Geçtiğimiz günlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın COVID-19 salgını nedeniyle zor günler geçiren işletme sahiplerine katkı amacıyla “Lezzet Ankara” adında bir yemek siparişi uygulaması başlatması sosyal medyada büyük tartışmalara yol açtı. Ankara’daki restoranların uygulamaya ücretsiz olarak kaydolabileceği ve komisyon alınmayacağının açıklanması temelde iki perspektiften eleştirildi. İlk eleştiri, bu tür uygulamaların özel sektörün inovasyon yapma yönündeki teşviklerini azaltacağı, ikinci eleştiri ise kamunun özel sektör ile rekabet etmesinin yanlış olduğu yönündeydi. Ben bu eleştirilere katılmayan bir iktisatçı olarak görüşlerimi özetlemeye çalışacağım.

İlk olarak şunun altını çizerek başlamakta fayda var; iyi bir iktisat eğitimi, sorunlara tek bir çözüm perspektifinden bakmamayı öğretir. Özellikle de 1980’lerde Washington Consensus adıyla bilinen tek tip politikaların gelişmekte olan ülkelerde neredeyse topyekûn başarısızlığa uğraması ve gelir adaletsizliğini daha da derinleştirmesi neticesinde “herkese aynı beden (one size fits all)” yaklaşımının yanlışlığı konusunda uzun zamandır bir mutabakat söz konusu. Dani Rodrik’in dediği gibi herhangi bir iktisat sorusuna verilecek en iyi cevap “duruma bağlı (it depends)” cevabıdır. Aslında söylemeye bile gerek yok ancak, bu Lezzet Ankara adı verilen “kamu müdahalesini” de içinde bulunulan koşullar içinde değerlendirmek en sağlıklısı.

Eleştirileri yukarıdaki çerçeve içinde şimdi daha detaylı ele alalım. Kamunun müdahaleleri özel sektörün inovasyon yapma motivasyonunu olumsuz etkiler mi? Lezzet Ankara uygulaması özel sektörün inovasyon hevesini kırar mı? İnovasyon teşvikleri, optimal patent süreleri, monopoller ve rekabet konuları iktisat literatüründe neredeyse yüz yıldır tartışılıyor. Bu literatüre en önemli katkıları yapan iktisatçıların başında gelen Nordhaus’un 1969 yılında gösterdiği üzere inovasyon yapmanın bir bedeli var. Patentler ya da istisnalar vasıtasyla bu inovasyondan elde edilecek kar miktarı ve süresi uzadıkça özel sektörün inovasyona yaptığı yatırım miktarı ve neticesinde ortaya yeni teknolojilerin çıkma olasılığı artıyor. Ancak, monopol kârlarının tüketici bakımından yarattığı bir refah kaybı da söz konusu. Bu refah kaybından dolayı iktisadi modeller optimal patent/korumacılık süresinin sonsuz olmaması gerektiğini gösteriyor. Hatta mevcut teoriler talep esnekliğine, inovasyonun ve imitasyonun maliyetine ve yeni teknolojilerin mevcut teknolojileri tamamlayıcı nitelikte olup olmamasına bağlı olarak optimal patent sürelerinin kısa olması gerektiğine işaret ediyor (Norhaus (1969), Scherer (1972)).

Gelelim Lezzet Ankara uygulamasına. Bu uygulama aslında daha sofistike hizmetler sağlayan iki özel sektör firmasına rakip olacağı kaygısı ile eleştiriliyor. Bir çevrimiçi platform vasıtasıyla restoranlar ile müşteriler arasında aracılık hizmeti sağlayan bu iki şirketin aracılık inovasyonunun asıl sahipleri olup olmadığı ya da bu fikrin patentini alma konusunda çaba harcayıp harcamadıkları konusuna vakıf değilim. Ancak, bu iki şirket piyasadaki oligopol pozisyonları sayesinde yıllar içinde büyük kârlar elde etti. Hatta bir tanesi geniş kâr marjı ile Avrupa’ya dahi açıldı ki bu gayet güzel bir gelişme. Diğer taraftan bu fikir, örneğin bir kanser ilacı, Covid-19 aşısı gibi çığır açan (ground breaking) bir inovasyon değil. Bu nedenle bu fikre dair kâr ufkunun kısıtlı olması son derece doğal ve muhtemelen toplam refah bakımından da optimal.

Ancak, burada bir nüans var. Gözlemlediğim kadarıyla eleştiriler diğer özel şirketlerin bu fikri kopyalayarak piyasaya girmesinden çok kamunun piyasaya girmesinin yaratacağı haksız rekabete odaklanıyor. Kamunun piyasaya aktör olarak girmektense düzenleyici olarak faaliyet göstermesi gerektiğinin altı çiziliyor. Bu eleştirileri anlıyorum ancak, katılmıyorum. Kamunun düzenleyici ve denetleyici rolü elzem ve tartışmaya gerek yok. Ancak, neredeyse hiçbir zaman piyasalar gerçek rekabet altında işlemiyor ve neredeyse her zaman çeşitli dışsallıklar söz konusu.  Dolayısıyla, belli koşullar altında, kamunun düzenleme ve denetleme ötesine giden müdahaleleri toplam refahı arttırabiliyor. Ankara Büyükşehir Belediyesi, Lezzet Ankara uygulamasını salgından etkilenen esnafa destek olmak için hayata geçireceğini duyurdu. Bu son derece meşru bir gerekçe. Kapatmalar nedeniyle kan ağlayan küçük esnafı kısıtlı nakit yardımlar ile ayakta tutmaktansa komisyon maliyetini azaltmak istihdamı korumak bakımından da maliyet etkin (cost effective) olabilir. Üstelik salgından etkilenen sadece esnaf değil. Tüketicilerin de önemli bir kısmı refah kaybı yaşadı. Restoranlar komisyon maliyetlerini ister istemez tüketiciye yansıtıyor. Dolayısıyla, aracılık maliyetlerinin düşmesi tüketici refahı bakımından da olumlu bir gelişme. Bu koşullar altında belediyenin toplum refahını gözeterek bir aktör olarak piyasaya girmesini yadırgamıyorum.   

