Bu yazı bir ilahiyatçı tarafından İslam dininde LGBT+ konusuna alternatif bir görüş bildirmek için yazılmadı. Müslüman bir kadın olarak sahip olduğum ve sahip olmayı umduğum hakların evrenselliğine duyduğum inançla, muhafazakarlara birkaç hatırlatma yapmak ve temel hakları çoğunluğun hışmına rağmen savunmaya çalışanlara sesimi duyurmak amacıyla bu yazıyı yazıyorum. 

Geçtiğimiz haftalarda Pride kapsamında gerçekleşen faaliyetlere “tepki” olarak sosyal medyada LGBT+ etkinliklerinin yasaklanmasına dair “kampanyalar” başlatıldı. Başkasının cinsel kimliğinden, yöneliminden ve bunun dile getirilmesinden bile etkilenebilip, “mağdur” olabilen ve faaliyetlerin hemen bastırılmasını talep eden yüzlerce insan… İlgili başlığa yazan Twitter hesaplarına bakarken bazı başörtülü kadınların dini “gerekçelerini” anlattığını (!), bazılarının ise küfür-hakaret çizgisinde kalmayı tercih ettiklerini gördüm. Bu başlığa yazan dindar kadınlar yıllar önce üniversitelerde başörtüsü yasağının kalkması için mücadele eden ve bunu herhangi bir dini hassasiyetle değil, sadece ve sadece bir hakkın savunulması amacıyla yapan insanların varlığını hiç hatırlamamak üzere unuttular. KHK ile işinden olan Murat Sevinç Hoca’nın, bu yasak kalkmadan önce de kendi dersine öğrencilerinin başörtüsüyle girmesine izin vermesiyle, kutsadığı değerin maneviyat değil eğitim hakkı olduğunu anlayamayanlar, bugün kendi değer yargılarının başka insanların temel haklarının elinden alınmasına engel olabileceğine inanıyorlar. Murat Hoca örneğini burada vermemin sebebi, konunun sadece LGBT+ ile sınırlı olmadığını bir kez daha göstermek. Murat Hoca gibi birçok insanın kavramsal ve ahlaki bir tutarlılıkla gösterdikleri desteği, maalesef dindar insanların çoğu onlar bu desteğe ihtiyaç duyduğunda gösteremedi. O yüzden bugün tutarlı bir duruşla hakların “özünü” savunamıyor olmaları beni şaşırtmıyor çünkü, bu konuda karşılaştıkları her sınavda başarısız oldular.  

Beni hala şaşırtabilen nokta hadleri ve hakları olmayan açıklamaları yapan, Lut kavminin helakına referansla “LGBT+ faaliyetleri durdurulsun” diyen insanların, Kur’an’ı Kerim’de anlatılan kıssada, bu cezalandırmada insana herhangi bir görev verilmediğini bildikleri halde bunu görmezden gelmeleri. Daha açık bir ifadeyle, nasıl bir konumlandırmayla bu faaliyetlere engel olmayı meşrulaştırabiliyorlar? İfade ettiğim gibi bu yazı İslam dini temelli açıklamalar yapmak amacıyla yazılmadı. Aksine, kimsenin kimseyi daha meşru ya da daha az meşru kılmaya hakkının olmadığını söyleme niyeti taşıyor.  LGBT+ bir birey olmanın engellenmesi gereken günah olduğunu düşünüyorsanız yapabileceğiniz tek şey LGBT+ bir birey olmamaktır(!). Bu cümlemle politically incorrect bir çizgiye gelmeyi değil, sadece insanların ait oldukları sınırları vulgarize edilmiş bir ifadeyle göstermek istiyorum. Bu konudaki düşüncelerimi yazmaya karar verdiğimde üniversite sınavında Mabel Matiz ile ilgili soru sorulmasına soruşturma başlatılmasına, ÖSYM Başkanının açıklamalarına ve konuyla ilgili yapılan sokak röportajlarına şahit oldum. Mabel Matiz’in açık hedef haline getirilip Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları tarafından “milli ve manevi” değerlere uymadığının deklare edildiğini, bazı velilerin çocuklarının “böyle” bir soru karşısında dikkatlerinin dağıldığını, etkilendiğini ve mağdur olduğunu iddia ettiğini hepimiz izledik. Öyle düşük bir mağdur olma eşiği görüyoruz ki, LGBT+ bireylerin sadece var olmaları bile bu insanların kendilerini “mağdur” olarak görmelerini mümkün kılıyor. Hem LGBT+ eylemlerinin durdurulmasını isteyebilme cesareti hem de kendi “değerleri” hilafına herhangi bir şey yaşanmaması için bir insanın onurunu zedeleme cüreti yine “ötekinden” etkilenme eşiğinin yapay düşüklüğünden kaynaklanıyor. 

Bu yazının sonunda beni tekfir etmek isteyenler olursa diye küçük bir not düşmek istiyorum. İlgili ayette Lut Kavminin helâkından söz edilirken onların mütecaviz ve zorba oldukları vurgulanır. Genel olarak Kuran’da kavimlerin helak olması tematik olarak sınıflandırıldığında ise zalim ve güçlülerin zayıfları ezdiği adaletsiz düzenlere yapılan vurgu dikkat çekmektedir. Dindar Müslümanların favori helak hikayesi neden “ötekinin ötekisine” karışma hakkını kendilerine verdiğini düşündükleri Lut kıssasıdır? Yazımın başında da ifade ettiğim gibi başörtülü bir Müslüman kadın olarak Allah’ın bana dahil olma yetkisi vermediğini, ortak yaşama kültürünün önemini kavramış bir birey olarak ise sahip olduğum hakların başkasına verilmemesi için çabalamanın sonsuz bir karanlık olduğunu biliyorum. Onurumla yaşamanın ancak herkesin onuruyla yaşamasını savunduğumda mümkün olabileceğini biliyorum. 

Fotoğraf: Mercedes Mehling