Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook Twitter Instagram Telegram
    Twitter Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Tarife Tehdidinin Gölgesinde Türkiye-İran Ticaretinin Geleceği
    daktilo2

    Tarife Tehdidinin Gölgesinde Türkiye-İran Ticaretinin Geleceği

    Şafak Herdem25 Ocak 202632 dk Okuma Süresi
    Paylaş
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    Trump’ın %25 Gümrük Tarifesi Hamlesi ve Türkiye’ye Yansımaları

    2026 yılının başında ABD Başkanı Donald Trump, İran ile ticaret yapan ülkelere %25’lik ek gümrük tarifesi uygulayacağını açıkladı. Bu karar, özellikle İran’la önemli ticari bağları olan ülkeleri hedef almakta ve Türkiye’yi de doğrudan etkilemektedir. Trump yönetimi, İran’daki hükümet karşıtı protestolara karşı baskıyı artırmak amacıyla bu hamleyi bir ekonomik yaptırım aracı olarak kullanıyor. Beyaz Saray’ın bu açıklamasını destekleyen resmi bir karar metni henüz yayımlanmadı; dolayısıyla hangi hukuki yetkiye dayanarak veya ne kapsamda uygulanacağı belirsizliğini koruyor. Yine de “derhal yürürlüğe girecek” denilen bu tarife tehdidi, Türkiye gibi İran’la ticaret yapan müttefik ülkeler üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Bu bölümde, söz konusu tarifenin Türkiye- İran ticaretine muhtemel etkilerini ve bu gelişmenin arkasındaki siyasi gerekçeleri ele alacağız.

    ABD’nin tek taraflı kararı, Türkiye’nin hassas denge politikasını sınamaktadır. Türkiye, bir NATO müttefiki olarak ABD ile ilişkilerini önemsese de komşusu İran’la ekonomik ve enerji bağlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Trump’ın ilk başkanlık döneminde İran’a karşı uyguladığı “azami baskı” kampanyası kapsamında, Türkiye 2018’den sonra İran’dan petrol alımını durdurmak ve finansal işlemlerde ABD yaptırımlarını dolanacak yöntemlere başvurmak zorunda kalmıştı.

    Bu yeni tarife tehdidi, Ankara’nın zaten zorlu olan ABD-İran arasında denge kurma çabasını daha da güçleştiriyor. Türkiye, bir yandan uluslararası yaptırımlara resmen uymak (örneğin BM kararlarına) zorundayken, diğer yandan ABD’nin tek taraflı yaptırımlarını kendi çıkarları doğrultusunda esnetmeye çalışageldi. %25’lik tarife uygulaması, hukuken ABD’nin ulusal güvenlik gerekçesiyle (WTO kurallarının XXI. maddesi) kendini savunmaya çalışabileceği bir adım olsa da, Türkiye açısından egemenlik ve ticari serbestiye müdahale olarak algılanıyor. Bu giriş bölümü, Türkiye’nin önünde beliren ikilemi ve meselenin kapsamını Türk hukuk düzeni ve jeopolitik gerçekler ışığında özetlemektedir.

    Türkiye-İran Ticaretinin Boyutu ve Ekonomik Önemi

    Türkiye ile İran arasındaki ticaret, son yıllarda yaptırım baskılarına rağmen belirli bir seviyede devam etmiş ve 2024 itibarıyla 5,68 milyar ABD doları hacme ulaşmıştır. Bu ticaret hacminde Türkiye lehine 0,78 milyar dolarlık bir fazla söz konusudur; zira Türkiye’nin İran’a ihracatı 3,23 milyar dolar iken ithalatı 2,45 milyar dolarda kalmıştır. Türkiye’nin komşusuyla elde ettiği bu ihracat fazlası, İran pazarının Türk ürünleri için önemine işaret etmektedir. Nitekim, 2024 verilerine göre İran, Türkiye’nin en büyük ikinci ihracat pazarı konumundaydı. Bu durum, Trump’ın tarife kararının Ankara açısından sadece diplomatik değil, doğrudan ekonomik bir meydan okuma olduğunu gösteriyor.

    Başlıca ihracat kalemleri Türkiye’nin İran’a sattığı ürünlerin çeşitliliğini ortaya koymaktadır: Makine ve aksamları, plastikler ve kimyevi maddeler, tarım ürünleri (özellikle hububat ve bakliyat) ile metal cevherleri Türkiye’nin İran’a başlıca ihraç mallarıdır. Bu listede iş makineleri, tarım ekipmanları ve endüstriyel cihazlar gibi makine türleri önemli yer tutmakta, tahıllar ve un ürünleri gibi gıda-içerikli ürünler de İran pazarında talep görmektedir. Plastik mamuller ve kimyasallar, İran’ın sanayi ve tüketim malları ihtiyacını karşılamada Türk firmalarının pay sahibi olduğu bir diğer alandır. Metaller (alüminyum, bakır vb.) ve maden cevherleri de ihracat kalemleri arasındadır; Türkiye, İran’ın sanayisinde kullanılan bazı metal ürünlerini sağlamaktadır.

    Öte yandan ithalat tarafında, Türkiye’nin İran’dan aldığı başlıca ürünler enerji ve hammaddelerdir: 2019’a kadar İran, Türkiye’ye önemli miktarda ham petrol ihraç etmekteydi ancak ABD yaptırımları nedeniyle Mayıs 2019 sonrası petrol alımı resmî olarak durmuştur. Buna rağmen İran, Türkiye’nin doğal gaz tedarikçileri arasındaki yerini koruyor; her yıl yaklaşık 8 milyar metreküp doğal gaz Türkiye’ye İran’dan boru hattıyla akmakta ve bu rakam Türkiye’nin toplam gaz ihtiyacının kayda değer bir bölümünü oluşturmaktadır. Ayrıca demir-çelik gibi metal ürünleri ve bazı tarım ürünleri (örneğin kuru yemiş, meyve) de İran’dan ithal edilmektedir.

    Trump’ın getirmeyi planladığı %25’lik tarife, Türkiye açısından çift yönlü bir ekonomik risk yaratıyor. Birincisi, Türkiye’nin ABD’ye ihracatı bu uygulamadan darbe alabilir. ABD halihazırda Türkiye’nin en büyük ihracat pazarlarından biridir; 2025 sonunda Türkiye’nin ABD’ye ihracatının 16,5 milyar dolara yaklaşması bekleniyordu. Toplam ihracatın yaklaşık %6’sını oluşturan bu pazara getirilecek ek vergiler, Türk ürünlerinin rekabet gücünü düşürerek ihracatçıları zor durumda bırakacaktır. Özellikle çelik ve alüminyum gibi bazı sektörlerde Trump yönetimi zaten tarifeleri yükselterek (birçok ülkeye uygulanan %25 oranını Türkiye gibi ülkelere %50’ye çıkararak) ek maliyet getirmişti. Bu yeni karar, genel olarak ABD piyasasına yönelen tüm Türk ürünlerine %25 ek yük getirme potansiyeli taşıyor.

