İran’a yönelik ABD ve İsrail tarafından başlatılan askeri saldırı, yalnızca bölgesel bir çatışmanın değil, küresel ekonomi politiğin kırılgan fay hatlarının da yeniden harekete geçtiğinin açık bir göstergesidir. Bu saldırıyı münferit bir jeopolitik hamle ya da sınırlı bir askeri operasyon olarak okumak, mevcut küresel konjonktürü ciddi biçimde eksik değerlendirmek anlamına gelir.
Zira bugün dünya ekonomisi; yüksek borçluluk oranları, kalıcı enflasyon baskıları, finansal piyasalar ile reel ekonomi arasındaki kopukluk, merkez bankalarının daralan politika alanı ve jeopolitik risklerin sistematik biçimde artması gibi çok katmanlı bir kriz mimarisi içerisinde yol alıyor. İran merkezli bu yeni savaş dinamiği, söz konusu kırılgan yapının üzerine eklenen güçlü bir dışsal şok niteliği barındırıyor.
Savaşın Küresel Ekonomiye Yönelik Potansiyel Etkileri
Küresel ekonomi açısından bakıldığında, savaşın ilk ve en doğrudan etkisi enerji piyasaları üzerinden kendini gösterecektir. Çünkü öyle ya da böyle Orta Doğu, hâlen dünya petrol ve doğal gaz arzının önemli bir bölümünü barındırıyor ve öte yandan Hürmüz Boğazı gibi stratejik geçiş noktaları küresel ticaretin can damarları arasında yer alıyor. İran’a yönelik askeri saldırının kalıcı hale gelmesi ya da bölgesel aktörleri içine alan geniş ölçekli bir savaşa dönüşmesi durumunda, enerji arzında fiili kesintiler yaşanmasa dahi, risk primlerinin hızla yükselmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Bilindiği üzere, enerji fiyatları, yalnızca arz-talep dengesine değil, beklentilere ve algılanan jeopolitik risklere son derece duyarlıdır. Bu nedenle savaş ihtimali dahi petrol ve gaz fiyatlarını yukarı çekerken, bu gelişme ile birlikte radikal biçimde artış gösteren enerji maliyeti küresel enflasyonist baskıların yeniden güçlenmesine yol açacaktır.
Ek olarak belirtmemiz gerekir ki, son iki yıldır gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ortak problemi haline gelen “yapışkan enflasyon”, bu tür jeopolitik şoklar karşısında daha da dirençli bir nitelik kazanıyor. Enerji fiyatlarındaki bu artışlar, doğrudan tüketici enflasyonunu yükseltmekle kalmayıp üretim maliyetleri, taşımacılık giderleri ve gıda fiyatları üzerinden zincirleme bir etki yaratıyor. Bu durum, merkez bankalarının dezenflasyon sürecine ilişkin beklentileri zayıflatırken, para politikası gevşemesine dair umutları erteleyecektir. Dolayısıyla İran merkezli savaş, küresel ölçekte faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalmasına yol açabilecek bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küresel Ekonomide Belirsizlikler Katlanıyor
Dünya ekonomisinin Trump’ın yarattığı belirsiz gündemine savaşın eklenmesi ile birlikte finansal piyasalar cephesinde de belirsizlik algısının artması, riskten kaçış davranışlarını güçlendirecektir. Küresel fon akımları, bu tür jeopolitik gerilim dönemlerinde gelişmekte olan ülkelerden hızla çıkma eğilimi gösterir ve güvenli liman olarak görülen ABD tahvilleri, altın ve belirli rezerv para birimlerine yönelebilir. Bu eğilim, özellikle cari açığı yüksek, dış finansmana bağımlı ve kurumsal güven sorunu yaşayan ekonomiler açısından ciddi maliyetler üretecektir. Söz konusu savaşın uzaması, küresel likidite koşullarını fiilen sıkılaştıran bir etki yaratacak, sermaye maliyetlerini artırarak yatırımlar üzerinde baskı oluşturacaktır.
Küresel ticaret kanalları da bu savaşın dolaylı fakat güçlü etkilerinin hissedileceği bir diğer alandır. Orta Doğu’da geniş bir çerçevede artan güvenlik riskleri, deniz taşımacılığı maliyetlerini yükseltecek, sigorta primleri ve navlun fiyatları üzerinden küresel ticaret hacmini daraltıcı bir etki üretecektir. Zaten pandemi sonrası dönemde tedarik zincirlerinin kırılganlığı net biçimde ortaya çıkmışken, bölgedeki yeni savaş tecrübesi bu kırılganlığı daha da derinleştirecektir. Bu durum, küreselleşmenin maliyet-fayda dengesine ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirecek ve korumacı eğilimleri de güçlendirecektir.
Savaştan Türkiye’nin Hesabına Düşenler
Tüm bu küresel etkilerin Türkiye ekonomisi açısından ne anlama geldiği sorusu ise son derece kritik ve çok boyutlu bir değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Türkiye, hem coğrafi konumu hem de ekonomik yapısı itibarıyla Orta Doğu’daki gelişmelere yüksek derecede duyarlı bir ülke. Türkiye’nin enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi olması, cari işlemler dengesini enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı kırılgan hale getiriyor. İran’a yönelik savaşın petrol ve doğal gaz fiyatlarını yukarı çekmesi, kuşkusuz Türkiye’nin enerji faturasını artırarak cari açığı genişletici bir etki yaratacaktır. Bu etki, döviz ihtiyacını artırırken, kur üzerindeki baskıyı da kaçınılmaz biçimde güçlendirecektir.
