Zaman zaman beyhude bir şekilde halifelik üzerine tartışmalar açılıyor. Bu durum, millete ne denli şanslı olduklarını hissettirmektedir ve bunun sebebi Cumhuriyet’in ilanıdır. Cumhuriyetin ilanına değin, tarihin başlangıç noktasına gidecek olursak eğer, yazımın sonlarına doğru sizler de kendinizi şanslı hissedeceksiniz ki, ne mutlu hissedenlere.

Arap yarımadasında yüzyıllar boyu yönetimin esamesi okunmuyordu. Yönetimden yoksun, adaletin sadece kuma yazılı bir kelime olduğu bu topraklar; kabilelere ve boylara bölünmüştü. Yönetimsizliğin sonucu olan kaos ise, kendisini kabileler arasındaki çatışmalarla ve boylar arasındaki çekişmelerle göstermişti. Bütün bunlar yaşanırken Hz. Muhammed 40 yaşında peygamberlik görevine başladı.  Peygamber olmasının yanı sıra bir devlet başkanıydı ve “Medine’deki farklı dinî, siyasî ve etnik grupların katılımıyla, Hz. Peygamber’in devlet başkanlığında birlikte yaşamayı öngören siyasî-hukukî bir belge”nin  (Medine Vesikası) oluşmasını sağladı. Medine’de siyasi birlik sağlanmakla beraber inanç ve hürriyetler garanti altına alındı, Yahudilere mülk edinme ile din serbestliği verildi. Akabinde de Hz. Muhammed bütün kesimlerce siyasi lider olarak tanındı; ilk kez kanun nizam vuku buldu ve devletin sınırları belirlenerek yazılı bir anayasa hazırlanmasıyla güçlü bir merkezi yönetim hazırlandı. Yönetim noktasında da ismi Medine şehir devleti, yani ilk İslam devleti adını aldı. Dini topluluk peygamberi olan Hz. Muhammed aynı zamanda düzen ve adalet üzerine inşa edilen devletin de lideri konumundaydı. Vefatına kadar da devlet başkanlığı görevini sürdürecekti.

Yıl 632 olduğunda Hz. Muhammed vefat etti. Devlet noktasındaki konumunun doldurulması gerekti ve böylece halifelik kavramı doğmuş oldu. “Halef”, kelime manası olarak kendinden önce görev yapan kişinin yerine geçmek, bıraktığı boşluğu doldurmaktır. “Hilafet” de “halef” kelimesinden türetilmiştir. Hz. Muhammed son peygamberdir, dolayısıyla Allah bir başkasını elçi olarak insanlara göndermeyecektir. Hz. Muhammed’in boşluğunu dini manada doldurabilme mümkünatı zaten yoktur. Halifeler de peygamberin sadece yöneticilik sıfatına vekil olacaklardır. Halife seçilecek kişinin vasıflar noktasında en kabul görmüş, bilgili, erdemli, adaletli kimse olması elzemdir. Devlet başkanlığına peygamberin de en yakın arkadaşı olan Ebubekir seçilir ve 2 yıl görev yapar. Ardından Ömer bin Hattab 10 yıl, Osman bin Affan 12 yıl, Ali bin Ebu Talib 5 yıl süreyle halife olurlar.

Önemli bir noktadır ki; Kuran’da ve hadislerde hilafet kavramı yer almamakla beraber zaten halifenin de herhangi bir ilahi gücü yoktur. Halife, İslam devlet başkanlığına verilen isimdir. Dört halife arasından üçü öldürülür ve halifelik savaşları yaşanır. Ardından da Hz. Ali hile ile halifelikten indirilir ve öldürülür.

