Sevgili Daktilo 1984 Okurları,

Fatih Ümit ve ben yine huzurlarınızdayız. 

İlk bölümde ABD’de Siyahların her hak kazanımından sonra, ciddi bir toplumsal geri tepme ve reaksiyon geldiğinden bahsetmiştik. Şimdi dilerseniz bu kazanımların en önemlilerinden olan Obama yıllarına bakalım. 

Annesi Beyaz, babası Siyah olan Demokrat Parti adayı Barack Hüseyin Obama’nın başkan seçilmesi pek çok Beyazda şok etkisi yarattı desek yeridir. 2008’deki seçim kampanyası döneminde de, başkan seçildikten sonra da asılsız iddialarla Obama’nın meşruiyeti sorgulandı. İkinci adı Hüseyin diye “gizli Müslüman” olduğu iddia edildi. Düzenli olarak gittiği bir kilisesi olan Obama, Müslüman olsa bile bunun adaylığı için engel teşkil etmediğini söyledi durdu. Ancak, komplo teorisi tutkunları bu tarz mantıklı açıklamalara kulak tıkayıp bildiklerini okumaya, “Obama Müslüman!” diye kamuoyu yaratmaya devam ettiler. 

Obama’nın şahsı üzerinden ikinci büyük karalama kampanyası doğum yeri ile ilgiliydi. ABD Anayasasına göre başkan olabilmek için “doğuştan ABD vatandaşı olma” şartı var. Obama’nın aslında Hawaii’de değil, başka bir ülkede doğduğuna dair spekülasyonlar yaratmak, bu komplocu çevrelerin sıkça başvurduğu bir başka yöntem oldu. Oysa 2008 seçimlerinde Obama’nın Cumhuriyetçi rakibi John McCain yurtdışında, Panama Kanal Bölgesi’nde doğmuştu. Eğer sorgulanacaksa, McCain sorgulanmalıydı, çünkü Kanal Bölgesi yasal olarak muallak bir statüde idi. Fakat, Beyaz ve Cumhuriyetçi olan McCain asla vatandaşlık açısından sorgulanmadı. Komplocu çevreler doğum yeri ve belgesi üzerinden Obama’ya saldırmaya devam ettiler. Trump da bu çamur at izi kalsın kampanyasıyla özdeşleşmiş bir isimdi. Öyle ki, Trump’ın da davetli olduğu 2011 Geleneksel Beyaz Saray Muhabirleri yemeğinde Obama bu doğum belgesi konusunu gündeme getirdi ve taşı da gediğine koydu. Obama’nın sahneden seyirciler arasında oturan Trump ile atışmasını içeren videoyu sizler için şuracığa bıraktık sevgili okurlar. Bu günlerde iki başkan arasındaki kalibre farkını görmek insanı biraz sarsıyor gerçi. Ama sizlerin de artık 2020’nin getirdiği vurgunlar sonucu demir gibi sinirlere sahip olduğunuza inancımız sonsuz… Sarsılmadan devam edelim, buyurun…

