21 Mart 2021 tarihinde, Avrupa Birliği 1989 yılından bu yana ilk kez Çin Halk Cumhuriyeti yetkililerine yaptırım uyguladı. Yaptırımın sebebi, Çin’in Uygur Türklerine yönelik insan haklarına aykırı faaliyetleri ve politikaları olarak açıklandı. Yaptırımın çok kapsamlı olmamasına rağmen (4 yetkili ve 1 kuruma bireysel yaptırımlar, kaynak dondurma, seyahat yasağı) Biden sonrası AB politikasının sinyalleri olarak algılanabilir. Yaptırımlar, kapsamının ötesinde, ortak yaptırımlara karar verme noktasında her zaman çok büyük sıkıntı çekmiş olan AB için önemli bir adım oldu. Her ne kadar bu tarz yaptırımların etkisi(zliği) tartışılıyor olsa da dolaylı olarak toplumu cezalandıran çok kapsamlı yaptırımların genelde halkı da cezalandırdığı düşünüldüğü için pek tercih edilmiyor. Avrupa Birliğinin böyle bir karar alması, ancak ve ancak üye devletlerin tamamının yaptırıma onay vermesiyle mümkün. Şu ana dek yaptırım stratejilerinin önündeki en büyük engel bu kurumsal düzen olarak gösteriliyordu. Geldiğimiz noktada, kısa bir periyot içinde Belarus’tan sonra Çin’e de kişilere odaklanan yaptırımlar uygulanmış oldu.  Dolayısıyla bu hamle ve irade “bir şeyler değişiyor mu?” sorusunu akıllara getirdi. Şayet bir şeyler değişiyorsa, bu değişimden Türkiye’nin de nasibini alması kaçınılmaz olacaktır. Bu yazıda “Türkiye bu değişimden nasibini alacak mı?” sorusunu kısaca cevaplamaya çalışacak ve bu bağlamda Almanya’da Merkel’in görevden ayrılıyor olması üzerinde duracağım.

Aslında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde son yıllarda birçok şey değişti. Üyelik müzakerelerinin tıkandığı ve Kıbrıs meselesi çözülmeden kolay kolay ilerleme kaydedilemeyeceği 2005 yılından itibaren anlaşılmıştı. İki taraf arasında bir süre alternatif planlar bile (Norveç Modeli vb.) tartışıldı. Türkiye’de artan otoriterleşme ve Suriye’deki gelişmeler ile birlikte ilişkiler tam koptu derken, 2015 Kasım ve 2016 Mart ayında imzalanan iki anlaşma ile Türkiye pratikte “mülteci geçişini kontrol eden” partner haline geldi. Karşılığında hepinizin malumu birçok fon ve kaynak Türkiye’ye aktarıldı. Aslında bu anlaşma Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanmış gibi gözükse da Almanya Başbakanı Angela Merkel sürecin başından itibaren Türk yetkililerin ana muhatabıydı. Türkiye’nin bu meselede partner ülke olmasına karar veren, anlaşma için bastıran ve belki de siyasi gücü nedeniyle kabul ettirebilen kişiydi. Bu anlaşma ve politika adeta Angela Merkel’in şahsında bütünleşti. Diplomatların açıklamalarından anladığımız kadarıyla, bazı AB-Türkiye zirvelerinde Almanya, Türkiye ve AB Dönem Başkanı önceden görüşüyor, AB devletleri bu görüşmeden çıkan kararlar üzerinden iç tartışmasını yönlendiriyordu. Türkiye gibi bir devletle bu anlaşmada dengeleri tutmak zor olsa da Angela Merkel’in sarsılması zor siyasi prestiji meselenin çok küçük bir düzlemde tartışılmasına yol açtı. Bu noktadan itibaren özellikle insan hakları ihlalleri ve Doğu Akdeniz’deki gaz arama çalışmalarındaki agresif politikası nedeniyle Türkiye ile AB çok kez karşı karşıya gelse de ciddi bir yaptırım uygulanmadı. Bunun nedeni olarak, mülteci anlaşması sonrası Erdoğan’ın elinin güçlenmesi ve Türkiye ile gerilecek ilişkilerin yeni bir mülteci krizini tetikleme riski olarak gösterildi.