Bu tartışmalar çerçevesinde kimsenin gündeme getirmeyi lüzumlu görmediği benzer bir kamu müdahalesi örneği de var aslında önümüzde. Sadece Türkiye’de değil, neredeyse tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kamu, iş ve işçi bulma faaliyetlerinde aracılık yapıyor. Türkiye’de bu görevi üstlenen kamu kurumu İŞKUR. Hatta devlet daha da ileri giderek, özel sektörün bir takım istihdam teşviklerinden faydalanabilmesi için işe aldığı kişileri İŞKUR’a kayıtlı işsizler havuzundan seçmesini şart koşuyor. Ben şu ana kadar neden İŞKUR gibi bir kurum var, kamu neden özel firmalar varken bu aracılık faaliyetine devasa bir kaynak ayırıyor diye sorgulayan bir kişi görmedim. Elbette sorgulanabilir de ancak, dezavantajlı grupların refahını doğrudan etkileyen, bilgi asimetrilerinin, yoğun dışsallıkların olduğu alanlarda kamu müdahalelerinin gerekliliği konusunda hem toplumsal hem de bilimsel bir mutabakat söz konusu.

Yukarıdaki örneği verme nedenlerimden biri de aslında İŞKUR tarafından sağlanan hizmetlerin “monopolistik rekabete” uygun bir örnek olması. Yüksek nitelikli işgücüne yönelik aracılık faaliyetleri genellikle özel sektördeki malum firmalar tarafından sağlanırken, daha düşük nitelikli pozisyonlarda İŞKUR daha aktif. Dolayısıyla, aslında piyasadaki kamu ve özel sektör aktörleri niş, özelleştirilmiş hizmetler sunuyor. Lezzet Ankara için de durum böyle olabilir. Zaten Lezzet Ankara herkesin bildiği zincir restoranlardan ziyade küçük esnafı hedefliyor. Dolayısıyla, Lezzet Ankara ve diğer firmaların sunduğu hizmetlerin mükemmel ikame olduklarını söylemek güç. Belki de bu alandaki özel şirketler rekabetten şikâyet etmek yerine, “hizmetlerimizi ikame etmesi güç hale nasıl getirebiliriz?” diye kendilerine sormalılar. Eğer cevabı bulamıyorlarsa, ya bu piyasanın doğası böyle demektir ya da şirketler iyi yönetilmiyordur. Dolayısıyla, kâr marjlarının düşmesi kaçınılmazdır. Bence buradaki esas soru belediyenin hizmet sağlayıcısı olarak girip girmemesinden ziyade, elindeki kısıtlı kaynaklar ile etkin bir platform kurup kuramayacağı. Diğer bir deyişle toplumsal faydasının maliyetinden yüksek olacağı bir iş modelini tutturup tutturamayacağı ile ilgili. Bunu ise zaman gösterecek.    

Son olarak, Lezzet Ankara eleştirilerinin “piyasa dostu-piyasa karşıtlığı” eksenine indirilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum. Belli bir yaşın üzerindeki kişilerin formasyonu geçmişte bu eksenlerde oluştuğu için tartışma belki bu ikilemde yürüdü. Ancak, dünya başka bir yöne doğru gidiyor. Kötü ve riskli yatırımlar sonrasında 2008’de batan bankaların vergiler ile kurtarılması, en zengin yüzde 1’lik kesimin yıllar içinde toplam gelirden aldığı payın daha da artması, küresel ısınma gibi problemlerin yarattığı sosyal hoşnutsuzluklar göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Özellikle genç nüfusun sürdürülebilir bir ekonomik düzene ve adil gelir dağılımı yönünde ciddi talepleri var. Çoğumuz farkında değil ama onlar çevreye duyarlı, büyüme saplantısı olmayan, insani çalışma koşulları vaat eden donut ekonomi modellerini tartışıyor. Biz belki göremeyeceğiz ama ileride çalışanlarının haklarını gasp etmek, zaman baskısı altında günde 16 saat çalıştırmak, dünyayı kirletmek, anormal kar marjları ile faaliyetlerini sürdürmek muhtemelen bu kadar kolay olmayacak. Geleceğin tüketicileri seçim yaparken bu kriterleri ön plana çıkaracak.  Adil gelir dağılımına talep git gide artıyor. Bu kapsamda ben iktisat politikalarının mutlak “piyasa dostu-piyasa karşıtlığı” fetişizminden değil, içinde bulunulan koşullar ve toplam refah bakımından fayda-maliyet etkinliği çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. 


Referanslar

Bertran, F. J. L., & Turner, J. L. (2017). Welfare-optimal patent royalties when imitation is costly. Journal of Economic Behavior & Organization137, 457-475.

Mansfield, E., Schwartz, M., & Wagner, S. (1981). Imitation costs and patents: an empirical study. The economic journal91(364), 907-918.

W. D. Nordhaus, Invention, Growth, and Welfare; A Theoretical Treatment of Technological Change, Cambridge, Mass. 1969, ch. 5.    

Scherer, F. M. (1972). Nordhaus’ theory of optimal patent life: A geometric reinterpretation. The American Economic Review62(3), 422-427.