2008 Obama’nın seçim zaferinden sonra ortaya çıkan Çay Partisi hareketi Amerika’nin Beyaz bir ülke olarak kalmasını sağlamak için harekete geçti. Hareket ismini ta 1770’lerde, İngiltere’ye karşı bağımsızlık savaşı sırasında Boston’da gemilerdeki çayların vergi vermemek için denize dökülmesi eyleminden alıyordu. Böylece, ulusalcı köklere vurgu yapılıyordu. Sağcı polis sendikaları bu hareketin önemli damarlarından biriydi. ABD’nin en büyük aile şirketlerinden birine sahip Koch kardeşler gibi aşırı sağcı iş insanları, yüz milyonlarca doları sağcı/Cumhuriyetçi adayları fonlamak için akıtmaya başladılar. Maksat, ülkenin tarihinde seçilmiş ilk Siyah başkana karşı bir kamuoyu oluşturmak, onu siyaseten rahatsız etmekti. Koch kardeşler kurdukları think-tank organizasyonları ile de refah devleti karşıtı söylemleri toplumda yaygınlaştırmaya çalışıyordu. Örneğin, Koch kardeşlerin fonladığı Americans for Prosperity gibi kuruluşlara bakarsanız, COVID krizinin yaşandığı şu zor zamanlarda bile hala sağlık sisteminde devletin payının sıfırlanmasını ve mutlak özelleştirmeyi önerdiklerini görürsünüz. Oysa Obama başkanlığı süresince sağlık sektörünü değiştirmeye çalışıyordu. Neden? Çünkü, tekel olmuş özel sağlık sigortası devleri, astronomik fiyatlarla hem vatandaşı hem de kamuyu sömürerek palazlanmıştı. Üstelik de dünyada kişi başına en fazla sağlık harcamasının yapıldığı ülkede 30 küsür milyon vatandaş da sağlık sisteminin dışına atılmıştı. Neyse, sağlık meselesi daha çok su kaldırır. O yüzden burada keselim. Kısacası, Obama’nın sağlık sektöründe kamunun payını artırma çabaları, Koch kardeşler gibi reaksiyoner, aşırı sağ cenahın hiç hoşuna gitmiyordu..

Obama’nın nasıl seçildiğine bakarsak, bu zaferde sandığa ilk kez giden yaklaşık 15 milyon yeni seçmeni görürüz. Bu seçmenlerin büyük kısmı azınlık mensubuydu. Seçim sonrası bu durum muhafazakar çevrelerin dikkatinden kaçmadı. 1965 yılında (Voting Rights Act) kanunlaşan iyileştirmelerden biri de, seçim kanun ve kurallarıyla ilgili değişiklik yapmadan önce, merkezi hükümetin Adalet Bakanlığından onay alma mecburiyeti içi. Bu sayede, özellikle Güneyde bulunan ayrımcılığa meyilli eyaletler, istedikleri gibi seçim kanunu yapamıyor, sistematik olarak Siyah ve Latino nüfusu dışlayamıyordu. Ne yazık ki,  2013 Shelby County kararıyla Anayasa Mahkemesi bu merkezden onay şartını kaldırdı. Bu kararla birlikte Cumhuriyetçilerin yönettiği seçim bölgelerinde Siyahların ve diğer azınlıkların oy kullanmalarını zorlaştıran kanunlar birer birer geçmeye başladı (Voter Identification Laws). 

Bu kanunların etkilerini araştıran başarılı bir çalışmada Zoltan Hajnal ve arkadaşları ilginç sonuçlara ulaştılar. Seçim kanunlarında yapılan değişikliklerden sonra, Latinoların sandığa gitme oranları hem ön seçimlerde, hem de genel seçimlerde bu tarz baskılayıcı düzenlemelerin olmadığı eyaletlere göre yaklaşık %10 azaldı. Kısacası, azınlık seçmeni baskılayıcı kanunlar başarıya ulaşıyordu. Bu düzenlemeler ön seçimlere katılım oranlarını Siyahlarda %8.6, Asya asıllı Amerikalılarda %12.5 azaltıyordu. 

Yazarlar genel seçimlerde de benzer şekilde bu caydırma taktiklerinin etkili olduğuna işaret ediyorlar. Zaten yoksullukla cebelleşen azınlık grupların önlerine konulan her engel, onları sandıktan ve demokratik süreçlerden biraz daha uzaklaştırıyor. İlk bölümde iki milyondan fazla hükümlünün de otomatik olarak oy hakkını kaybettiğini söylemiştik. Kısacası, ABD’deki azınlıkların, özellikle de Siyahların, 1965’de yasal mücadeleler sonucu olarak elde ettikleri eşit vatandaşlık haklarının giderek törpülendiği açıkça ortadadır.