Bu dönemde Avrupa Parlamentosu 2016 ve 2019 yıllarında 2 defa Türkiye’nin adaylık statüsünün dondurulması yönünde oy kullandı. İkinci oylamada birinciye göre hayır oyları daha fazlaydı. Yine de iki oylamada da AP’de Türkiye’ye yaptırım kararı çıktı. Halkın oyuyla seçilmiş AP vekilleri arasında Türkiye’nin çizgiyi aştığına dair bir konsensüs vardı. Lakin bu kararlar bağlayıcı değildi. Sonuç olarak, talebe rağmen zaman zaman AB nezdinde yapılan kınama ve “endişeliyiz” açıklamalarının ötesinde ciddi bir adım atılmadı. Bu pasif siyasetin ve parlamentoyu görmezden gelmenin gerekçesi Merkel’in bu anlaşmaya olan inancı ve desteği ile açıklandı. Türkiye’ye yönelik cezalandırıcı bir adım atılmasının tartışıldığı her toplantıda, Merkel’in engelleyici bir rol oynadığı konuşuldu. Dolayısıyla AB’nin Türkiye’ye yönelik tutumu ve politikası bir konsensüs sonucu “tabandan” desteklenen bir politika değil, daha çok Merkel’in ağırlığını koyarak ayakta tuttuğu bir “ikili” süreç haline dönüştü. Bir başka ifadeyle, kriz ve talep anlarında Erdoğan telefonla Brüksel’i değil Berlin’i arar hale gelmişti. Hala da bu şekilde devam ediyor.

İşte belki de Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerini ayakta tutan bu temel, Eylül ayında yapılacak Almanya seçimleriyle birlikte temelden sarsılacak. Zaten Biden’ın seçilmesiyle, yazının başında bahsettiğimiz Çin’e uygulanan yaptırımla da birlikte, Avrupa Birliğinin çok daha sert ve tavizsiz bir dış politika izleyeceği konuşuluyordu. Bu anlamda, Angela Merkel’in himayesinde ilerleyen Türkiye-AB ilişkilerini çok zor günler bekliyor. Zira Merkel’in partisi CDU/CSU çok ciddi oy kaybediyor, şu şartlarda ufukta koalisyon gözüküyor. Güçlü ve koalisyonsuz bir liderin seçilemeyecek olması, Türkiye meselesini tartışmanın merkezine koyacak. Böylesine rekabetçi bir seçim ortamında Türkiye ile ilgili soruları cevapsız bırakmak ya da görece yumuşak önlemlere odaklanmak Merkel’in veliaht adayına oy kaybettirecek. Bunun üstüne, geçiş dönemi boyunca Macron’un AB içindeki ağırlığının çok daha fazla olması bekleniyor.

Bu yazı, Almanya seçimlerini ve partilerin şanslarını tartışmayı amaçlamıyor. Hem bu tartışma için çok erken hem de yazının konusu değil. Yazı, (Merkel’in partisinin en çok oy alıp koalisyonla ya da tek başına Başbakan çıkaracağı “iyimser” bir senaryoda bile) şu an Erdoğan’ın “bedel ödemeden” idare edebildiği Avrupa (Birliği) ile ilişkilerin, 3 farklı düzemdeki gelişmeler üzerinden yeniden kurgulanacağını iddia etmektedir. Bu üç düzlemde yaşanacak gelişmeler belirleyici olacak olsa da bilhassa muhalif partilerin yükselişi ve Merkel’in partisinin içindeki liderlik krizi Erdoğan’a çok daha az taviz verildiği bir ortama geçişi işaret etmektedir.

Birinci düzlem, CDU/CSU’nun kendi iç tartışmaları ve politikası olarak görülmektedir. CDU/CSU oy kaybettikçe normalde “küçük partner” olarak bilinen Bavyeralı muhafazakâr kardeş parti CSU’nun sözünün ağırlığının arttığı konuşuluyor. İlk bakışta bu durum Türkiye’nin avantajına olabilir. Bavyeralı ortak CSU, partinin daha çok AfD gibi radikal partilere oy kaybettiği görüşünde. Bunun sebebi partinin göçmen dalgasına yönelik “iç rahatlatıcı” bir politika izlememesi olarak görülüyor. Bunun yanı sıra CSU, Rusya ilişkilerde çok daha pragmatik bir pozisyon alıyor ve bu CDU’nun kimi kesimlerince eleştiriliyor. Diğer tarafta Merkel’in görevi bırakmasının ardından çalkantılı bir süreç sonrası Armin Laschet CDU’nun başına seçildi. CDU’nun seçimlere birlikte girdiği Bavyeralı kardeş partisi CSU’nun başında ise Marküs Söder bulunuyor. Söder çok daha eski bir siyasetçi olduğu için şu an için popülaritesi daha yüksek, lakin ekseriyetle CDU’nun başında olan kişilerin partilerin şansölye adayı olduğu görülüyor. Bu anlamda Armin Laschet’in şansı daha yüksek gözüküyor. Daha önce yalnızca iki kez küçük ortak CSU’nun başındaki kişi aday olduğu, iki seçimin de kaybedildiği görülüyor. Armin Laschet Türkiye açısından görece makul bir aday olarak değerlendiriliyor. Almanya siyasetinde -bilhassa mülteci politikası noktasında- Merkel’in siyasetine yakın olduğu biliniyor. Daha önce Türkiye’nin adaylık sürecinin dondurulma sürecine karşı çıkmış ve siyasetçilerin yaptıkları davranışlar dolayısıyla tüm halkı cezalandırmanın mantıksız olduğunu savunmuştu. Zaten bu açıklamanın yapıldığı dönemden bu yana Avrupa Birliği de daha çok ülkeyi değil kişileri cezalandıran yaptırım kararları aldı. Bu bağlamda, Laschet’in Merkel çizgisinde olan ılımlı yaklaşımıyla Löder’in pragmatist ve göçmen alımını sınırlayan yaklaşımı Türkiye’nin pozisyonunun korunması noktasında birleşebilir. Söylem bazında ne kadar ortak noktada buluşabilirler bilinmez; ama istikrarlı ve anlaşmayı uygulayan bir Türkiye, iki liderin de politik stratejisine hizmet eder bir konumda olacaktır. Lakin mesele o kadar da kolay değil çünkü bu “ortak noktada” buluşabilmek için kazanılması gereken bir seçim var. Bu da Türkiye’ye karşı tavır alan bir söylem geliştirmeden hiç de kolay olmayacak gibi duruyor.

