinden popülerlik devşirmek ile sınırlıydı daha çok. Oysa boykot; emek isteyen, örgütlenmeye ihtiyaç duyan bir siyasal eylem biçimiydi. Bu dönemde birçok sivil toplum aktivistiyle görüştüğümüzü ve her görüşmeden şaşkınlıkla ayrıldığımızı hatırlıyorum. Muhalefeti en az bizim kadar yetersiz gören bu insanlarla biraz konuştuktan sonra aslında siyaset kurumuna bizim sandığımız kadar ilgisiz olmadıklarını gördük. Kendi çalışma alanlarında kampanyalar yürütmekten ziyade makro politikayla ziyadesiyle ilgili olduklarına tanıklık ettik. Birçoğunun mevcut muhalif parti yönetimlerine yönelik eleştirileri parti içi kliklerin öne çıkma çabasından ibaretti. Yani itiraz ettikleri şey muhalefet etme tarzı değil muhalefetin hangi isimler tarafından yapılacağıydı. Yine bu dönemde, boykot yanlısı bazı sol aktivistlerle temasımız oldu. Gezi Parkı protestoları, muhaliflik şemsiyesi altında birçoğumuzu birleştirdiği için mevcut iktidara karşı duyduğumuz öfkenin bizleri aslında birbirimize benzeştirdiğini düşünüyorduk. Mamafih durum böyle değildi. Sol aktivistlerin büyük çoğunluğu sorunun sistemsel olduğuna inanıyor, iktidarın da muhalefetin de neo-liberal bir paradigma içinde olduğu için birbirlerine benzeştiklerini düşünüyorlardı. Bu açıdan boykot stratejisinde sorun yoktu. Ancak boykotun amacının, siyaseti yeniden işletmek ve demokratik rekabetin devamını sağlamak olduğunu düşünmüyorlardı. Onların asıl beklentisi, siyaset kurumunun topyekün çökmesi ve oluşabilecek toplumsal hareketlere alan açılmasıydı.

Netice itibariyle boykotun örgütlenemeyeceğini, sanıldığı gibi güçlü bir sivil toplumun olmadığı ve toplumsal muhalefetin de mevcut siyasi ve ekonomik paradigmaya radikal eleştiriler getiren gruplardan oluştuğunu anlamış olduk. Bu aslında, bu satırların yazarı olarak, uzun zamandır düşündüğüm ahlak ile fayda arasındaki ilişkiyi de yeniden ziyaret etmemi beraberinde getirdi. Üniversite yıllarımdan bu yana liberalizmin ahlaki boyutuyla daha çok ilgilendim ve birçok liberal Türkiye siyasetine dair yorumlarda bulunurken, ben bu ahlaki pozisyonum sayesinde güncel tartışmaların hararetinden kendimi korumayı başardım. Bu yüzden anti-Kemalizm ile liberalizmi birbirine karıştırmamayı başardığımı düşünüyorum. Üstelik, güncel siyasi tartışmalara liberalizmin ahlaki önermelerini kullanarak dahil olanları da yadırgıyordum. Zira ortada oynanan siyasi bir oyun vardı ve liberalizmin bu işe karıştırılması meseleyi rayından çıkartıyor, alınabilecek siyasi pozisyonları ahlaki bir yükümlülük olarak tanımlıyordu. Dolayısıyla, aslında belirli bir kesimin siyasi çıkarlarına halel getirecek bir pozisyon almak, yani AKP iktidarına muhalif olmak, liberal ahlakın asasıyla lanetleniyordu. Yaratılan bu ilüzyon ilerleyen yıllarda kayboldu ve liberalizm de liberaller de gözden düştüler. Ancak siyasete pek bulaşmayan ve güncel tartışmaların içine girmeyen bir grup liberal hala vardı. Ahlak onları siyasi hengameden koruyordu. Bu insanların büyük çoğunluğu anarko kapitalizm, minarşizm ve liberteryanizm ile teselli buluyor, kendilerini siyasetin dışına çıkartabiliyorlardı.

Gezi Parkı protestoları, liberallerin ahlakçı kanadı için bulunmaz bir fırsattı. Bir çoğumuz kendimizi ahlaki bir sorumluluğu yerine getiriyor gibi hissettik. Devlete karşı bireyi savunmak onurlu bir davaydı ve bir liberalin ahlaki sorumluluğu varsa, o da buydu. Sonuçlarından bağımsız olarak, 15 Temmuz 2016 tarihine kadar Türkiye’de birçok insan günahsız ve onurlu bir hayat yaşadığını düşündü. Ben de onlardan biriydim. 15 Temmuz’dan sonra ahlakın bu kumdan kalesi yıkıldı. İç hukukun askıya alındığı ve insanların birbirlerinin adeta celladı gibi davrandığı bu dönemde, kendime atfettiğim ahlakçılığı hayatın gerçekleri ve kendi faydam ile çeliştiği anda terk edebildiğimi gördüm. Bulaşmayı reddettiğim siyaseti kendi kişisel hayatımın ortasına koymuş, onunla dans ediyordum. Bu yüzleşmeden dolayı yıkılmadım ancak Türkiye okumamı değiştirmek zorunda kaldım.