2020 Protestoları ve Yaklaşan Başkanlık Seçimleri

25 Mayıs günü 8 dakika süresince polisin dizinin altında ezilerek can veren George Floyd, dünya çapında protesto dalgalarına yol açtı. Fatih Ümit son derece Demokrat bir eyalet olan Massachusetts’den bildiriyor. Orada eşitlik ve adalet bilinci zaten ülke ortalamasının üzerinde. O nedenle sizlere biraz daha enteresan olan South Dakota’dan örnek verelim istedik. 

South Dakota 2016 seçimlerinde %60’ın üzerinde bir oranla Trump’ı seçti. Buna rağmen, eyalet çapında George Floyd’u anma ve Siyahlar için adalet protestoları yapılıyor. Yalnız, South Dakota’da bir sıkıntı, bu barışçıl protestoları yakından izleyen aşırı sağcı, ırkçı ve silahlı grupların olması. Nitekim 5 Haziran Cuma günü katıldığımız yürüyüşte şöyle bir tablo vardı: 

  • Yürüyüş için toplanmış, genç, yaşlı, çocuk, bebek arabalı, Siyah, Beyaz, Amerikan Yerlisi göstericiler, 
  • Üniversitenin rektörü, hanımı, pek çok idari ve akademik personel de yürüyüşçüler arasında,
  • Yürüyüşü izleyen, arada kortejdekilerle sohbet eden polisler,
  • Yıllardır hiç bıkmadan gitarlarıyla “Imagine” çalan, yaşlı ve eski solcu olduğunu tahmin ettiğimiz bir müzik grubu,
  • Yürüyüşçülere bedava soğuk su dağıtan restoran ve barlar.

Sizler “işte, ne ideal bir protesto, müzik bile var” derken, kazın ayağının öyle olmadığını anlatacağız, kitlesel silahlanmanın tehlikelerini fark eden, barışsever okuyucularımız. Bu sakin tablonun yanında bir de şu gruplar vardı:

  • Harley Davidson motorlarıyla kortejin geçeceği rotada konuşlanmış “Aryan Bikers” grubu. 
  • AR-15 makineli tüfeği ve kemerinde bir sürü yedek şarjörü ile korteji izleyen, yüzü kuru kafa resimli maskeyle kapalı “sıradan vatandaş”
  • Bayraklarla donatılmış, askeri cemse tipi bir kamyoneti kortejin geçeceği yolun başına çekip, protestocuları alayla izleyen bir başka grup “sıradan vatandaş”.
  • Korteje “White Lives Matter Too!” diye bağıran “hassas vatandaş” 

Protestoların olası sonuçlarına dair herkesin kafasında bir soru var. Peki şimdi ne olacak? Bu protestoların Kasım ayında yapılması planlanan 2020 Başkanlık seçimleri üzerinde nasıl bir etkisi olur? Bu işten de mi Trump kazançlı çıkar? Gelin isterseniz bu soru üzerine biraz düşünelim.

Haziran ayındaki protestoların Kasım ayındaki seçmen davranışlarına etkisini, hele de pandemi ortamında doğru tahmin etmek oldukça zor. “Trump’a yarar” veya “Trump kesin kaybetti” şeklinde fikir beyanları ise akademik ciddiyetten uzak olur. Ancak, olaylar henüz sıcağı sıcağınayken bizim yapabileceğimiz en doğru yöntem, ABD tarihindeki benzeri protesto hareketlerine bakmak. 