    İkincisi, Türkiye’nin İran ile ticareti de baskı altına girecektir. 2018 sonrası ABD yaptırımları, Türkiye-İran ticaret hacmini 10 milyar doların üzerinden bugünkü seviyelere çekmişti. Şimdi, eğer Türk hükümeti ABD ile karşı karşıya kalmamak için İran’la ticareti kısıtlama yoluna giderse, halihazırda 5-6 milyar dolar bandında seyreden bu ticaret daha da gerileyebilir. Bu düşüş, Türkiye’nin ihracat fazlasını eritecek ve İran pazarına mal satan binlerce işletmeyi gelir kaybıyla karşı karşıya bırakacaktır. Görüldüğü üzere, tarife tehdidinin gerçekleşmesi durumunda Türkiye’nin dış ticaret kompozisyonunda ciddi sarsıntılar yaşanması muhtemeldir.

    Türk Hukuku Açısından Yaptırımlar ve İhracat Kontrol Rejimi


    Türkiye’nin İran’la ticaretine yönelik böylesi bir dış baskı, Türk hukuk sistemi ve ihracat kontrol mevzuatı çerçevesinde değerlendirildiğinde önemli hukuki sonuçlar doğuracaktır. Türkiye, ulusal mevzuatında stratejik ve hassas ürünlerin ihracatını düzenleyen kapsamlı yasalara sahiptir. Özellikle 5201 sayılı Kanun (“Harp Araç ve Gereçleri ile Silah, Mühimmat ve Patlayıcı Madde Üreten Sanayi Kuruluşlarının Denetimi Hakkında Kanun”) ve 5202 sayılı Kanun (“Savunma Sanayii Güvenliği Kanunu”) bu alandaki temel yasal dayanakları oluşturmaktadır.

    Bu kanunlar, Türkiye’de savunma ve çift kullanımlı (dual-use) malzemelerin üretimi, denetimi ve ihracatına ilişkin sıkı denetim mekanizmaları öngörmektedir. Kanun No. 5201, savaş araç-gereçleri, silah ve mühimmat üreten kuruluşların faaliyetlerini ve ürünlerinin kontrolünü düzenlerken, Kanun No. 5202 ise savunma sanayiine ilişkin gizli bilgi ve teknolojilerin korunması, tesis ve personel güvenliği gibi hususları kapsamaktadır. Bu yasal çerçeve, Türkiye’nin milli güvenlik hassasiyetlerini ve uluslararası taahhütlerini yansıtarak, İran gibi riskli ülkelere yapılacak stratejik ürün satışlarında zaten belirli kısıtlamalar getiriyor.

    Kanun No. 5201 ve İlgili Yönetmelikler: 5201 sayılı Kanun’un uygulama yönetmeliği, Milli Savunma Bakanlığı (MSB) bünyesinde bir kontrol listesi (Kontrole Tabi Liste) ve lisans sistemi oluşturmuştur. Bu liste, her yıl Ocak ayında güncellenen ve ihracatı izne tabi tutulan malzemeleri belirleyen bir envanterdir. Liste kapsamına giren harp araçları, silahlar, mühimmat, patlayıcılar ve bunların aksam-teknolojilerinin ihracatı, ancak Milli Savunma Bakanlığı’nın izni ile gerçekleştirilebilir. MSB içindeki Savunma Sanayii Millî Güvenlik Makamı (Teknik Hizmetler Dairesi Başkanlığı), 5201 sayılı Kanun çerçevesinde ihracat izinlerini değerlendirip karara bağlamaktadır. Örneğin, bu listede yer alan bir ürün İran’a ihraç edilmek istendiğinde, ihracatçı firma öncelikle MSB’den ihracat lisansı almak zorundadır. Lisans başvurusunda malzemenin cinsi, miktarı, alıcının kimliği ve son kullanımı gibi bilgiler detaylı biçimde incelenir. Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, MİT gibi kurumların görüşleri de kritik durumlarda sürece dahil edilir. İhracatın uygun bulunması halinde, ilgili kuruluşa İhracat Rejimi Kararı çerçevesinde izin verilir ve gümrük işlemleri tamamlanabilir. Ancak izin alınsa dahi, Bakanlar Kurulu (Cumhurbaşkanlığı) gerekli gördüğü durumlarda belirli bir ihracatı ülke güvenliği gerekçesiyle yasaklayabilir. Nitekim mevzuat, “ihracatın gerektiğinde Bakanlar Kurulu kararıyla menedilebileceğini” öngörerek ulusal güvenlik tehdidi oluşturan durumlarda hükümete mutlak fren yetkisi tanımıştır.

    Bu yasal altyapı çerçevesinde Türkiye, halihazırda İran’a doğrudan silah veya mühimmat ihracatı yapmamaktadır; zira BM Güvenlik Konseyi’nin 2010’larda uyguladığı (2020’de süresi dolan) İran silah ambargosu döneminde ve sonrasında Türkiye, ittifak yükümlülükleri gereği İran’a öldürücü askeri malzeme satışından kaçınmıştır. 5201 sayılı Kanun kapsamındaki ürünlerin (tank, top, füze, mühimmat gibi) İran’a ihracı, fiilen yasak veya oldukça sıkı izne tabi olduğundan, Türkiye-İran ticaretinde bu tür kalemler yer almamaktadır. Ancak çift kullanımlı teknolojiler bu denklemi karmaşıklaştırmaktadır. Kanun No. 5201’in yönetmeliği uyarınca, eğer ihraç edilecek malzeme kitle imha silahları (KİS) geliştirmede kullanılabilir mahiyetteyse veya son kullanıcı profili belirsiz ve riskliyse, o ürün kontrol listesinde olmasa dahi MSB iznine tabidir (catch-all kontrol mekanizması).

    Bu hüküm, nükleer, biyolojik veya kimyasal silah programlarına katkı verebilecek makinelerin, elektronik cihazların veya malzemelerin İran gibi ülkelere ihracının Türk hukuku tarafından özel gözetim altına alındığını göstermektedir. Örneğin yüksek hassasiyetli takım tezgâhları, ileri kompozit malzemeler, özel kimyasallar veya gelişmiş elektronik ekipmanlar, eğer İran’da askeri programlara saptırılma ihtimali taşıyorsa, ihracat izni verilmeyecek veya sıkı şartlara bağlanacaktır. Son kullanıcı belgesi zorunluluğu da bu çerçevede önemlidir: İran’a ihraç edilecek stratejik bir ürün için İran makamlarından alınacak son kullanıcı belgesi, malzemenin üçüncü ülkelere transfer edilmeyeceği taahhüdünü içerir ve MSB tarafından aranır. Bu belge, geçmişte İran’dan üçüncü ülkelere (örneğin Suriye’ye veya Kuzey Kore’ye) olası silah aktarımına dair endişeler nedeniyle kritik bir kontrol aracı haline gelmiştir.

    Kanun No. 5202 ve Savunma Sanayii Güvenliği: 5202 sayılı Savunma Sanayii Güvenliği Kanunu ise, savunma sanayiine ilişkin gizli bilgi ve projelerin korunmasını, tesis ve personel güvenliğini düzenler. Bu kanun gereğince, Türkiye’de savunma sanayi projelerinde yer alan şirketler ve şahıslar güvenlik soruşturmasından geçirilir, “Kişi Güvenlik Belgesi” almadan kritik bilgilere erişemez ve “Tesis Güvenlik Belgesi” olmadan gizlilik dereceli üretim yapamazlar. Bu yapı, Türkiye’nin müttefikleriyle (örneğin NATO ile) yürüttüğü projelerdeki gizli bilgilerin sızmasını önlemeye yöneliktir ve aynı zamanda savunma teknolojilerinin hasım ülkelere gitmesini engelleme amacı taşır.

