Geçtiğimiz hafta ABD Adalet Bakanlığı’nın “Epstein Dosyaları Şeffaflık Yasası” kapsamında kamuoyuna açtığı 3 milyon sayfalık devasa veri seti internete düştüğünde, dünya sanki bir anlığına durdu. 2.000’den fazla video kaydı, 180.000 fotoğraf ve yüz binlerce e-posta trafiği… Bu, sadece bir suç dosyasının açılması değil; küresel elitlerin yirmi yıl boyunca sakladığı o karanlık yatak odasının perdelerinin tamamen yırtılmasıydı.
Günlerdir dijital mecralarda sadece fotoğraflara bakıp, “O uçağa kim bindi?”, “Bu villada kim görüldü?”, “O mail kime yazılmış?’’ gibi bazen bir magazin habercisi, bazen bir dedektif bazen de kaygılı yurttaş kimliğiyle spekülasyonlarda kayboluyoruz. Tartışmalar, bir reality-show programındaki puanlamalara döndü; kim daha suçlu, kim daha “rezil” yarışına girdik. Bir yanda Türkiye bağlantılarını ortaya çıkartmaya çalışanlar, bir yanda burada neler oldu yer yerinden oynamadı diyenler… Ancak tüm bu gürültü, çok daha büyük ve ürkütücü bir gerçeğin üzerini örtüyor: kötülüğün sıradanlığı.
Biz bu yazıda, fotoğraflardaki yüzlere değil, o fotoğrafları mümkün kılan gücün değişmeyen doğasına bakacağız.
İlerleme Dediğimiz O Büyük Yalan
2026’dayız. Arabalar uçmadı ama kölelik tam gaz devam ediyor. Biz köle pazarlarının kapandığı gün insanlığın prangalarından kurtulduğunu zannetmiştik; oysa tahakkümün kendisini daha sessiz, daha steril ve daha pahalı odalara taşıdık. Epstein vakası bize şunu fısıldıyor: Denetlenmeyen güç, her zaman kendi kölelik sistemini yaratır.
Bugün kendimizi çok “medeni” sanıyoruz. Oysa bugün “tarih” olarak okuduğumuz, kralların, imparatorlukların ve yasaların olduğu 5.000 yıllık yazılı tarihin neredeyse tamamı kölelik üzerine kurulu.
1800’lerin ortalarına kadar, dünyanın en “demokratik” ülkelerinde bile bir köle sahibi, mülkü üzerindeki haklarını sadece emekle sınırlı görmüyordu. Örneğin, ABD Güneyi’nde ve Karayipler’deki şeker kamışı tarlalarında yürürlükte olan “Partus sequitur ventrem” yasası, mülkiyetin anne rahminden başladığını tescilliyordu. Bu yasa uyarınca; bir köle kadının dünyaya getirdiği her çocuk, doğduğu saniyede efendinin envanterine bir “birim” olarak kaydediliyordu.
Bu sistemde bir kölenin çocuğunun akıbeti, efendinin o ayki nakit ihtiyacına bağlıydı. Tarihsel veriler, 19. yüzyılın başında New Orleans gibi büyük köle pazarlarında satılan çocukların önemli bir kısmının “Fancy Maids” (Fantezi Hizmetçiler) kategorisinde, yani açıkça seks işçiliği ve cariyelik için pazarlandığını gösteriyor.
- Kayıtlar, “açık tenli” köle çocukların, sadece tarlada çalışacak bir yetişkinden 3-4 kat daha yüksek fiyata alıcı bulduğunu kanıtlıyor.
- Bu, o dönem için bir “sapkınlık” değil; vergilendirilen, hukuki sözleşmelerle korunan ve toplumun en “saygın” üyeleri tarafından yürütülen yasal bir ticaretti.
Moritanya’da köle sahipliğinin suç kapsamına alınması için 2007 yılının beklenmesi (buna rağmen ülke nüfusunun hala tahmini %15’i köle olarak yaşamaya devam ediyor), “ilerleme” dediğimiz kavramın ne kadar kırılgan bir makyaj olduğunu yüzümüze vuruyor.
Epstein bu düzeni bugün Afganistan’ın ortasında kursaydı, yaptığı şeylerin bir kısmı ‘yasal’ olmayacak mıydı?
Epstein’ın özel adasında gizlice, kameralardan kaçarak ve milyonlarca dolar rüşvet vererek kurmaya çalıştığı o karanlık ‘mülkiyet’ düzeni; Afganistan’da Ocak 2026’da yürürlüğe giren yeni ‘Toplumsal Düzenleme Kanunu’ ile devlet eliyle ve tamamen yasal olarak icra ediliyor. Bu düzenlemeyle; kadınların ve belirli azınlık grupların hukuki ehliyeti resmen iptal edilerek, tüm varlıkları ve bedenleri bir ‘vasiye’ ya da ‘sahibe’ devredildi.