Hz. Ali ile savaşan Şam valisi Muaviye, halifeliği ele geçirerek Emevi hanedanlığını kurar. Müslüman toplumları arasında Şii ve Sünni gibi mezhepsel ayrımlar da bu dönemde ortaya çıkar. Hz. Ali’nin halife olması gerektiğine inanan Şii’lik, hilafet makamını tanımaz. Hz. Ali’nin hakkının gasp edildiğini düşünürler. Muaviye’nin seçime son verip vefatından sonra yerine oğlu olan Yezid’in geçirilmesini kabul ettirmesiyle halifelik güce dayalı bir makama ve babadan oğula geçen saltanat sistemine evrilir. Hz. Muhammed ve dört halife dönemindeki mütevazi yaşam saray ihtişamına döner. Emevilerin yıkılmasının ardından da hilafet Abbasilere geçer ve tarih sahnesine Moğollar çıkar. Moğollar 1258 yılında Irak’a girerek Bağdat vilayetini kuşatmaya başlarlar ve Abbasi halifesi Müstasım İslam dünyasına cihat çağrısında bulunur. Ancak hezimet ile sonuçlanır. Nedeni ise cihat çağrısının sessiz bir çığlıktan ibaret kalmış olmasıdır.

Moğol imparatorluğunun kurucusu Cengiz Han’ın torunu Hülagü Han, Bağdat vilayetini kısa sürede işgal eder ve ardından halife Mustasım esir alınır. Hilafet makamının etkisizliği burada ortaya çıkmıştır. 500 yıllık Abbasiler dönemi bu olaylarla beraber kapanır ve Moğollarda ilerlemeye devam eder.

Mısır’da Memlük sultanı Kıpçak Türkü Baybars Moğolları durdurur. İslam dünyasında Moğolları durdurmada tek kuvvet Memlükler olur. Abbasilerin son halifesi olan Müstasım’ın oğlu da Mısır’a sığınır. Çocukları da Memlüklerin himayesinde halife unvanını kullanmaya devam eder. Ancak birçok İslam devleti kurulmuş, aynı anda da birçok halife ortaya çıkmıştır. Güçlenen her İslam hükümdarı kendisini halife ilan eder. Halifelik de artık sıradanlaşmaya yüz tutmuş sembolik bir makama dönüşür. Memlük devleti çatısı altında 300 yıl süreyle devam eden halifelik kurumu, siyasi otoritenin çıkarlarının yönlendirmeleriyle, emirleriyle etkisiz bir makam olarak varlığını sürdürür.

Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Memlükleri ortadan kaldırıp Mısır’ı fethetmesiyle hilafetin de Osmanlı’ya geçtiği söylenir. Yalnız halifeliğin Osmanlılara devir ve teslimine dair bir kaynak bulunmamaktadır. Yavuz Sultan Selim, Mısır’dan İstanbul’a dönüşte kutsal emanetlerle birlikte Abbasi halifesini de götürür. Yavuz Sultan Selim’den önce halife unvanını kullanan Osmanlı yöneticileri de yok değildir. Fatih Sultan Mehmet zamanında dahi İstanbul’da bulunan hükümet merkezleri için “darülhilafe” denilmekteydi.

Halifelik papalık misali ruhani bir kurum olarak görülmüyordu. İslam ülkelerinde adaleti sağlayan sultanlar kendi ülkelerinde halife sıfatını kullanabilirler şeklinde yorumlanıyordu. Kanuni Sultan Süleyman da Müslümanların halifesi unvanını kullandığı zaman, bununla kastettiği husus İslam’ın hamiliği ve Müslüman hükümdarlar içerisindeki üstünlüğünü vurgulamaktı. Ancak, Osmanlı hükümdarları halifeliği fermanlarında pek kullanmamışlardı. Cuma hutbeleri halife adına değil, sultan adına okunurdu.

18. yüzyılda siyaseten zayıflayan Osmanlı, halifeliği kullanarak yardımcı güç babında gücünü muhafaza etmeye çalışır. 1770 yılında Kırım, Küçük Kaynarca Antlaşması ile bağımsız olur ve Osmanlı halifeliğinin vurgulanması da ilk kez bu antlaşmayla hasıl olur. Antlaşmaya; “Kırım bağımsız olacak, yalnızca dini noktadan Osmanlı halifesine bağlı olacaktır.” maddesi eklenir. Böylelikle bu antlaşma, Batılı bir devletin Osmanlı hükümdarlarını bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla tanıdığını gösteren ilk resmî belge hükmünde olur. Kırım benzeri ülkelerin bağımsızlık kazanmasıyla halifelik, Osmanlı’nın bütünlüğünü korumasına istinaden kullanılan bir makama dönüşür. Bunun karşılığında diğer büyük devletler; Fransa Katolikleri, Rusya Ortodoksları, İngiltere Protestanların koruyuculuğunu dolayısı ile devletin iç işlerinde söz sahibi olma hakkını sağlarlar.

I. Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin katılmasıyla, padişah ve halife olan 5. Mehmet Reşat, İtilaf Devletleri’ne karşı kutsal cihat ilan eder ve 23 Kasım 1914 tarihli fermanda “Padişahın cihat emrine herkesin katılması farzdır.” denilerek bütün Müslüman ülkeleri savaşa çağırılır. Ancak hezimetle sonuçlanır, ferman karşılık bulmaz. Bunun yanı sıra Araplar, Osmanlı’ya karşı savaşan İngilizlerin safına geçip, halifeye karşı savaşta bulunurlar. Arap olan Müslümanlar Osmanoğullarının halifeliğini reddetmişlerdir. Üstelik bununla da kalmayıp I. Dünya Savaşı başlamadan önce halifelik makamının Osmanlı’dan alınarak bir Arap halifeliği yaratılması çalışmalarına istinaden Suriye’de bir dernek kurmuşlardır.

İngilizler ile ortak çıkar ilişkisine giren dönemin Mekke Emiri Şerif Hüseyin, 1916 yılındaki isyanıyla birlikte akamete uğramış ve böylece hilafetin isim olarak sadece varlığını sürdürdüğü, aslında eylemle etki barındırmadığı iyice anlaşılmıştır. Anlaşıldığı üzere, Osmanlı imparatorluğu’nun son dönemi hilafet makamının en çok kullanıldığı, lakin geçersizliğinin de en çok gözler önüne serildiği dönem olur.

Osmanlı Devleti dağılır, halifelik merkezi olan İstanbul vilayeti düşmanlar tarafından işgal edilir. Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’ya geçen bazı Osmanlı subayları, direnişe geçerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Ancak emperyalist, işgalci devletlerin kontrolü altında bulunan İstanbul Hükümeti harekete geçerek Mustafa Kemal’i asi ilan eder ve hemen ardından da hakkında idam fermanı çıkartırlar. Üstelik Mustafa Kemal ile arkadaşlarının katledilmesinin dinen caiz olduğunu belirten fetva çıkarılır. Bu fetva, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi imzası ile 11 Nisan 1920 tarihli resmi gazete olan Takvimi Vekayi’de yayınlanır. Halifelik makamının nasıl yozlaştırıldığının, istismar edildiğinin en büyük örneklerinden bir tanesidir bu fetva.

Bu fetvanın üzerinden bir hafta geçmesinin akabinde Damat Ferit Paşa Hükümeti, oluşturulan Kuvayi Milliye’ye karşı hilafet ordusunu kurar. En büyük destekçileri ise İngiltere’dir. Bütün bunlar olurken Ankara müftüsü Rıfat Efendi’nin hazırladığı ve 153 müftünün de imzaladığı bir karşı fetva yayınlanır. Dolayısıyla, İstanbul Hükümeti tarafından düşman devletlerinin zoru ve kandırmasıyla çıkarılan fetvaya uymanın dini noktada caiz olmadığı bildirilir.