    Bu açıdan bakıldığında, 5202 sayılı Kanun uyarınca İran, Türkiye’nin savunma-sanayi güvenlik değerlendirmelerinde “güvenilir olmayan ülke” kategorisinde değerlendirilir. Zira Türkiye’nin taraf olduğu NATO güvenlik standartları ve ikili anlaşmalar, İran gibi ülkelere kritik savunma teknolojisi veya bilgi transferine izin vermemektedir. Örneğin, Türk savunma sanayiinde geliştirilen bir teknoloji (İHA parçası, zırh teknolojisi vb.), 5202 sayılı Kanun kapsamındaki “gizlilik dereceli proje” tanımına giriyorsa İranlı bir ortakla paylaşılması veya İran’a satılması kanunen mümkün değildir. Kanun, sadece askeri teçhizatın değil, her türlü gizlilik dereceli malzeme, yazılım ve donanımın korunmasını emreder. Bu yüzden, Trump’ın gümrük tarifesi olmasa bile, Türk hukukunun özünde savunma ile ilişkili veya stratejik ürünlerin İran’a kontrolsüz şekilde gönderilmesine mani birçok hükmü bulunmaktadır.

    Milli Kontrol Listeleri ve İhracat İzin Tebliğleri: Türk ihracat kontrol sisteminin bir diğer boyutu, çok taraflı ihracat kontrol rejimleri ile uyumlu olarak hazırlanan ikincil mevzuattır. Türkiye, Wassenaar Düzenlemesi (WA), Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi (MTCR), Nükleer Tedarikçiler Grubu (NSG), Avustralya Grubu (AG) ve Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) gibi uluslararası rejim ve anlaşmalara üyedir. Her ne kadar bu rejimler gönüllülük esasına dayansa da, Türkiye bu platformlardaki taahhütlerini ulusal düzenlemelere aktarmıştır. Örneğin, Wassenaar Mühimmat Listesi ve Dual-Use (Çift Kullanımlı) Listesi, Türkiye’nin yayımladığı Kontrole Tabi Liste’nin temelini oluşturur. MTCR Eki füzeye ilişkin teknoloji listesi de aynı şekilde Türk kontrol listesine entegre edilmiştir.

    Bu kapsamda, füze bileşenleri, gelişmiş elektronikler, nükleer madde ve ekipmanlar, özel kimyasallar gibi hassas ürünlerin İran’a ihracatı, ulusal mevzuata göre özel izne tabi olduğu gibi çoğunlukla fiili yasak kapsamındadır. Ayrıca, Çift Kullanımlı ve Hassas Maddelerin İhracatına İlişkin Tebliğ (No: 2003/12), sivil amaçlı kullanılan çift kullanımlı malların ihracat kontrollerini düzenler. Bu tebliğ uyarınca, örneğin bir makine tezgâhı veya laboratuvar ekipmanı eğer çift kullanımlı listede ise, ihracatçı firma Ticaret Bakanlığı’ndan lisans almak zorundadır ve başvuru süreçleri İstanbul Maden ve Metaller İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliği üzerinden yürütülmektedir. Keza, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi Ek Listesi’ndeki kimyasalların ihracatı da Ticaret Bakanlığı’nın denetimindedir ve bu ürünlerin ihracı için özel izin ve uyumluluk belgeleri gerekir.

    Türkiye’nin ihracat kontrol mevzuatındaki bu çok katmanlı yapı, bir yandan uluslararası yükümlülüklere uyumu sağlarken diğer yandan ulusal güvenlik çıkarlarını gözetir. Hassas ülkelere ihracat söz konusu olduğunda (ki İran geçmişte BM ambargolarına konu olmuş bir ülkedir), Türk makamları “varış ülkesi, son kullanım ve son kullanıcı” kriterlerini en üst düzeyde dikkate almaktadır. Hatta Türkiye, BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla kısmen ambargo altında olan veya uluslararası güvenliğe tehdit olarak görülen ülkelere (örneğin Kuzey Kore, Suriye gibi) yapılacak ihracatlara nasıl yaklaşıyorsa, İran konusunda da benzer temkinli tutumu sürdürmektedir. Bunun iç hukuktaki yansıması, 96/31 sayılı Tebliğ (ihracı yasak veya ön izne tabi mallar listesi) ve ilgili düzenlemelerle sağlanır; bu listelerde genellikle silah, cephane ve stratejik materyalin hangi ülkelere satılamayacağı veya özel izin gerektirdiği belirtilir.

    Türkiye’nin “çok taraflıı rejimler ve milli mevzuat bütünlüğü” yaklaşımı, aslında Trump’ın talep ettiği birçok kısıtlamayı halihazırda kritik alanlarda içeriyor. Ancak fark şu ki, Türk hukuku sadece stratejik ve askeri açıdan riskli malzemeleri yasaklarken, Trump’ın tarife tehdidi tüm ticareti genelleyerek Türkiye’nin meşru sivil ticaretini de hedef alıyor. Bu da hukuki açıdan ABD’nin tek taraflı yaptırımının Türk iç hukuku veya uluslararası hukuk temelinde bağlayıcı olmadığı bir alan yaratıyor. Türkiye’nin kendi kanunları, İran’la ticareti toptan yasaklamış değil; sadece uluslararası normlara paralel biçimde kontrollü ve izinli bir rejime tabi tutmuş durumda. Dolayısıyla, Trump yönetiminin baskısı, Türkiye’yi kendi mevzuatının öngörmediği oranda geniş bir yaptırıma zorlamak anlamına geliyor ki bu da hukuki egemenlik tartışmalarını beraberinde getiriyor.

    KOBİ’ler ve Özel Sektöre Etkileri

    Trump’ın %25 tarife hamlesi, Türk özel sektöründe özellikle KOBİ’leri (küçük ve orta boy işletmeler) yakından ilgilendiriyor. Zira Türkiye-İran ticaretinde öne çıkan sektörler –makine imalatı, kimya- plastik, gıda-tarım ve metal sanayii– çoğunlukla Anadolu’daki organize sanayi bölgelerinde faaliyet gösteren, orta ölçekli ihracatçılar tarafından domine ediliyor. Örneğin Konya, Gaziantep, Kayseri gibi illerdeki makine üreticileri ve yedek parça imalatçıları, İran pazarına yıllardır tarım makineleri, tekstil tezgâhları, inşaat ekipmanları gibi ürünler satmaktadır. Benzer şekilde, Güneydoğu Anadolu’daki gıda şirketleri İran’a un, makarna, bisküvi gibi tahıl mamulleri ihraç ederek önemli bir pazar payı elde etmiştir. Plastik ve petrokimya türevleri üreten bazı KOBİ’ler, İran’ın ham madde sağladığı (örneğin polimerler) ürünleri işleyip tekrar İran’a veya bölgeye satabilmektedir. Alüminyum ve bakır yarı-mamulleri üreten firmalar da İran’ın inşaat ve imalat sektörüne profil, kablo, levha gibi ürünler tedarik etmektedir.

