Türk Modernleşme serüveninin en girift sorunlarından birisi, şüphesiz toplumsal sözleşme krizidir. Bugün yaşadığımız sosyal ve siyasal sorunların büyük bir kısmı da analitik bir gözle bakıldığında; yine bu sözleşmenin türüne, yapısına ve hedeflerine dair “vatandaş ve devlet” denkleminde yarattığı açmazlarda görülebilir. Bu durum modern devlet serüvenimizde, tarihten ve kültürden devraldığı sorunları gerek avantaja gerek dezavantaja dönüştürerek sürdüren bir hikâye olarak karşımıza çıkıyor.

Cumhuriyetle birlikte elbette modernleşmenin de gereği olarak devlet ile vatandaşın bir anayasa ile tanımlarının belirlenmesi, Kemalizm’i birtakım devrimlere ve akabinde kültürel değişimi derinleştirecek inkılaplara mecbur bıraktı. Zira, yurdun her köşesindeki köylüyü de kentliyi de aynı temelde eşitlemek, etnik veya mezhebi farklılıkları da aynı potada eritmek için elde harikulade bir enstrüman vardı: Vatandaşlık.

Fakat, bu vatandaşlık tanımının yapılabilmesi için elbette öncelikle devlet ile vatandaş arasındaki sınırların çizilmesi, karşılıklı hak ve görevlerin belirlenmesi gerekiyordu. Bu anlamda Kemalizm gerek Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan toplumsal sözleşme modellerinden gerekse yerelin kültürel özelliklerinden etkilenerek bir sözleşme modeli ortaya koydu ve bu sözleşmenin sosyal ve siyasal olarak hayatın içinde bir pratik kazanması için büyük bir mücadele verdi. Sonuçlarını konuyla ilgili bir parantez açtıktan sonra tartışalım…

Hobbes ile başlayan sözleşme modelleri; Locke, Kant, Rousseau gibi filozoflarca tartışılarak devlet ile vatandaş arasındaki pozisyonu Kıta Avrupası’nda tartışmaya açtı ve devletin de vatandaşın da sınırlarının da belirlenmesine oldukça yardımcı oldu. Bu filozoflarda toplumsal sözleşme biçimleri her ne kadar farklı araçlar ve amaçları, ahlaki kaideleri veya kaidesizlikleri ihtiva etse de temelde “evrensel etik”ten türeyen “rızaya dayalı sözleşme”cilik vatandaşlığın temel şartlarından birisi oldu. Bu modellemelere göre, her ne kadar kendi içinde farklılıklar olsa da devlet ile vatandaş simetrik bir pazarlık ile asgari bir siyasal dengeyi yaratmak ve onu korumak için bir mutabakata imza atmış kabul edildi. Bu durum devletin meşruiyetini sağlamakla beraber vatandaşın da devlet karşısında temel taleplerinin hayata geçirilmesini de görece biçimde sağladı.

David Miller gibi düşünürler liberal milliyetçilikten hareketle; ait olduğunuz milliyete karşı insanlığa duyduğunuz “evrensel etik”ten daha özel sorumluluklarınız olduğunu düşünüyorsanız, yani “partikülarist etik”ten yanaysanız milliyetçisinizdir, diyor. İşin liberalleri ilgilendiren tarafında ise Miller, bu partikülarist etiğin evrensel etiği ihlal etmediğini, nihayetinde her milliyetin bu partikülarist etiği kullanma hakkının olduğunu da söylüyor. Buraya kadar sorunlar pek göze çarpmıyor. Sorun, bu milliyete duyulan aidiyetin nasıl bir toplumsal sözleşmeye evrileceği ve devletin nasıl bir enstrüman olarak şekilleneceği konusunda düğümleniyor. 

Miller, liberallerin temelde evrensel etikten hareketle hazırladıkları “rızaya dayalı sözleşme”ye alternatif bir “milliyete dayalı sözleşme” öneriyor. Vatandaşlık kavramı milliyeti aşan bir kapsayıcılığa sahip olduğundan, bu durum önerilen alternatife bağlı olarak devletin ve vatandaşlığın sınırlarını tabii olarak daraltıyor. Tekrar yarım kalan tartışmaya bu parantezi kapatarak dönebiliriz.

Kemalist dönem üzerine çok şey yazıldı çizildi ancak, henüz odanın dip köşe temizliğinin yapılmadığını, derinlerdeki tozların süpürülmediğini ve hatta kamuya mâl olmuş bu tartışma alanlarının üzerinde en az düşünülen meselelerden biri olduğunu, bu sözleşme modellerini incelediğimde fark ettim. 