Tarih 23 Nisan 1920 ve Türkiye Büyük Millet Meclisi açılır. Kurtuluş Savaşı sürdürülüyor iken, İstanbul Hükümeti İtilaf Devletleri’yle Sevr Antlaşması imzalar ve bu antlaşma bir milletin idam fermanı hükmündedir. TBMM, İstanbul Hükümeti’nin imzaladığı bu antlaşmayı tanımadığını, kabul edenleri, imza atanları vatan haini saydığını ilan eder. Bu sırada direniş de devam etmektedir ve milletin dayanışması, birliği, düşmanı yurdumuzdan kovar. TBMM 1 Kasım 1922’de çıkartılan bir yasa ile halifelik ve padişahlığı birbirinden ayırarak saltanatı kaldırır, böylece babadan oğula geçen saltanat artık millete geçecektir. Osmanlı’nın son padişahı olarak tarihte yer alan Vahdettin ise halifelik sıfatını kullanarak İngilizlere sığınma talebinde bulunan bir mektup yazar ve bu istek stratejik olarak değerli bulunmasından ötürü kabul edilir. Milletin destansı mücadelesinden etkilenen Hindistan’daki Müslümanlar da ayaklanmış durumdadır. Dolayısıyla, İngiltere’nin kendi himayesinde bulunduracağı, kontrolünde tutacağı bir halifeye ihtiyacı vardır. Elbette Vahdettin kendilerine büyük bir şans olacaktır ancak Mustafa Kemal oynanabilecek oyunları önceden görür ve TBMM’de Vahdettin’in yerine sultan Abdülaziz’in oğlu Abdülmecid Efendi yeni halife olarak seçilir. Bu karar İngiltere’nin Vahdettin ile atmayı düşündüğü bütün adımları yerle yeksan eder.

Tarih 29 Ekim 1923 ve cumhuriyet ilan edilir. Hemen ardından Mustafa Kemal Atatürk cumhurbaşkanı seçilir. En büyük amaç ise kula kulluğun son bulduğu bir Türkiye inşa etmek olacaktır. Ancak halife seçilmiş olan Abdülmecid Efendi’nin etrafında isyancı ve şeriatçı bir topluluk oluşmaya başlar. Padişahçılar, tarikat şeyhleri, cumhuriyet düşmanları şahıs saltanatına duydukları özlemle halifeye yönlendirmelerde bulunurlar. Halife Abdülmecid Efendi bütün bunların ardından Osmanlı saltanatını çağrıştıran isteklerde bulunur. Bunlara örnek olarak; cuma selamlığında kürklü veya işlemeli kıymetli kaftan giyme talebi ile Fatih Sultan Mehmet Han’ınki gibi bir sarık takmasına izin verilmesini talep ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bunlar meclis tarafından kabul görmez.

Meclis tarafından kabul görmemesinin nedeni ise; halifenin nasıl davranacağı, hangi unvanı kullanacağı gibi konuların meclis tarafından belirleniyor olmasından dolayıdır.

Dönemin Afyonkarahisar Milletvekili Hoca Şükrü Efendi ve arkadaşları halifeyi meclisin, dolayısı ile de devletin başkanı gibi kabul ettirmek isterler. Bunların yanı sıra halife Abdülmecid Efendi de isteklerine yenilerini ekler; hilafet ödeneğinin arttırılmasını ve İstanbul’a gelen resmi heyetlerin kendisini de ziyaret etmesi.

Hilafet ödeneği milletvekilleri arasında büyük tepkilere yol açar ve “Sultanı yıktık fakat saltanatın millet karşısında timsali olan saray bütün gösterişiyle yaşıyor.” denilerek tartışmalarda bulunurlar. İki yıl önce saltanattan ayrılarak gücünden koparılan hilafet kurumu şimdi görüntüden ibaret olan varlığıyla da ebediyete değin kaldırılması zorunluluk olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, dört halife devrinin ardından İslam dünyasının hiçbir zaman tek bir noktadan yönetilmediğini hatırlatarak halka konuşmalar gerçekleştirir.

Atatürk: “Milletimiz yüzyıllarca her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup yok olan Anadolu evlatlarının sayısını biliyor musunuz? Suriye’yi, Irak’ı elden çıkarmamak için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu bunu biliyor musunuz? Ve sonuç ne oldu görüyor musunuz? Yeni Türkiye’nin ve Yeni Türkiye halkının, artık kendi varlık ve mutluluğundan başka düşünecek bir şeyi yoktur. Başkalarına verilecek bir zerresi kalmamıştır! Kendimizi dünyanın hâkimi zannetmek gafleti artık devam etmemelidir. Dünyanın durumunu ve dünyadaki gerçek yerimizi tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felaketler yetişir! Müslümanlığın, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset vasıtası olarak kullanılmaktan kurtarılmasının ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz. Halife ve bütün dünya kesin olarak bilmelidir ki, bugün var olan ve korunmakta bulunan halifenin ve halifelik makamının gerçekte ne dini ve ne de siyasi bakımdan hiçbir anlamı ve var olma gerekçesi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını ve istiklalini tehlikeye atamaz! Bizce hilafet makamı olsa olsa tarihi bir hatıra olmaktan öteye bir önem taşıyamaz.”