Eski Protestolar ve Seçimlere Etkileri 

Bu amaçla ilk bakmamız gereken yer 1950 ve 1960’larda ABD çapında ses getirmiş Medeni Haklar Hareketi (Civil Rights Movements) olmalı. 1962 ve 1965 arasında, ABD’deki her yüz ilçeden (county) dokuzu en az bir Medeni Haklar Hareketi protestosuna sahne olmuş. Sounyajit Mazunder’in yaptığı araştırmada bu protestoların o ilçelerde yaşayan Beyaz nüfusun siyasi eğilimleri üzerindeki olumlu etkisi, protestolardan tam elli yıl sonra bile gözlemlenmiş. Protesto yapılan ilçelerde yaşayan Beyazlar, yapılmayan ilçelerdeki Beyazlara göre Siyahların haklarına karşı daha duyarlılar. Protesto yapılan şehirlerdeki Beyazlar, Siyahlara pozitif ayrımcılık (affirmative action) uygulanması gerektiğini düşünüyorlar ve çok daha düşük oranlarda Siyah karşıtı, ırkçı eğilimler besliyorlar. Ayrıca, protesto olan ilçelerdeki Beyazların Demokrat Parti’ye desteği, protestosuz yerlere göre %3 daha fazla. 1960’larda protestocuların genelde ırkçılığın daha yoğun yaşadığı yerleri seçtikleri göz önüne alındığında, elli yıl sonra bile etkisini gösteren bu olumlu kamuoyu değişimlerinin önemi daha da fazla artıyor. Ezcümle, bir kahvenin 40 yıl hatırı, bir barışçıl oturma eyleminin ise 50 yıl etkisi kalıyormuş, bizim kahve sever okurlarımız. 

Kaynak: Omar Wasow. 2020 ‘Agenda Seeding: How 1960s Black Protests Moved Elites, Public Opinion and Voting’ American Political Science Review, First view. p.5

Şimdi sizlere girizgah yapmadan pat diye bir tablo verdik yukarıda, şaşırdınız belki. Şaşırmayın. Tablo çok işe faydalı bir tablo. Ama önce kısaca size bizim mutfak hakkında bilgi verelim. 

Bu yazı serisini hazırlarken, aramızda şöyle bir iş bölümü oldu. Ben Fatih Ümit’e “Minneapolis karışıyor galiba, görümce çantasını hazırlayıp kapının arkasına koymuş, olur da evi yakılırsa bize geleceklermiş, ne yaparız ki koca yaz?” diye dertlenirken, Fatih Ümit “Hocam ben 22 makale daha bulup okudum konuyla ilgili, hepsini yolladım size, daha da 17 tane daha var, hepsine bakarsak Daktilo 1984 için 1200 kelime yazarız değil mi?” 

Kısacası değerli dostlar, size şu satırları yazmak için epeyce makale devirdik. Zaten öncesinde de verdiğimiz dersler, yaptığımız okumalar neredeyse bir kervan yol olurdu. İşte burada yazdıklarımız tüm bu imbiklerden süzülüp geliyor, bizim kadir kıymet bilir okurlarımız. 

Okuduğumuz onca külliyat arasında belki de en çarpıcı olan, yakın zamanda Princeton Üniversitesinden Omar Wasow tarafından yayınlanmış bir çalışmaydı. Yukarıdaki tablo da o makaleden. Wasow, 1960’lardaki Siyah aktivistlerin iki farklı kanadını inceliyor. İlk grup, şiddet içermeyen sivil direniş yöntemlerini, geniş katılımlı barışçıl yürüyüşleri tercih ediyor, Martin Luther King Jr. gibi. İkinci grup ise Malcolm X gibi, Siyahlara yapılan emsalsiz baskıların daha sert, şiddet içeren tepkileri meşru kıldığını savunuyor. Wasow üşenmeden dönemin önde gelen gazetelerinde tüm bu protestoların ne gibi anahtar sözcüklerle ele alındığına bakmış. Gösteriler barışçıl ise daha çok “hak arama”, “adalet”, “eşitlik” gibi sözcükler manşet olmuş. Fakat, gösterilere şiddet bulaştıysa, manşetler de “yağma”, “talan”, “başkaldırı” gibi olumsuza dönmüş. 