Tam da bu nokta bizi göz önünde bulundurulması gereken ikinci düzleme getiriyor: Almanya’da Yeşiller Partisinin önlenemez yükselişi. Bu yükseliş CDU/CSU ortaklığının iç anlaşmazlığı gibi kolayca çözüme kavuşmayacaktır. Yeşiller Partisi oy oranı bakımından direkt olarak Sosyal Demokrat ideolojinin kurucusu olarak kabul edilen Alman Sosyal Demokrasi Partisinin bile önüne geçmiş gözüküyor. Yeşiller ile bir koalisyon kurulur mu bilinmez, lakin siyasetin temel bir kuralı olarak yükselişte olan ve sizi ciddi tehdit eden bir partinin itiraz ettiği bir noktaya kayıtsız kalınması mümkün değil. Yeşiller partisi, Türkiye’ye çok taviz verildiği ve Almanya’nın Türkiye’deki hak ihlallerinde katkısı olduğu noktasında sürekli bastırıyor. Almanya’da belki de Erdoğan’a karşı en net ve sert tutumu alan siyasi parti. Özellikle 2019 yılında Türkiye’nin Suriye operasyonları üzerine parti kongresinde çok sert bir metni kabul etmişlerdi. Bu metinde Erdoğan ve ordu mensupları yaptırım, Türkiye’ye her türlü silah satışının durdurulması, AB ile imzalanan mülteci anlaşmasının durdurulması gibi çok sert talepler vardı. Aynı şekilde partinin eski eş genel başkanı Cem Özdemir Erdoğan ile çok ciddi bir polemiğe girmiş, AKP’ye yakın medya tarafından günlerce eleştirilmişti. Cem Özdemir de yaptırım ve sert tavır önerisinde bulunarak, “Erdoğan’ın anlayacağı dil bu” demişti. Aynı şekilde Avrupa Parlamentosunda yapılan oylamaların da öncü partilerinden biriydi. Seçim döneminde bu söylem ve hamleler gittikçe artacaktır.

Dolayısıyla, CDU’nun adayı kim olursa olsun, en azından ana muhalefetin en ciddi adayı olarak yarışacak Yeşiller Partisinin (CSU ile yapılacak iç tartışmaların ötesinde) bir de kendisini suçlayan ve yetersiz bulan ciddi bir rakiple baş etmesi gerekecek. Bazı analizler, CDU/CSU’nun oy kaybının Merkel’in Erdoğan’a karşı pasif bir politika izleme ile direkt olarak ilgili olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin Almanya’nın seçim gündeminde en önemli konulardan biri olduğu bu dönemde, CDU/CSU adayının Yeşillerin söylemlerine cevap verip Türkiye noktasında seçmenin “içini rahatlatacak” vaatlerde ve sözlerde bulunması kaçınılmaz gözüküyor. Bu durum Türkiye AB ilişkilerinin temelini oluşturan Türkiye-Almanya hattının tahrip olması demek. Dolayısıyla, iktidar ortağı olma ihtimali dahi her geçen saniye daha fazla artan Yeşiller Partisinin tutumu, diğer partileri de etkileyecektir. Seçim sürecinde Türkiye meselesi çok daha fazla ön planda olacak, CSU/CDU kendi içinde az önce bahsettiğimiz pragmatik politikada uzlaşsa dahi söylem olarak Yeşiller’e cevap verememesi oy kaybı olarak yansıyacaktır. İlk düzlemde bahsettiğimiz şekilde şayet CSU oylarını radikal sağa kaybettiğini düşünüyorsa; seçimden sonra pragmatist davranacak olsa bile seçim sürecinde Türkiye’ye karşı yumuşak bir tavır izlemek akıllıca olmayacaktır. Bu bağlamda, Almanya’da seçim sürecinde Türkiye ile ilişkilerin (haliyle Türkiye-AB ilişkilerinin) gerileceğini öngörülebilir. Seçim sürecinde (ve özellikle sonucunda) Yeşiller başta olmak üzere muhalefetin yükselmesi, Türkiye-AB ilişkilerinin Erdoğan’ın stratejisinin aleyhine olacak şekilde yeniden kurgulanması anlamına gelebilir.