Artık, “EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN OLMALIDIR” ifadesinin hayata geçme zamanıdır.

Tarih 3 Mart 1924. Dönemin Urfa milletvekili Şeyh Saffet Efendi ile 53 arkadaşının, hilafetin kaldırılması ve Osmanlı hanedanlığının Türkiye dışına çıkarılmasıyla ilgili kanun teklifi TBMM’de oy birliğiyle kabul edilir. Kanunun gerekçesi; Türkiye Cumhuriyeti devletinde hilafet varlığının ülkeyi iç ve dış politikada iki başlı hale getirmesidir. Bunun da sonucu olarak, halkı din konusunda aydınlatmak ve ibadet yerlerini korumak için Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur.

Din bilginlerinden ve aynı zamanda dönemin Antalya Milletvekili Rasi Efendi, Mısır dönüşünde Müslüman halkının Mustafa Kemal Atatürk’ü halife olarak görmek istediklerini söyler.

Atatürk, bu teklifi derhal geri çevirerek şunları söyler: “Zatı aliniz din bilginlerindensiniz. Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın bana ulaştırdığınız dilek ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim.  Kabul ettim desem buna o halkın başında bulunanlar razı olur mu? Efendiler, açık ve kesin olarak söylemeliyim ki, Müslümanları hâlâ bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.”

Sonuç itibariyle hilafet İslami bir makam değildir, siyasidir. Dört halife döneminde dahi Hz. Ömer halife olarak seçilmesinin akabinde “Ben Tanrı’nın halifesi olamam, sizin emiriniz olabilirim.” demiştir. Emeviler döneminden itibaren Hz. Muhammed’in her durumda seçime başvurma yöntemi yerine halifelik babadan oğula geçen saltanata evrilmiştir. Hükümdarlar, iktidarını güçlendirip, varlıklarını sürdürmek için zamanla kendilerine dinsel sıfatlar yakıştırmış, halka böyle göstermek istemişlerdir. Hilafet makamına kutsallık yüklenmesi daha sonra ortaya çıkan bir siyasettir.

El verdiğince genel hatları ile hilafet noktasında önemli noktalara değinmeye çalıştım. Ancak görüldüğü üzere tarih sahnesinde; halifelik Müslümanları birleştirmedi, aksine bölünmelere yol açtı. Bu yarattığı bölünmelerin en önemlisi mezhepsel noktalardan bölünmelere sebep olması ve halifelik makamına olan rekabetten Müslüman milletlerin birbirlerine düşman kesilmesidir. En vahameti ise kavgalar sonucu kanlı çatışmaların yaşanmasıdır. Halifelik, tarihi süreçler içerisinde vuku bulup miadını doldurmuş ve yine aynı şekilde tarihin tozlu sayfalarında yitip gitmiştir.

Olay ve olgu ilişkisi üzerinden gidecek olursak eğer;

Olay, gerçekleşme noktasında süresiyle beraberinde başlangıç ile bitiş zamanı bellidir. Olgu, aslında bir sonuçtur; sebeplerin, nedenlerin yol açtığı sonucu ifade eder.

Olaylar sıra sıra hasıl olur iken, olgular olayları bir bütün olarak ele alır.

Çağdaş bir cumhuriyetin mensupları olarak bilmeliyiz ki; olaylara değil, olgulara bakabilen insan ülkesinin değerine katma değer katabilir.

Halifelik noktasında olgusal yönden muhasebenizi kendi içinizde yapmanız temennisi ile…

Atatürk’ün de dediği gibi, “İslam dünyasının vicdan temizliğinden, ahlak ve karakterindeki incelikten; alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır.”

Nice Hilafet kaldırılışının kutlanacağı günlere!