Şimdi geliyoruz zurnanın zırt dediği yere: Protesto niye yapılıyor? Kamunun ilgisini bir konuya çekmek için ve sonrasında seçmen davranışını etkilemek için. Wasow’un çalışması da şu neden-sonuç ilişkisini göstermiş: Eğer protesto barışçıl ise, seçmen buna olumlu tepki verip Demokratlara yöneliyor. Fakat protesto şiddet içerdiyse, seçmen hemen kendisini “kanun-nizam” diyen sağ partilerin kollarına atıyor. 

Bu noktada hem protestocuların ne yaptığı hem de medyanın bunları nasıl yansıttığı çok önemli. Eğer eylemler otobüste arka koltuğa oturmamak gibi barışçıl ve pasifist eylemlerse ve bu barışçıl eylemler devlet ve kolluk gücünün haddinden fazla şiddetine maruz kaldıysa, Demokrat partinin oy oranlarında seçim bölgesine göre %1.6 ile %2.5 arasında bir artış görünüyor.

Ancak, protestoların şiddete bulaşması, çok daha yüksek bir ters tepki yaratıyor. Eğer protestolar çığırından çıkmış bir vandalizm olarak medyaya yansırsa, sağ partilerdeki siyaset yapıcılar da derhal bir kanun-nizam söylemine sarılıyorlar ve seçmen %1.5 ile %7.9 arasında Cumhuriyetçi partiye doğru kayıyor. Hasılı, Wasow diyor ki, azınlıkta olanlar demokratik sistemlerde medyayı, kamuoyunu ve elitleri kendi yanlarına çekebilirler. Hatta seçim sandığında bile pozitif etki yaratabilirler. Ama bunu yaparken anahtar etken, kullandıkları taktiklerdir. Göze göz diyerek şiddet içeren eylemlere girişirlerse, sandıktan istediklerinin tam aksi bir sonuç çıkabilir. 

Şimdi diyeceksiniz ki, 1960’lara girdiniz, çıkamadınız, yakın dönemde hiç mi protesto yok? 

Tabii var, sevgili yakın dönem protesto takipçisi okurlarımız! Gelin bir de 1992 Los Angeles olaylarını ziyaret edelim. Bakıyoruz, yine polis şiddeti ve kamera görüntüleri var.

3 Mart 1991 günü dört Beyaz polis, Rodney King isimli Siyah vatandaşı yakalayıp polis arabasının yanında 12 dakika boyunca döverken görüntülendi. Lakin, Nisan 1992’deki mahkemede aralarında hiç Siyah olmayan jüri üyeleri polisleri serbest bıraktı. Bu kararın hemen ardından başlayan ve kısa sürede şiddet sarmalı haline dönüşen protestolar yaklaşık bir ay sürdü. Bu süre içerisinde 60 dan fazla vatandaş hayatını kaybetti, 2000’den fazlası yaralandı ve 11 binin üzerinde kişi tutuklandı. Şehirdeki can kaybını ve maddi hasarı önlemek için deniz komandoları (US Marines) müdahil oldular. 

Ortaya çıkış ve izlediği gelişim süreci açısından bugünkü protestoları andıran 1992 Los Angeles protestolarını özellikle seçtik. Gelin şimdi bu protestoların orada yaşayan seçmen davranışı üzerindeki etkilerine bakalım. Ryan Enos ve arkadaşları yakın zamanda yayınlanan makalelerinde ilginç sonuçlara varmışlar: Şöyle ki, protestolar sürerken yapılan ulusal bir ankette Beyazların yalnızca %17’si protestolardaki şiddeti meşru görürken, bu meşru görme oranı Siyahlarda da %35 dolaylarında kalmış. Yani göz göre göre verilmiş adaletsiz bir mahkeme kararına rağmen Siyahların da üçte ikisi şiddet olaylarını meşru görmemişler. 