Ortada devlet ile birey arasında bir savaş yoktu. Ortada devlet ile keyfilik arasında bir mücadele vardı ve hükümet keyfiliği temsil ediyor ancak ısrarla devlet adına eylediğini dile getiriyordu. Dolayısıyla, keyfiliğin hayatlarımıza zerk ettiği o tedirginliği aşmanın yolu öncelikli olarak kurumsal bir devleti savunmaktan geçiyordu. Bu kurumsal, gayri şahsi ve kanunlar ile tecessüm eden devletin varlığını savunmak bu devletin bireysel alana yaptığı müdahaleleri tartışmaktan daha öncelikli bir hal almıştı. Zira ülkenin döndüğü yer Hobbes’un “state of nature”ından (doğa durumu) farksızdı. Böylece siyaset alanına da intikal etmiş bulunuyordum. Zira devleti savunmak, ahlaki bir tavırdan öte stratejik bir hamleye işaret ediyordu.

Bununla birlikte, yaşanan keyfiliğin asıl gücünü, toplumda kendi kimlik ve ideolojilerine hapsedilmiş ve bunları büyük bir romantizmle savunmaya teşvik edilmiş insanlar arasındaki kutuplaşmadan aldıklarını düşündüm. 15 Temmuz sonrası üzerimizde yükselen devletin değil insanların içinden çıkan öfkenin gölgesiydi.   Bu bizi ilkelleştiren bir şeydi. İnsanlar, hiç tanımadıkları kişileri hoyratça fişliyor, kriminalleştiriyor ve toplumun önüne atıp linç ettirmeye çalışıyordu. Vatan haini, terörist veya işbirlikçi olmak herhangi birisi için an meselesiydi. Birçok insan bu tedirginliği yaşamamak için kamusal alandan çekildi ve sadece radikallerin sesinin duyulduğu bir kamusal tartışma alanı kaldı. Bu yüzden, kamusal tartışmayı yeniden inşa etmek, her toplum kesiminin makul seslerinin yeniden duyulmasını sağlamak gerekiyordu. Bu durum ise, sadece liberallerin değil her ideolojinin kendisini kamusal alana taşımasını gerekli kılıyordu. Yani liberaller, liberalizmin ahlaken tasvip etmedikleri kuramsal ve ideolojik önermelerin aklı selim ile ifadesini desteklemek zorundaydılar.

En az bunlar kadar önemli olan bir başka olgu da, bireyselleşmenin gerçekleşmemesi ve bireylerin kimlik ve ideolojik hapishanelere kendi rızaları ile dahil olmasıydı. Bu beraberinde birbiriyle çatışan kabileleri getiriyordu. Kendi kabilesini en haksız olduğu davada bile canhıraş savunmak ise bu oyunun kuralıydı. Kabileciliğin çözülmesi için bireyin ailesinden, geleneklerinden, yaşadığı çevreden, kültürel önyargılardan, dini naslardan ve içinde bulunduğu cemiyetlerden özerk hale gelmesi elzemdi. Bunun için her ne kadar piyasa ekonomisine ve şehirlerin genişlemesine ihtiyaç duyulsa da kamunun refah politikalarının da bireyselleşmeye etkili olabileceğini düşündük. Özgürlük kavramının bir bireyin zihninde yerleşebilmesi için iktisadi problemlerinin asgari düzeyde çözülmesi gerekiyordu. Bu problemlerin çözülmeyişi; bireyleri cemaatlere, tarikatlara, ocaklara veya kendilerini güvende hissettikleri herhangi bir cemiyete bağımlı kılıyordu. Liberalizmin ahlakından bir fire daha verilmişti.

En başa dönüyorum. Elimizde güçlü bir sivil toplumun olmadığını ve toplumsal muhalefetin kendi siyasi gündemini keşfetmemizle birlikte kendi liberalizm maceramızı siyasi bir çerçeveye dönüştürdük ve Daktilo1984’ü kurduk. Büyük beklentilerimiz yoktu. Bu kadar fazla çalışacağımızı pek tahmin etmiyorduk ancak, Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm bizi oldukça destekledi. AKP ve MHP koalisyonunun keyfi ve partizan tutumu insanlardaki kurumsal devlet özlemini körükledi. Medeni tartışma kültürünün kaybolması ve sürekli olarak yaftalanan muhalefet büyük bir bıkkınlık yarattı. Özellikle genç kuşakların ümitsizliği ve bir önceki muhafazakar kuşak ile yaşadığı uyumsuzluk sosyal bir problem olarak anılmaya başlandı. Daktilo1984, bu memnuniyetsizlikleri gidermeye çalıştı ve gayret ettikçe takipçi sayısını arttırmayı başardı. Birçok insan, geleneksel medya kanallarında bulamadıkları içeriklerin Daktilo1984 tarafından üretildiğini düşünüyor. Bu açıdan mutluyuz.