Hesaba katılması gereken üçüncü faktör, görece daha az etkili ve daha fazla belirsiz. Avrupa Birliğinin son dönemde, bilhassa Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması sonrası, Macron-Merkel temelli bir eksene kaydığını görebiliyoruz. Bu anlamda Macron geleneksel Fransa politikasına da uygun şekilde AB otonomisini önceleyen ve bilhassa NATO ile ilişkileri sorgulayan bir pozisyonda bulunuyordu. Bu süreçte Türkiye-Fransa ilişkileri, özellikle Libya meselesinin gündemde olduğu süreçte, çok gerildi. Erdoğan’ın Macron’a “kendi beyin ölümünü kontrol etsin” demesi, Libya meselesi ve Erdoğan’ın Fransız mallarına boykot çağrısının yapması Türkiye’nin güvenilirliği açısından çok ciddi soru işaretleri oluşturdu. Yine de Merkel bu süreci idare etmeyi başardı ve adeta Türkiye’nin sert tutumu yanına kar kaldı. Kurumsal anlamda Türkiye-AB ilişkileri bu süreçten somut bir yara almadan kurtuldu. Almanya’da olası koalisyon (anketler şu an öyle gösteriyor) durumunda Almanya-Fransa hattında Macron daha tecrübeli ve prestijli bir lider konumunda kalacak. AB içindeki ekonomik ve siyasal gücü hesaba katıldığında, yalnızca bir lider değişikliğiyle Almanya’nın gücünü kaybedeceğini iddia etmek hayalcilik olur. Lakin yeni seçilecek yönetimin Fransa ile nasıl bir ilişki kuracağı Türkiye-AB ilişkilerini direkt olarak etkileyecek. En nihayetinde, fazlaca belirsizlik içermesi nedeniyle bu faktörü görece etkisi henüz tam ölçülemeyen bir durum olarak ele alıyorum. AB’nin misyonunun ve yapısını yeniden tanımlamak istediği bilinen Macron bu fırsatı AB’nin Türkiye’ye karşı daha az bağımlı olduğu bir yaklaşım geliştirmek için kullanabilir.  

Özetle, Merkel’in Eylül 2021 yılında Almanya Şansölyeliğinden ayrılması kaçınılmaz olarak Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde çok şeyi değiştirecek. Türkiye’nin mülteci anlaşması kozu hala Erdoğan’a bu kadar “tahammül edilmesinin” başlıca sebebi olarak görülüyor. Merkel görevden ayrılmadan önce anlaşmayı imzalamaya çalışıyor. Bu anlaşmanın da kısa süre içinde yenilenmesi bekleniyor. Mülteci Anlaşması noktasında Avrupa Birliğinin Türkiye’ye olan bağlılığı ve ortak çalışma gayesi devam edecek. Lakin, madalyonun diğer yüzünde, Türkiye’nin gittikçe artan insan hakları ihlalleri, tanımadığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, zaman zaman mültecileri sınıra yığmak gibi “restleri” noktasında her zaman dengeleyici unsur olmuş olan Angela Merkel artık olmayacak. Seçimlerin sonucundan bağımsız olarak, Türkiye’ye karşı daha sert tavır alınması tavrı bütün iddialı adayların ortak söylemi olacak. Yazıda bahsettiğim üç düzlemde baktığımızda, bilhassa Yeşiller önderliğinde muhalefetin oy oranını arttırmaya devam etmesi, Erdoğan’ın çıkarlarının aksine sonuçlar doğuracak. Bu değişimin ve olası “aksi yönelimin” boyutunu ise, Türkiye ve Avrupa’daki siyasi/ekonomik gelişmeler belirleyecek. Sonuç olarak siyasetin o ünlü sözü Merkel sonrası yine kendini hatırlatacak: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Fotoğraf: Sara Kurfeß