Bakmaya cesaret edenlere büyük resim gösteriyor ki; İnsan onuru dediğimiz şey, evrensel bir gerçek değil; sadece hangi koordinatta olduğunuzla ilgili coğrafi bir imtiyaz.
Adalet Arayışı mı, Yoksa Sofrada Yerin Olmayışının Öfkesi mi?
Şimdi asıl meseleye gelelim. Bugün Epstein’dan nefret etmek çok kolay, çünkü hiçbirimiz o dokunulmazlar katında değiliz. Peki, bu öfkenin sebebi gerçekten çiğnenen insan onuru mu, yoksa o sofrada yer bulamayışımızın yarattığı sınıfsal bir hınç mı?
Epstein’ın sofrasındakiler dünyanın en “aydın”, en Nobel adayı, en “hayırsever” insanlarıydı. Onlar oraya bir çocuğu istismar etmek için gitmediler; güce yakın olmanın, o seçkin kulübün bir parçası olmanın getirdiği o “Tanrılaşma” sarhoşluğu için gittiler. Yan odadaki çığlıkları duymamalarını sağlayan şey, kendi kariyerlerini ve konforlarını koruma güdüsüydü.
Sorgulayalım: Sana hayalindeki hayatı, sınırsız bir fonu veya küresel bir şöhreti vaat etselerdi ve tek şart “yan odada olanları görmemen” olsaydı; o sofrayı gerçekten dağıtır mıydın? Yoksa “dünyayı kurtaracak büyük projelerin” hatırına yemeğine devam mı ederdiniz?
“Ne münasebet, ben asla görmezden gelmezdim” diyen kaç kişiyiz? Ahlakınız mı konuşuyor yoksa gölgeleriniz de aynı cevabı veriyor mu? “Ben böyle bir şeyin parçası olmazdım” demeden önce, bugün içinde olduğunuz o “küçük” sofralara bir bakın:
- Ortamda cinsiyetçi bir şaka yapıldığında, sırf “neşe kaçıran” olmamak için gülümseyip geçiyor musunuz?
- İş yerinde bir arkadaşınızın mobbinge uğradığını, kariyerinin öğütüldüğünü gördüğünüzde masanıza dönüp işinize mi bakıyorsunuz?
- Karşı komşunuzun çocuğuna bağırdığını, o evin duvarlarından şiddet sızdığını bile bile “aile meselesi”, bana bulaşmasın deyip polisi aramaktan vazgeçtiniz mi?
- Kişisel bir yemeğin şirket kartıyla ödendiğini, küçük bir hakkın gasp edildiğini görüp “herkes yapıyor” diye sustunuz mu?
Eğer bunlardan birine bile “evet” dediyseniz, ilk soruma verdiğiniz cevabı bir kez daha düşünün. Çünkü Epstein’ın adasına giden o devasa sessizlik, sizin bugün ofiste veya apartman boşluğunda biriktirdiğiniz o küçük suskunluklardan inşa edildi.
Henüz Test Edilmemiş Masumiyetimiz
Epstein belgeleri bize sadece sapkın isimlerin bir listesini vermiyor; bize insanın güçle karşılaştığında ne kadar hızlı zavallılaşabileceğini, o kadim “efendi” koduna ne kadar kolay geçebileceğini gösteriyor. Güç arttıkça empati azalır; bu sadece ahlaki bir yorum değil, nörolojik bir gerçektir. Sınırsız güce sahip olan zihin, yasaların sadece “küçük insanlar” için yazılmış birer tavsiye mektubu olduğuna inanmaya başlar. Bu ruh halinin başlangıcı; bir kuryeye geciktiği için had bildirme hakkını kendimizde gördüğümüzde ya da ‘parasını verdim, istediğim gibi davranırım’ kibrinde bize göz kırpar.
Neden Epstein yıllarca o sofraları kurabildi? Neden kimse ses çıkarmadı? Sosyal psikolojideki Halo Etkisi burada devreye giriyor. Bir insanın çok zengin, çok başarılı veya çok “hayırsever” olması, onun ahlaken de kusursuz olduğu yanılsamasını yaratıyor. Toplum, parıltılı isimlerin arkasındaki karanlığı görmeyi reddediyor. Buna bir de Seyirci Etkisi (Bystander Effect) eklendiğinde tablo tamamlanıyor: “Benden daha güçlü olanlar biliyordur, mutlaka bir bildikleri vardır” diyerek sorumluluğu dağıtıyoruz. Epstein’ın sofrasındakiler de, ofisinizdeki tacize göz yuman iş arkadaşlarınız da üzgünüm ama aslında aynı sessiz suç ortaklığının üyeleri.