Bununla birlikte, Daktilo1984’ten pek hoşlanmayanlar da var. Onlar ülkenin yaşadığı dönüşümün sorumlularından birisi olarak Daktilo1984’ü görüyorlar. Yani neden sonuç ilişkisini tersten okuma eğilimi içindeler. Muhalefetin siyasi aktörlerinin AKP ve MHP blokunu mağlup edebilmek kimliksel ve ideolojik söylemden kendilerini arındırmalarını, kutuplaştırma karşıtı politikalarını ve kamu politikasını heyecanlı nutuklar yerine teknik bir dille eleştirmeye başlamalarını hoş karşılamayan bir kitle elbette ki mevcut. Agonistik politika taraftarları muhalefetin siyasi merkezde kurulmasından oldukça rahatsızlar. Bu merkezin, muhalefetin kişiliğine zarar veren bir yanı olduğunu düşünüyorlar -ki haksız sayılmazlar. Ancak bu kişiliksizlik hali siyasetin donmuşluğunu eriten şeyin ta kendisi. Bu açıdan baktıklarında, Daktilo1984’ün önerdiği siyasi olmayan siyasi programı izlenen politikanın sorumlusu olarak görme eğilimi artıyor. Özellikle sosyal medya platformlarında Daktilo1984’ün sıklıkla tenkit edilmesinin sebeplerinden birisi bu. Bir diğeri ise Gezi Parkı protestolarıyla patlayan toplumsal öfkeyi manipule etmek isteyen bazı sol grupların, Daktilo1984’ün yaptığı apolitiklik ve makuliyet çağrılarını pasifize edici bulması. Makro bir politik hikayeye yönelmeyen herhangi bir kişisel eylemi AKP’nin kurduğu sistemin devamı olarak görüyorlar. Bu maksimalist bakış açısı, AKP ve onun kişisel yönetimi yerine ekonomik ve politik sistemin kendisiyle hesaplaşmak istediği için kendi hikayesini satın almayan siyasi aktörler arasında da pek bir fark görmüyor. Son zamanlarda iyice su yüzüne çıkan muhalefete karşı muhalefet etme arzusunun altında da aslında bu yatıyor. Siyasetin iflası, kutuplaşmanın derinleşmesi ve meşru yollardan AKP’nin mağlup edilemeyeceğine daha fazla insanın ikna olması, bahsi geçen sol grupların murat ettiği toplumsal mobilizasyon için elzem. Oysa Daktilo1984, siyasetin merkezde yapıldığı takdirde muhalefet partilerine kazandıracağını düşünüyor ve bir sistem eleştirisinden ziyade tek adama odaklanan bir muhalefet tarzı geliştiriyor. Son olarak, milliyetçi ve ulusalcı grupların da Daktilo’dan pek mutlu oldukları söylenemez. Özellikle CHP ve İYİ Parti’nin uyguladığı merkez sol ve merkez sağ siyaset bu grupların açıkçası parti içindeki mikro iktidarlarını tehdit ediyor. Daktilo1984’ü sıklıkla hedef almalarının ve karaktersizlikle suçlamalarının sebebi bu olabilir.

Günün sonunda, Daktilo1984 farklı ideolojik ve kimlik gruplarının makul seslerini cezbetmeye çalışırken bu ideolojilerin ve kimlik gruplarının müzakereyi zaafiyet olarak gören kesimleri tarafından lanetleniyor. Hatta toplu bir ayin törenini andıran linç kampanyalarına maruz kalıyor. Bir tarafta, hükümete yakın troller ve gazetelerin yaftalamaları diğer taraftan muhalefetin agonistik siyaset yanlılarının (hakaretleri) arasında konumlanan bir Daktilo1984 bu şekilde ortaya çıkıyor. Sanılanın aksine, merkezde kalmayı sürdürmek kolay bir iş değil. Hatta bu sıkışmışlık ve tacizlere karşı tutarlı bir merkez savunusu yapmak oldukça zor. İnsanların görmeye alışkın olduğu liberaller gibi davransaydık, mesela AKP’ye gökten inmiş bir nur muamelesi yapan liberallerden olsaydık veya sürekli olarak çocuğumuzu satıp satamayacağımızı tartışan liberallerden olsaydık muhtemelen bu kadar eleştirilmeyecektik. Biz bunu yapmadık. Yeni bir yol açmaya, yaşadığımız kabustan kurtulmak için bir öneri getirmeye çalıştık. Çoğu zaman bu işi layıkıyla yapamadık belki, belki yüzümüze gözümüze bulaştırdığımız zamanlar da oldu ama en azından çok uğraştık. İki seneyi geride bırakırken, mutfak tezgahının veya salondaki yemek sehpasının üzerine koydukları bilgisayarlarıyla kendi muhalefet anlayışını anlatmaya çalışan, her türlü eleştiriye rağmen forum kültürünü, kamusal tartışma alanını ayakta tutmaya gayret eden bir Daktilo1984 görüyorum.

Fotoğraf: Angèle Kamp