    Bu KOBİ’ler, bir yandan İran piyasasından elde ettikleri kazanca güvenirken, diğer yandan bir kısmı ABD ve Avrupa pazarlarına da ihracat yapmaktadır. Dolayısıyla Trump’ın ilan ettiği tarife, bu firmaları ikilemle karşı karşıya bırakıyor: İran’la ticarete devam ederlerse ABD pazarında rekabet güçleri azalacak, ABD’ye uyum sağlamak için İran’dan çekilirlerse önemli bir bölgesel pazarı kaybedecekler. Türk İhracatçılar Meclisi (TİM) yöneticilerinin de işaret ettiği gibi, ihracatçıların asıl endişesi İran’daki karışıklıklardan ziyade ABD pazarını kaybetmek üzerine yoğunlaşmış durumda. TİM yönetim kurulu üyelerinden Başaran Bayrak’ın medyaya yansıyan sözleri, “Türkiye bu yaptırım kapsamına dahil edilirse esas zorluğu o zaman yaşarız” şeklindeydi. Hâlihazırda Türkiye’nin ABD’ye 13-16 milyar dolar bandında seyreden yıllık ihracatını düşünürsek, birçok sektör için ABD, İran’dan katbekat büyük bir pazar. Özellikle otomotiv yan sanayi, beyaz eşya, tekstil-konfeksiyon gibi sektörler ABD’ye ihracatta önemli pay sahibi. Bu sektörler, İran’a da ürün satsa da (örneğin İran’a tekstil ham maddesi veya yedek parça ihraç edenler var), asıl gelirlerini ABD ve AB’den elde ettikleri için Amerikan tarifesinin getirileceği bir senaryoda tercihini İran aleyhine kullanabilirler.

    Ancak makine ve kimya sektöründeki KOBİ’ler için durum daha karmaşık. Ekonomist Hakkı Hakan Yılmaz’ın analizine göre, Türkiye’nin İran’a ihracatının %25-30’unu makine ve yedek parça sektörü,

    %20-25’ini plastik ve kimyasal ürünler oluşturuyor. Bu yüksek oranlar, söz konusu sektörlerde faaliyet gösteren çok sayıda firmanın İran odaklı çalıştığını gösteriyor. Bu firmaların önemli bir kısmı gelişmiş ülkeler yerine bölge pazarlarına odaklanmış KOBİ niteliğinde. Dolayısıyla İran piyasasını kaybetmeleri, hızlıca ABD veya başka pazarlara yönelebilmeleri açısından zorlu olacaktır. Çift kullanımlı ürünler üreten bazı işletmeler için de benzer bir durum söz konusu: Örneğin laboratuvar ekipmanı, endüstriyel ölçüm cihazı, ileri malzeme gibi alanlarda üretim yapan firmalar İran’da müşteriler bulabilmiştir, ancak bu ürünlerin ihracatı aynı zamanda lisansa tabi olabildiği için işlemler yavaş ve zahmetlidir. Şimdi bir de ABD’nin baskısıyla bankacılık ve lojistik kanallarının tamamen kapanması riski, bu firmaları ihracat imkânsızlığı ile yüzleştirebilir.

    Ödeme ve Lojistik Sorunları: Zaten 2018’den bu yana uygulanan finansal yaptırımlar nedeniyle, Türk ve İranlı şirketler arasındaki ticarette ödeme mekanizmaları oldukça gayriresmî yöntemlere kaymış durumdadır. Pek çok ihracatçı, ödemeleri nakit veya fiziki altın ile elden yapma, kuryeler vasıtasıyla para transfer etme gibi yöntemlere başvurduklarını belirtmiştir. Bankacılık kanallarının (özellikle ABD yaptırımları nedeniyle dolar işlemlerinin) kapalı olması, yerel para birimleriyle ticareti de gündeme getirmiştir. Türk Lirası ile İran Riyali arasında doğrudan takas mekanizmaları veya iki ülke merkez bankaları aracılığıyla hesap mutabakatı yoluna gidilmesi zaman zaman tartışılmış, hatta kısmen uygulanmıştır. Ancak yerel paraların yüksek enflasyon ve oynaklık sorunu, bu yöntemi sürdürülebilir kılmakta zorluk yaratmaktadır.

    Son dönemde, barter ticareti ve üçüncü ülke üzerinden fatura etme gibi yöntemler de kullanılmaktadır: Örneğin bir Türk şirketi, malını Azerbaycan veya Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bir aracıya satmış gösterip, o aracı üzerinden İran’a ulaştırmakta; böylece ödemenin bir kısmı aracı ülke bankalarında tahsil edilmektedir. Yine de bu tür dolaylı yöntemler, Trump yönetiminin “İran’la iş yapan herkes hedefte” söylemi nedeniyle gri alana dönüşmüş durumdadır. Zira açıklanan karar, “üçüncü ülkeler üzerinden dolaylı ticaretin de tarife kapsamına girip girmeyeceği” belirsiz olmakla birlikte, kötü niyetli yorumlanırsa bunları da cezalandırabilir. Örneğin Türkiye, İran’a ihracatını Azerbaycan üzerinden yapıyor gibi gösterse bile, ABD gümrükleri malın menşeini Türk olarak değerlendirirse yine tarifeye tabi tutabilir.

    Küçük ölçekli ihracatçılar, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sınır ticareti yapan esnaf, bu süreçten direkt etkilenecektir. Gürbulak ve Esendere sınır kapılarından yapılan günlük kamyon geçişleri, İran’daki protestolarla birlikte şimdiden düşüşe geçmiştir (günlük 350-400 araçtan 200’lere inmiştir). İnternet kesintileri ve karışıklık, sınır bölgesindeki işlemleri yavaşlatırken, ABD yaptırımı tehdidi bu tüccarların önünü daha da belirsizleştiriyor. Normalde İran’a sebze-meyve, temel tüketim malı, tekstil ürünü taşıyan yüzlerce kamyon, eğer firmalar çekinir ve mallarını göndermeyi durdurursa, sınır kentlerindeki ekonomik faaliyet de sekteye uğrayacaktır. Sınır ticaretine dayalı KOBİ ölçeğindeki lojistikçiler, nakliyeciler, gümrük müşavirleri de bu tıkanıklıktan zarar görecektir. Nitekim sektör temsilcileri, şimdiden bir belirsizlik ve tedirginlik yaşandığını, firmaların yeni sipariş almaktan imtina ettiğini dile getirmektedir.

    Ters taraftan bakıldığında, Türkiye’nin İran’dan yaptığı ithalatın kısıtlanması da bazı özel sektör kollarını zorlayabilir. En bariz örnek enerji sektörüdür: İran’dan alınan doğal gaz, Türkiye’nin özellikle doğu illerinin gaz arzında önemli rol oynar. Yılda ~8 milyar metreküp gaz kontratı, İran ile Türkiye arasında süregelmektedir. Eğer siyasi baskılar nedeniyle bu gaz akışında kesinti yaşanırsa, BOTAŞ ve Türkiye enerji piyasası hızlıca alternatif kaynak bulmak zorunda kalacaktır. Bu da muhtemelen daha pahalı LNG ithalatı veya spot piyasadan alım anlamına gelir ve enerji maliyetlerini yükseltir.