Fakat, Los Angeles olaylarının yatışmasından kısa süre sonra bu kez seçmenler okul bütçeleri konusunda sandığa gitmişler.  Oylamanın konusu, devlet okullarına ve üniversitelere kaynak ayrılması. Bu seçimde de şöyle bir sonuç çıkmış: Protestolara yakın yerlerde yaşayan Beyaz seçmenler, Siyahların da protestolarda dile getirdiği gibi, devlet okullarına daha fazla kaynak ayrılmasından yana oy kullanmışlar. Araştırmacılar, Siyahların taleplerini yansıtan bu seçim sonuçlarına bakarak şunu gözlemlemişler:

  • Los Angeles protestoları, bölgedeki Beyazlar arasında Siyahların sorunlarına dair empatiyi, yani bizdeki ifadeyle diğerkâmlığı arttırmış. O nedenle Beyazlar da Siyahlar için önemli bir konuda (devlet okulları) onların lehine (daha fazla kamu kaynağı) oy kullanma basiretini göstermişler. 
  • Protestolar Siyahları mobilize etmiş, siyasi olarak atıl iken aktifleştirmiş. Bunun sonucunda Siyahlar daha yüksek oranlarda seçimlere katılmışlar. 
  • Protestolardan dolayı Demokrat Parti desteğinde artış yaşanmış. Dahası bu etkiler bir on yıl sonrasında bile eriyip olup gitmemiş.  

İşte bugün sokakları dolduran insanlar, her gün sırf derisinin renginden dolayı polis şiddetine maruz kalan, temel vatandaşlık hakları çiğnenen, sosyal devletin korumasından mahrum Siyahlar ve onların kaygılarına duyarsız kalmayan kesimler. Fakat, yukarıda da belirttiğimiz gibi, protestoların alacağı tavır ve bunun basında yansımaları, seçmen davranışını ciddi oranlarda etkileyebilir. 

Kaçmayın, özetleyip bitiriyoruz!

  • Pasifist ve barışçıl kitlesel hareketler Demokratlara, daha şiddete meyyal, çatışmacı hareketler ise Trump’ın hanesine oy olarak yazılacaktır. 
  • Cumhuriyetçiler ve Trump da boş durmuyor: COVID bahanesiyle seçmen katılımını engelleyici düzenlemeleri tam gaz devam ediyor. Trump, mektupla oy pusulası gönderilmesi gibi seçmen katılımını artıracak her tür düzenlemeyi veto ederken, yerel mahkemelerin bindirilmiş Cumhuriyetçi hakimleri de yasal ayak oyunları ile yeni seçmenlerin katılımını baskılamaya çalışıyor. Herkesin bildiği gerçek şu: yeni seçmenler yaşça genç ve içlerinde azınlık oranı yüksek. Bu da yeni seçmenleri Demokratlara yakın kılıyor. O nedenle Cumhuriyetçi kamp bu vatandaşların seçmen havuzuna katılmasına razı değil. Seçmenlerin içinde yaşlı ve Beyaz kesim olabildiğince fazla kalsın derdindeler. 

Uzattık çok, sebatkar okuyucularımız. Ama sonunda özet bile verdik, daha ne olsun. Tek soruluk quiz ile bitiriyoruz. 

Kalın sağlıcakla!

Aşağıdakilerden hangisi South Dakota eyaletinde Siyah haklarıda destek için yapılmış yürüyüş kortejinin karşılaştığı bir engel değildir?

a) Harley Davidson motorlarıyla korteji takip eden ırkçı gruplar.

b) Otomatik tüfekleri ve ekstra şarjörleri ile korteji takip eden gruplar.

c) Askeri cemse üstünde bayrak açmış vatanperverler.

d) Serbestçe etrafta otlayan bufalo sürüsü.

Doğru Cevap: D-Kortej şehir sınırları içinde kaldığı müddetçe bufalo ile karşılaşma olasılıkları yok değerli okurlar. Ancak etraftaki milli parklara giderlerse dikkatli olmalarında fayda var. 

Kapak Fotoğraf: Mike Von