Türkiye ekonomisinin son dönemdeki mevcut makroekonomik görünümü dikkate alındığında, bu tür bir dışsal şokun etkilerinin daha da ağır hissedilmesi olasıdır. Yüksek-düşürülemeyen enflasyonun hâlen kalıcı bir sorun olmaya devam ettiği, para politikasında güvenin tam olarak tesis edilemediği ve mali disiplinin ufukta görünen seçim ekonomisi pratikleriyle zayıfladığı bir konjonktürde, enerji fiyatları kaynaklı yeni bir enflasyon dalgası ciddi sosyal ve ekonomik maliyetler doğuracaktır. Özellikle düşük ve orta gelir seviyesindeki hanehalkları açısından enerji ve gıda fiyatlarındaki artış, gelir dağılımını daha da bozucu bir etki yaratacaktır.
Kur cephesinde ise savaşın tetikleyeceği küresel riskten kaçış eğilimi, Türkiye gibi yüksek dış finansman ihtiyacı olan ülkeler için zaten sınırlı olan sermaye girişlerini daha da sınırlayıcı bir rol oynayacaktır. Bu durum, döviz kuru üzerinde yukarı yönlü baskıyı artırırken, kur geçişkenliği yüksek olan Türkiye ekonomisinde enflasyonist süreci yeniden besleyecektir. Kur-enflasyon sarmalı, son yıllarda defalarca deneyimlendiği üzere, yalnızca fiyat istikrarını değil, ekonomik aktörlerin beklentilerini ve yatırım kararlarını da olumsuz etkiler.
Finansal istikrar açısından bakıldığında, artan küresel belirsizlik ve yükselen risk primleri, Türkiye’nin borçlanma maliyetlerini artıracaktır. Kamu kesimi açısından daha pahalı borçlanma, bütçe dengeleri üzerinde ek baskı oluştururken; özel sektör açısından ise dış borç çevriminde zorluklar doğuracaktır. Özellikle döviz cinsinden borcu yüksek olan firmalar için kur şokları, bilanço yapılarında ciddi tahribatlar yaratma potansiyeline sahiptir. Bu durum, reel sektör-finans sektörü etkileşimi üzerinden sistemik riskleri artırabilir.
Reel ekonomi cephesinde, artan maliyetler ve belirsizlik ortamı yatırım iştahını zayıflatacaktır. Zaten son dönemde yatırımların niteliği ve sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri bulunan Türkiye ekonomisi, bu tür bir şok karşısında daha da içe kapanık ve kısa vadeli bir büyüme patikasına sıkışma riskiyle karşı karşıyadır. İhracat tarafında ise Orta Doğu pazarlarında yaşanabilecek daralma ve lojistik sorunlar, küresel ekonominin yanı sıra Türkiye’nin ihracat performansını olumsuz etkileyecektir.
Tüm bu ekonomik etkilerin ötesinde, savaşın siyasi ve jeopolitik sonuçlarının da Türkiye ekonomisi üzerinde dolaylı fakat güçlü yansımaları olacaktır. Bölgesel istikrarsızlığın artması, Türkiye’nin dış politika manevra alanını daraltabilir; artan güvenlik harcamaları kamu maliyesi üzerinde ilave yükler yaratabilir. Ayrıca olası göç hareketleri, insani krizler ve bölgesel ticaretin aksaması gibi faktörler, ekonomik maliyetlerin sosyal boyutunu daha da derinleştirebilir.
Her Şeyin Özeti: Ağustos Böceği ile Karınca
Sonuç olarak, İran’a yönelik ABD ve İsrail kaynaklı saldırı ve bunun tetiklediği savaş süreci, küresel ekonomi açısından yeni bir belirsizlik dalgası yaratıyor ve böylece zaten kırılgan olan makroekonomik dengeleri daha da zorlayacak bir tabloyu karşımıza çıkarıyor. Türkiye ekonomisi ise mevcut yapısal sorunları, yüksek enflasyon, kırılgan dış denge ve sınırlı politika alanı nedeniyle bu tür bir şoka karşı oldukça savunmasız bir konumda. Bu nedenle mesele, yalnızca dışsal bir jeopolitik risk olarak değil, Türkiye’nin uzun süredir ihmal ettiği yapısal reformlar, kurumsal güven ve rasyonel iktisat politikaları bağlamında düşünülmeye muhtaç. Nitekim yeni yıla girerken bu tür jeopolitik risklerin yanı sıra muhtemel doğal afetler gibi reel şokların ekonomi için tehdit oluşturduğunu, kaynakların ve daha önemlisi zamanın bu tür olasılıklara karşı önlem almak, hazırlık yapmak için harcanması gerektiğini vurgulamıştık. Maalesef gerçekleşmeyen bu temennilerle birlikte karşımıza gelen bu bölgesel kriz, Türkiye ekonomisi için geçici bir sarsıntının ötesinde kalıcı bir tahribat yaratma potansiyeli barındırıyor.