    Sanayi tesisleri ve elektrik üretimi için kullanılan İran gazının azalması, Türkiye’nin enerji güvenliğini de zora sokar. Özel sektör tarafında, İran’dan hammadde (örneğin polietilen, metanol, propan gibi petrokimya ürünleri veya demir-çelik hurda) ithal eden imalatçılar da alternatif tedarikçilere yönelmek durumunda kalacaktır. Bu da muhtemelen maliyet artışı demektir, zira İran genelde rekabetçi fiyatlarla Türkiye’ye satış yapmaktadır. Kısaca, tarife krizinin tırmanması Türk KOBİ’lerini bir yanda pazar kaybı, diğer yanda tedarik sıkıntısı ikilemiyle baş başa bırakabilir.

    Jeopolitik Dengeler ve Türkiye’nin İkilemi

    Trump’ın sert yaptırım hamlesi, Türkiye’nin dış politikada yürüttüğü denge siyasetine de doğrudan etki ediyor. Türkiye, uzun süredir bir yandan ABD ve NATO müttefikliği çerçevesinde hareket etmeye çalışırken, diğer yandan komşu coğrafyasında özerk bir politika izlemeyi hedefliyor. İran meselesi, tam da bu denge arayışının merkezinde yer alıyor. Özellikle 2010’ların başında Türkiye, ABD’nin İran’a yaptırımlarını delmeden fakat İran’ı da tamamen kaybetmeden ara formüller üretmeye çalışmıştı. 2012’de Birleşmiş Milletler yaptırımları sıkılaşırken, Türkiye “altın karşılığı gaz” gibi yaratıcı yöntemlerle (Halkbank üzerinden Türk lirası olarak ödenen doğal gaz faturalarının İran tarafından altına çevrilip yurtdışına çıkarılması) hem kendi enerji ihtiyacını karşılamış hem de İran’a bir nebze nefes aldırmıştı. Ancak bu yöntemler ABD’nin gözünden kaçmadı ve sonrasında Halkbank davası gibi hukuki sorunlar doğdu.

    2018’de Trump ABD başkanıyken tek taraflı olarak nükleer anlaşmadan çekilip İran’a yeniden yaptırımlar dayattığında, Türkiye bu karara katılmadığını diplomatik olarak ifade etti. Dönemin Türk yetkilileri, “ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına uymak zorunda olmadıklarını, sadece BM yaptırımlarını tanıyacaklarını” açıkladılar. Buna rağmen fiiliyatta, ABD Hazine Bakanlığı’nın baskısıyla Türk firmaları İran’la ticarette büyük oranda çekingen davrandılar ve petrol ticareti tamamen durdu. Şimdi, 2026’da benzer bir tablo Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yeniden ortaya çıkarken, Ankara’nın manevra alanı bir kez daha sınanıyor.

    NATO Müttefikliği vs. Komşuluk İlişkileri: Türkiye, NATO üyesi olarak İran’ın bölgedeki nüfuzundan ve nükleer füze programından endişe duyan bir blokta yer alıyor. Özellikle İran destekli grupların Suriye, Irak ve Lübnan’daki faaliyetleri ile İran’ın balistik füze denemeleri, Türkiye’nin güvenliği açısından da riskler barındırıyor. Bu nedenle Ankara, uluslararası toplumun İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme çabalarına prensip olarak destek vermektedir. Öte yandan, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler tamamen rekabet üzerine de kurulu değil; bölgesel konular (örneğin Suriye’de kısmen karşı kamplarda olsalar da Astana Süreci gibi platformlarda işbirliği yapmaları) ve ekonomik karşılıklı bağımlılık, iki ülkeyi diyalogda tutuyor.

    Türkiye, zaman zaman İran ile Batı arasında arabulucu rolü üstlenmeye de çalıştı. 2010’da Brezilya ile birlikte Tahran’da uranyum takas anlaşması girişimi, Ankara’nın bu konudaki proaktif tutumuna bir örnektir. Bu girişimler Washington tarafından yeterli görülmese de Türkiye, “komşularla sıfır sorun” politikasının etkili olduğu dönemlerde İran’la gerilimi azaltmayı hedefleyen adımlar attı. Şimdiki tabloda ise Trump yönetimi, tavizsiz bir çizgiyle İran’ı tecrit etmeye çalışırken Türkiye’yi de saf tutmaya zorluyor. Bu durum, Ankara’da egemenlik ve bağımsız dış politika reflekslerini harekete geçirebilir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçmişte ABD’nin İran’a yönelik sert politikalarını eleştirmiş ve “Türkiye, ABD’nin dediğini yapmak zorunda değildir” minvalinde açıklamalar yapmıştı. Yine de, ABD ile açık bir cepheleşmeye girmekten de kaçınmıştır. Zira 2018-2019’da yaşanan Rahip Brunson krizi ve ardından gelen ABD yaptırımları (çelik tarifelerinin artırılması, bazı bakanlara yaptırım uygulanması gibi) Türkiye ekonomisinde kur şoku ve durgunluğa yol açmıştı. Erdoğan yönetimi bu deneyimden, Washington’la çatışmanın yüksek maliyeti olduğunu gördü. Bugün Trump’ın tarife tehdidi, eğer uygulamaya konursa, benzer bir iktisadi baskı aracına dönüşecek. Bu da Ankara’yı ABD ile yeni bir gerilimi göze alıp almama konusunda zorlayacaktır.

    Çok Taraflı Rejimlere Bağlılık ve Çatışma: Türkiye, çok taraflı platformlarda sorumlu bir aktör olarak İran konusundaki yükümlülüklerine riayet ettiğini göstermeye çalışıyor. Yukarıda belirtildiği gibi, MTCR, Wassenaar, NSG, AG gibi rejimlerin üyesi olması, Türkiye’nin İran’a tehlikeli olabilecek malzeme ve teknolojiyi vermesini zaten engelliyor. Örneğin Türkiye’nin geliştirdiği ya da envanterindeki balistik füze teknolojileri veya ileri hassas elektronikler, MTCR ve Wassenaar kapsamında paylaşılmıyor. Keza nükleer alanda NSG kuralları, Türkiye’nin nükleer çift kullanımlı ekipmanları (örneğin nükleer zenginleştirme cihazları, özel pompalar, vanalar) İran’a ihraç etmesine izin vermiyor.

    Bu yönüyle bakıldığında, Türkiye’nin uluslararası taahhütleri ile Trump’ın talepleri arasında bir paralellik var gibi görünebilir – ikisi de İran’ın güç kazanmasını engelleme amacını taşıyor. Ancak ayrıştıkları nokta, yöntem ve kapsam meselesidir. Türkiye, uluslararası hukuk temelinde, konsensüsle belirlenen sınırlamalara uymaktan yana; Trump ise tek taraflı ve kapsamlı bir ekonomik cezalandırma peşinde. Türkiye’nin yer aldığı rejimler (örneğin Wassenaar) kararlarını oybirliği ile alır ve bu rejimlerin hiçbiri “İran’la hiç ticaret yapmayın” dememiştir – sadece belirli malzemelere kısıtlama vardır. Hatta AB ülkeleri bile, ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına mesafeli durup İran’la asgari düzeyde ticareti sürdürme niyetlerini beyan etmişlerdir (INSTEX mekanizması bunun örneğidir).