Kemalizm, temelde Fransız tipi sivil-kültürel-medeni milliyetçiliği ve milliyete dayalı sözleşme modelini esas almış bir sistem. Bu sivil milliyetçiliğe göre vatandaşlık tanımı, egemen ulusun kültürel ve anayasal hegemonyasını korurken aynı zamanda görece biçimde sınıflar ve sosyal gruplar arasındaki bürokratik dolaşımı da sağlayan, buna imkân alanı açan da bir sistem. Dolayısıyla, tanımladığı sözleşme modeli görünürde “rızaya dayalı vatandaşlık” zannedilse de içerik olarak doğrudan “milliyete dayalı sözleşme”yi işaret ediyor. Bir başka deyişle her ikisini aynileştirmeye çalışıyor.

Vatandaşlık tanımının herhangi bir sosyal-siyasal mikro aidiyeti zikretmeden yapılmış olması “rızaya dayalı sözleşme” yanılsamasına sebep olabilir ama asıl hedeflenenin Türk milliyetinin anayasal ve kültürel hegemonyası, ulus devletin adeta anayasal tapusunun Türk milliyetine kültürel aidiyetten geçmesi, “milliyete dayalı sözleşme”nin temel amaç olduğunu gözler önüne seriyor. Hatta bu anlamda sivil-kültürel-medeni milliyetçilik bir manivela olarak kullanılıyor. Vatandaşlıkla milliyet arasındaki makas açıklığı “sivil-kültürel milliyetçilik” gibi geçirgen bir köprü ile aşılmaya çalışılıyor. İşaret edilen milliyet, sivil milliyetçilik yardımı ile alanını genişletmek suretiyle vatandaşlık seviyesine yükseltilmek isteniyor. Günün sonunda, milliyete duyulan aidiyetin vatandaşlık konumuna yükselmesi yerine; vatandaşlığın milliyete duyulan aidiyete indirgendiğini görüyoruz. Devletin pratik uygulama alanında ise alan birkaç kat daha daralıyor. Vatandaşlığı anayasada tariflediği milliyet kavramına, bu milliyeti de otoritenin ideolojik pozisyonuna indirgemesi oldukça dramatik ve büyük bir krizin de kapısını açıyor.

Vatandaşlığın sınırlarını otoritenin milliyet algısı her neyse, onunla daraltmış ve devleti de bu “milliyete dayalı özel yükümlülükleri” yerine getiren bir enstrümana dönüştürmüş oluyorsunuz. Bu durum, devletin gündelik hayatta sınırlarını mevcut otoritenin kimliksel uygulamalarıyla birlikte daha da daraltıyor. Bu sayede devleti görece sübjektif bir alana hapsetmiş, sınırlarını otoritenin belirlediği “kimliksel milliyet”e dayalı özel istekleri yerine getiren bir güvenlik ve hizmet alanına sıkıştırıyorsunuz.

Mevcut otoritenin devlet yönetirken tariflediği kimliksel milliyete, bugünün tarifiyle “yerli ve milli”liğe aidiyet duymayan vatandaşların, dolayısıyla ekseriyetle muhalefetin, kamusal yarardan eşit biçimde faydalanmak şöyle dursun, bir de “hain” olarak kodlandığı bir sisteme kapı açıyorsunuz. Hainlik kavramı kolaylıkla siyasallaştığı gibi, her iktidar tarafından yeniden tariflenen ve devleti güdüleyen bu “milliyete dayalı sözleşme”nin sonuçlarının muhalefetteki vatandaşları da kolaylıkla kriminalize ettiği görülüyor. Dolayısıyla, gün içinde tariflenen “milliyet” her neyse; bir modernleşme krizi olarak, onun dışında kalan hainliğe elverişli milyonlarca vatandaşınız oluyor. 

Kemalizm ile başlayan ve modern devlet krizi olarak AK Parti ile devam eden bu milliyete dayalı sözleşme ve vatandaşlık sorunu, dün resmî ideolojiyle mündemiç milliyetin dışındaki muhalifleri hainleştirirken, bugün de iktidarın ideolojisiyle mündemiç milliyetin dışındaki muhalifleri hainleştiren bir gelenek olarak devam ediyor.

Siz, rızaya dayalı sözleşmeyle kurulduğunu sandığınız devletin hür ve eşit “vatandaş”ı olarak siyasal tercihinizden bağımsız biçimde “kamusal yarar”dan eşit biçimde rol almayı bekleyedurun. Siyasal aidiyetin vatandaşlık ile eşitlendiği ve bunun bir devlet geleneği haline geldiği güzel ülkemizde, muhalif bir akademisyenken cezaevine, muhalif bir sivil toplum aktivistiyken teröristliğe kadar geniş ve görkemli sürgünler sizi bekliyor. Oysa, memleketin gerçek vatandaşı yalnızca günün “milliyete dayalı sözleşme”sine sıkı sıkıya bağlı siyasal aidiyet duyanlar olmaya devam edecektir. 

Fotoğraf: Aditya Joshi