“O da oraya gitmeseymiş” diyerek kurbanı suçlamak, aslında kendi dünyamızdaki “adil dünya” inancını koruma çabası. “O kadın o saatte oraya gitmeseydi”, “Ailesi de çocuklarını bu kadar başı boş bırakmasaymış” dediğimiz an, aslında şunu söylüyoruz: “Benim başıma gelmez, çünkü ben o hatayı yapmam.” Bu bir güvenlik illüzyonudur. Kurbanı suçlayarak failin üzerindeki yükü hafifletiyor, kendi konforlu alanımızda “ahlak bekçiliği” yapıyoruz.
Gerçek adalet arayışı, sadece başkasının elindeki kamçıya öfkelenmek değildir. Gerçek adalet, o kamçıyı elinize aldığınızda yere atabilecek iradeye sahip olmaktır. Ama ‘kamçıyı elime alana kadar neler çektim ben biliyor musun?’ diyorsak vedalaşmamız zaten zor olacak.
Milyoner Olmadan Erişilen Karanlık Hazlar: Dijital Adalar
Epstein’ın milyonlarca dolar harcayarak sağladığı o “insanı nesneleştirme” gücü, bugün OnlyFans veya DarkWeb gibi mecralarla asgari ücretli birinin bile kredi kartı limitine indirgenmiş durumda.
Bugün OnlyFans gibi platformlar, “beden üzerinde mülkiyetin özgürleşmesi” olarak pazarlanıyor. Ancak biraz derine indiğimizde gördüğümüz şey, Epstein’ın kurbanlarına sunduğu “fırsatlarla” ürkütücü bir paralellik taşıyor. Epstein da kurbanlarına kariyer, eğitim ve para vaat ederek onları ağa dahil etmişti. Bugünün dünyasında ise sistem, yoksulluğu bir “görünmez pranga” olarak kullanarak insanları kendi bedenlerini birer “içerik” (content) olarak satmaya zorluyor.
Bir insanın hayatta kalmak, kira ödemek veya borçlarını kapatmak için tek şansı bir ekranın karşısında başkalarının fantezi nesnesi haline gelmekse; buna gerçekten “özgür seçim” mi diyeceğiz, yoksa estetikleştirilmiş bir yoksulluk köleliği mi?
NCMEC verileri, dijital dünyada her gün ortalama 87.000 çocuk istismarı materyalinin raporlandığını gösteriyor. Üstelik bu karanlık ekonomi, Chainalysis gibi blokzincir analiz firmalarının raporlarına göre, kripto paraların sağladığı anonimlik zırhıyla her yıl %20-30 oranında büyüyen, hacmi milyonlarca doları bulan küresel bir endüstriye dönüşmüş durumda.
Epstein’ın adasında efendiler belli bir “elit” gruptu. Dijital dünyada ise efendi artık anonim; o, ekranın arkasındaki binlerce aboneden oluşan bir “kitle”. İçerik üreticisi, o kitlenin taleplerine, arzularına ve parasına göre şekillenmek, her gün kendini yeniden bir “ürün” olarak inşa etmek zorunda. Bu, tahakkümün yok olması değil, sadece daha steril ve erişilebilir hale gelmesi.
DarkWeb’de dönen ticaret, Epstein’ın gizli dosyalarındaki o karanlık alışverişin dijital bir yansımasından başka bir şey değil. Milyoner olmanıza gerek yok; anonim bir tarayıcı ve biraz kripto para, size bir başkasının mahremiyeti veya onuru üzerinde “söz sahibi olma” gücü verir. Epstein’ın adasında olanlar adada kalıyordu; DarkWeb’de olanlar ise şifreli sunucularda kalıyor. Algoritma aynı: Gizlilik + Güç (Para) = İnsanın metalaşması.
Adanın Koordinatları Değil, Zihniyetin Koordinatları
Aslında asıl mesele, o meşhur adanın koordinatları değil; o adayı mümkün kılan zihniyetin her birimizin DNA’sında pusuya yatmış olmasıdır. Bizler, henüz test edilmemiş bir masumiyetin konforuyla bağırıyoruz. Oysa ahlak, imkânsızlıktan doğan bir ‘yapamama’ hali değil; her şeyi yapabilme gücüne sahipken ‘durabilme’ iradesidir.
Bugün Epstein’dan nefret ediyorsunuz. Ama asıl korkumuz adaletin yerini bulmaması değil; o sınırsız güce ve imkâna ulaştığımızda aynada göreceğimiz yüzün Epstein’a benzeme ihtimali.
Referanslar:
Baptist, E. E. (2014). The half has never been told: Slavery and the making of American capitalism. Basic Books.
Chainalysis. (2024). The 2024 crypto crime report.
National Center for Missing & Exploited Children (NCMEC). (2023). CyberTipline report data.
U.S. Committee for Refugees and Immigrants (USCRI). (2021). Mauritania backgrounder.
Walk Free. (2023). Global Slavery Index 2023.