    Bu bağlamda, Türkiye kendisini Avrupa ile benzer bir pozisyonda görmektedir: İran’ı dışlamadan, ancak hassas konularda dikkatli davranarak denge güdülen bir yaklaşım. Trump’ın tarife dayatması ise bu dengeyi tek hamlede bozmaktadır. Türkiye’nin, çok taraflı rejimlere bağlı kalarak İran’ı sınırlama politikası ile ABD’nin dayattığı “ya bizimlesin ya onlarla” ikilemi arasında sıkışması, diplomatik açıdan da Ankara’yı zorlayacaktır. Bir yandan ABD ile açık çatışmaya girmeden konuyu yönetmeye çalışacak, diğer yandan İran’ı tamamen karşısına almış görüntüsü vermek istemeyecektir.

    Bölgesel Jeoekonomik Riskler: Türkiye’nin İran’la ticaretini keskin bir şekilde azaltması veya durdurması halinde, bölgedeki güç dengelerinde de kaymalar olabilir. İran, Türkiye’yi bölgesel ekonomik bir ortak ve enerji koridoru olarak görmekteydi. İki ülke arasında Tercihli Ticaret Anlaşması bulunmakta ve daha kapsamlı bir serbest ticaret hedefi zaman zaman gündeme gelmekteydi. Eğer Türkiye ABD baskısıyla İran’la ekonomik ilişkileri askıya alırsa, Tahran yönetimi bu boşluğu doldurmak için Çin, Rusya veya Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörlere daha fazla yönelebilir. Çin zaten İran’ın en büyük ticaret ortağı olarak İran ekonomisinin can damarı konumundadır. Türkiye’nin çekilmesi, Çin’in ve diğer Asya ülkelerinin İran pazarındaki payını daha da artırabilir. Bu da uzun vadede, Türkiye’nin komşu coğrafyadaki ekonomik nüfuzunu zayıflatabilir.

    Öte yandan, Türkiye’nin İran’la arasına mesafe koyması, Suudi Arabistan ve İsrail gibi İran karşıtı bloktaki ülkelerle yakınlaşmasını hızlandırabilir. Nitekim son yıllarda Türkiye-Suudi ve Türkiye-İsrail ilişkilerinde normalleşme adımları görülüyor; İran konusunda daha sert bir tutum almak, Ankara’nın bu ülkeler nezdinde pozisyonunu güçlendirebilir. Fakat bu tür jeopolitik getirilerin ekonomik maliyetleri telafi edip etmeyeceği meçhuldür. Türkiye, coğrafi konumu gereği İran’la komşuluk ilişkisini tümden koparamaz – sınır güvenliği, mülteci akını, bölgesel istikrar gibi konular ekonomik bağlardan bağımsız değildir. Dolayısıyla Ankara, ABD’nin istediği şekilde İran’ı bütünüyle izole etme politikasına katılırsa, kendi bölgesel çıkarlarıyla ters düşme riski var. Hem Suriye hem Irak denkleminde İran’ın etkisini dengelemede Türkiye’nin kanalları olması önemlidir; tamamen düşmanca bir tutum, bu sahalarda Türkiye’nin hareket alanını da kısıtlar. Bu denge hesabı, önümüzdeki süreçte Türk dış politikasının en çetrefilli sınavlarından biri olacaktır.

    Yaptırımları Aşma Yöntemleri ve Uyumluluk Mekanizmaları

    ABD’nin uygulamaya koymaya hazırlandığı tarifeye karşı, Türkiye’nin ve Türk şirketlerinin muhtemel uyum mekanizmaları veya yaptırımı aşma yöntemleri de tartışılıyor. Daha önce İran’a yönelik yaptırımlar döneminde geliştirilmiş bazı formüller, yeniden gündeme gelebilir:

    • Yerel Para Birimi ile Ticaret: Türkiye ve İran, ABD yaptırımlarının finansal boyutunu azaltmak için yerel paralarla ticaret yapma seçeneğini geçmişte değerlendirmişti. Prensipte, Türkiye İran’dan aldığı gaz karşılığında İran Merkez Bankası’na TL cinsinden ödeme yapabilir, İran da bu TL’yi Türk ürünleri almak için kullanabilir. Bu yöntem, doları devreden çıkararak ABD’nin finansal takip ve müdahale imkanını azaltır. Nitekim 2018 sonrası dönemde Türkiye, İran’a yapılan ihracatlarda kısmen TL kullanımını artırdı. Ancak pratikte, TL’nin değerindeki hızlı düşüş ve İran Riyali’nin benzer güven sorunları, tarafları genellikle daha stabil bir üçüncü para birimi (euro, yuan gibi) kullanmaya itmektedir. Örneğin, Çin Yuanı üzerinden ticaret yapmak bir seçenek olarak belirmiştir. Çin bankaları, İran’la iş yapan Türk firmalarına yuan cinsinden hesap açarak ticarete aracılık edebilir. Bu durumda ABD’nin dolar sistemi dışına çıkan işlemleri kontrol etmesi zorlaşır. Yine de, ABD’nin uzun kol yargı yetkisi (long-arm jurisdiction) ilkesi uyarınca, ABD finans sistemine hiç temas etmese bile İran’la ticaret yapan şirketler yaptırım listesine alınabilir. Türkiye’de bazı büyük holdinglerin, bu risk nedeniyle İran’la doğrudan iş yapmaktan kaçındığı biliniyor. KOBİ’ler ise yerel para veya kripto para gibi alternatiflere daha cesur yaklaşabilir; ancak kripto işlemleri de ABD tarafından izlenebilmekte ve birçok ülke bunları regüle etmektedir.
    • Barter ve Takas Anlaşmaları: Doğrudan para transferi yerine mal takası (barter) yapmak da bir diğer yöntem. Örneğin Türkiye, İran’dan aldığı doğal gaz veya elektrik karşılığında doğrudan mal (makine, gıda, ilaç vs.) verebilir. Hâlihazırda İran, Türkiye’den hububat, ilaç ve sağlık ekipmanları, ev aletleri gibi çeşitli ihtiyaç mallarını ithal ediyor. İki ülke hükümetleri, bankalara gerek kalmadan devlet kurumları vasıtasıyla bir takas mekanizması kurarak enerjiye karşı mal takasını organize edebilir. Bu model, geçmişte İran’ın Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerle de denediği bir formüldür. Zorlukları ise şunlar: Takas dengesinin her iki taraf için değer olarak eşit kurulması, mal kalitesi ve teslimat zamanlaması gibi pratik konular dikkatle yönetilmezse anlaşmazlıklar çıkabilir. Ayrıca ABD, böyle bir takas mekanizmasını da kendi yaptırım rejimine dahil etmeye çalışabilir (örneğin, “enerji alımını durdurmazsanız size de tarife uygularım” şeklinde). Yine de insani malzemelerin takası (gıda-ilaç karşılığı enerji) uluslararası toplum nezdinde meşru görülebilir ve ABD de doğrudan gıda-ilaç ticaretini hedef almadığını beyan edebilir. Nitekim önceki yaptırım dönemlerinde insani ticaret istisnaları tanınmıştı. Ankara, Washington nezdinde lobi yaparak en azından temel ihtiyaç maddeleri konusunda istisna koparmaya çalışabilir.
    • Off-shore Şirketler ve Üçüncü Ülke Rotaları: Türk şirketleri, İran’la ticareti tamamen Türkiye üzerinden yürütmek yerine, üçüncü ülkelerde kurulan paravan şirketler aracılığıyla gerçekleştirme yoluna gidebilir. Örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan veya Katar gibi ülkelerde kurulu bir ortak girişim veya şube, İran’dan mal alıp satabilir; kağıt üzerinde ise Türkiye ile doğrudan bağ olmayabilir. Dubai, uzun zamandır İran’ın dünyaya açılan ticari kapılarından biri olmuştur; birçok İranlı firma orada ofis açarak ambargo altındaki ürünleri temin etmektedir. Türk malları da Dubai üzerinden İran’a re-export şeklinde gönderilebilir. Bunun Türkiye açısından dezavantajı, kâr marjlarının düşmesi (aracı ülke maliyetleri nedeniyle) ve istatistiki olarak ticaret hacminin düşük görünmesidir. Ayrıca ABD, bu tür dolambaçlı yolları yakından takip ederek aradaki şirketleri de yaptırım listesine alabilmektedir. Örneğin, daha önce Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye merkezli bazı şirketler, İran’ın petrol gelirlerini akladıkları gerekçesiyle ABD Hazine Bakanlığı tarafından yaptırıma uğradı. Dolayısıyla off-shore veya üçüncü ülke kullanımı tamamen risksiz değil, fakat izleri biraz olsun bulanıklaştıran bir taktik olarak gündeme gelebilir.
    • Altın ve Değerli Maden Transferleri: İran’ın yaptırımları delme taktiklerinden biri de altın ticareti olagelmiştir. Türkiye’de iç piyasadan toplanan altın, İran’a fiziki olarak ihraç edilip karşılığında enerji alınması, 2010’ların başında yüksek hacimli işlemlere konu olmuştu. Şimdi tekrar benzer bir durum olursa, altın veya diğer değerli madenler taşınabilir ve izlenmesi zor bir değer olarak devreye girebilir. Örneğin, İran’a ihracat yapan bir Türk şirketi ödemesini altın külçeleri olarak İstanbul’da alabilir ve bu altını yurtiçi piyasada paraya çevirebilir. Bu, Swift gibi bankacılık kanallarını kullanmayı gerektirmediği için ABD yaptırımlarını dolanır. Ancak altın ticaretinin de artması, ABD’nin dikkatinden kaçmayacaktır; özellikle yüksek miktarlı altın ihracatı gümrük kayıtlarından görülebilir ve Türkiye üzerindeki siyasi baskıyı artırabilir. Bu yöntem aynı zamanda Türkiye’nin finansal sistemine bazı riskler getirir (altın hareketleri nedeniyle ortaya çıkan şeffaflık sorunları gibi). Bu yüzden Ankara, 2013’ten sonra altın karşılığı ticareti azaltmıştı. Yine de, uç bir senaryoda altın ve değerli madenler, ticaretin sigortası olarak yeniden masaya gelebilir.
    • Kripto Paralar ve Dijital Sistemler: Günümüzde bazı yaptırım altındaki aktörlerin kripto para kullanarak uluslararası ticareti finanse etmeye çalıştıkları biliniyor. İran da kendi kripto para altyapısını geliştirip dış ticarette kullanma niyetini açıklamıştı. Türk ve İranlı şirketler, özellikle Bitcoin, Ethereum gibi kripto paralar veya merkeziyetsiz finans (DeFi) araçları ile değer transferi yaparak dolardan kaçınabilir. Örneğin, bir Türk ihracatçı, İran’daki alıcısına malı teslim edip karşılığında kripto cüzdanına eşdeğer değerde coin alabilir. Bu coin’i daha sonra Türkiye’de liraya veya dolara çevirebilir. Bu yöntem, merkezi olmayan yapısı sayesinde kısmen takip edilmeyi zorlaştırsa da, büyük tutarların hareketi durumunda blokzincir analizleriyle tespit edilebilir. Ayrıca Türkiye’de kripto varlıkların finansal sistemi etkileyecek şekilde kullanımı üzerine BDDK ve MASAK’ın düzenlemeleri vardır; şüpheli işlemler izlenmektedir. Bu nedenle kripto, ancak sınırlı ve gizli anlaşmalarla kullanılabilecek bir opsiyon olarak kenarda durmaktadır.

    Türkiye’nin bu alternatif yol ve yöntemlere başvurması, bir tercih değil mecburiyet haline gelebilir. Zira bir yanda ABD’nin yasal olmayan (uluslararası hukuk nezdinde) ama fiiliyatta caydırıcı gücü yüksek baskısı, diğer yanda İran’la yıllardır kurulmuş ekonomik bağlar var. Ankara, devlet düzeyinde ABD ile müzakere edip bazı alanlarda muafiyetler sağlamaya çalışırken (örneğin doğalgaz alımında veya insani malzemede), özel sektör de kendi çözümünü üretme çabasında olacaktır.

    Ancak burada kritik bir husus, Türk bankacılık sisteminin konumudur. 2018’den sonra Türk bankaları, ABD’nin İran yaptırımlarına uyum konusunda oldukça katı davranmaya başladı; birçok İran bağlantılı ödeme ya bloke edildi ya da reddedildi. Yeni tarife tehdidi sonrasında da bankalar muhtemelen İran’a yönelik işlemlerde daha fazla çekingenlik gösterecekler. Hatta Türkiye’de faaliyet gösteren bazı uluslararası bankalar, İran’la en ufak ilintisi olan şirketlere kredi vermeme veya hesap açmama eğiliminde. Bu finansal kısıt, küçük şirketleri gayriresmî yöntemlere itiyor ve kayıt dışılığı artırıyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin önündeki zorluk, yaptırımları aşmaya çalışırken kendi finansal ve hukuki düzenini bozmamak olacaktır. Aksi halde, para transferleri kayıt dışına çıkıp kontrolden uzaklaşırsa, kara para aklama riskleri doğabilir ve Türkiye FATF gibi kuruluşların takibine takılabilir.

    İleriye Dönük Senaryolar ve Türkiye’nin Politik Seçenekleri

    Mevcut kriz ortamında, Türkiye’nin önünde birkaç olası politika seçeneği ve senaryo belirmektedir. Bunları değerlendirerek hem hukuki hem de ekonomik bakımdan en az zararla çıkmayı hedeflemesi gerekecek:

    • ABD ile Müzakere ve Muafiyet Arayışı: En rasyonel yollardan biri, Ankara’nın Washington’la diplomatik kanalları zorlayarak tarife uygulamasından muaf tutulmaya çalışmasıdır. NATO müttefiki olmanın ve stratejik işbirliklerinin (örneğin İncirlik Üssü, bölgesel güvenlik konuları) önemini vurgulayarak, Türkiye kendisini özel bir vaka olarak sunabilir. Özellikle enerji ticareti konusunda ABD’den anlayış talep edebilir. Trump yönetimi, daha önce bazı ülkelere (örneğin Hindistan, Japonya) İran petrolü için geçici muafiyetler tanımıştı. Benzer şekilde, Türkiye’nin İran’dan gaz alımının AB’nin Rus gazına bağımlılığını azaltıcı bir unsur olduğunu vurgulaması, ya da İran’la iletişim kanallarının açık kalmasının bölgesel istikrar için gerekli olduğu argümanını kullanması muhtemeldir. ABD ile pazarlıkta, “tarife tehdidi kaldırılmazsa Türkiye de misilleme yapar” mesajı da verilebilir. Geçmişte Türkiye, ABD’nin çelik tarifelerine karşı Amerikan mallarına (alkol, otomobil, tütün gibi) ek vergi koyarak mukabele etmişti. Yine böyle bir misilleme hazırlığı, Washington’ı düşünmeye sevk edebilir. Ancak Trump yönetiminin yaklaşımı göz önüne alındığında, muafiyet kapısını aralamak zor olacaktır; muhtemelen somut adımlar (İran ticaretinin azaltılması) görmek isteyeceklerdir.
    • İran Ticaretini Asgari Düzeye İndirgeme: Bir diğer seçenek, Türkiye’nin fiilen İran’la ticaretini (geçici olarak) askıya alması veya en düşük seviyeye indirmesidir. Bu, ABD’nin tarifesini uygulamaya koyması halinde zararı sınırlamak için alınabilecek savunmacı bir tedbir olabilir. Örneğin Türkiye hükümeti, bankalara ve büyük şirketlere gayriresmî bir talimatla “İran’la yeni işlem yapmayın” mesajı verebilir. Böylece ABD’nin gözünde Türkiye, yaptırıma uyan bir profil çizebilir ve tarife kapsamından çıkarılmayı umut edebilir. Nitekim haberlere göre, 2025’in son çeyreğinde Türkiye-İran ticaretinde yavaşlama başlamış ve ihracatçılar yeni sipariş almada tereddüt etmiştir. Bu eğilim, resmî bir politika haline getirilebilir. Ancak bunun riskleri de yüksektir: İran, Türkiye’nin bu şekilde geri adım atmasını dostça olmayan bir tavır olarak algılayabilir ve tepkisel olarak Türkiye’den ithalatı tamamen kesebilir ya da farklı alanlarda Türkiye’yi dışlayabilir. Ayrıca, bir kez kaybedilen pazarın geri kazanılması da kolay olmayacaktır; İranlı ithalatçılar Türk ürünleri yerine Çin, Rusya veya yerli alternatiflere yönelebilir. Türkiye’nin çıkarı, İran pazarını tamamen rakiplerine kaptırmak olmadığı için, bu seçenekte hassas bir denge tutturulması gerekir. Belki gayriresmî kanallar açık kalırken, resmî ticaretin azaldığı bir model izlenebilir. Yani devlet, yaptırım varmış gibi davranıp görünür ticareti kısar, ama özel sektör arka planda daha önce bahsedilen dolaylı yollarla devam eder. Bu da bir tür ikili oyun anlamına gelir ve sürdürülebilirliği tartışmalıdır.
    • Alternatif Pazar ve Kaynak Arayışı: Orta vadede, Türkiye ihracat pazarlarını çeşitlendirme ve ithalat kaynaklarını yenileme yoluna gitmelidir. İran’la ticaretin azalması ihtimaline karşı, Türk ihracatçıları için yeni pazarlar bulmak kritik olacaktır. Yakın coğrafyada Irak, Suriye’nin yeniden imarı, Orta Asya ülkeleri, Afrika pazarları gibi alanlara yönelinmesi düşünülebilir. Hatta Suudi Arabistan ile ilişkilerin düzelmesiyle orada artan iş fırsatları, İran pazarından çekilen firmalar için ikame olabilir. Örneğin, İran’a makine satan bir şirket, Suudi Arabistan’ın sanayi hamlesine makine satmaya çalışabilir. Keza Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri de son dönemde Türk ürünlerine talebi artan ülkeler; oralarda iş bağlantıları güçlendirilebilir. İthalat tarafında ise, İran’dan alınamayan enerji ve ham maddeler için Rusya, Azerbaycan, Cezayir, Nijerya gibi alternatiflerden alım artırılabilir. Türkiye halihazırda Azerbaycan’dan TANAP hattıyla gaz alıyor, Rusya’dan Mavi Akım ve TürkAkım ile büyük miktar gaz geliyor. İran gazı kesilirse bu hatlardan kapasite artırımı talep edilebilir veya LNG alımları artırılabilir. Petrol için zaten İran devreden çıkmıştı; Irak (Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nden boru hattı ile), Rusya veya Suudi Arabistan’dan tedarik sürdürülüyor. Metal ve maden ithalatında da İran yerine, örneğin Güney Afrika’dan, Orta Asya’dan veya iç piyasadan tedarik yolları geliştirilebilir.
    • Sanayi ve Enerji Politikalarında Uyarlama: Türkiye, oluşan yeni duruma uyum sağlamak için sanayi ve enerji politikalarında revizyona gitmek durumunda kalabilir. Enerji alanında, İran’a bağımlılığı azaltmak adına yenilenebilir enerji yatırımları hızlandırılabilir; yakın dönemde keşfedilen Karadeniz’deki doğal gaz sahasının üretime geçirilmesi, uzun vadede İran gazının yerini alabilecek bir hamledir. Ayrıca nükleer enerji santralleri (Akkuyu ve planlanan Sinop) devreye girerse, gaz ithalatının genel olarak düşmesi beklenir. Bu, İran’dan gaz alımını da pazarlık konusu yapma imkânı verir. Sanayi tarafında ise, hükümet KOBİ’lere yönelik teşvik paketleri açıklayabilir. Özellikle İran pazarında sıkıntı yaşayacak sektörlere düşük faizli krediler, vergi ertelemeleri veya yeni pazarlara açılmaları için pazarlama desteği verilebilir. Organize sanayi bölgelerindeki firmalara ihracat rotalarını değiştirme konusunda Ticaret Bakanlığı destek olabilir (örneğin fuar organizasyonları, alım heyetleri ile). Savunma sanayii de dolaylı etkilere hazırlıklı olmalıdır: ABD ile ilişkiler gerilirse, Türkiye’nin bazı savunma projelerinde (örneğin yeni F-16 alımı veya modernizasyonu gibi) engeller çıkabilir. Bu yüzden yerli savunma sanayiine yatırımlar sürerken, kritik sistemlerde dışa bağımlılığı azaltma stratejisi pekiştirilecektir. Nitekim 5202 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat, savunma projelerinde güvenlik ve yerlilik oranını artırmayı hedeflerken, bu tür dış baskılar da bu politikanın ne kadar gerekli olduğunu tekrar ortaya koyuyor.
    • Uluslararası Hukuk ve Kuruluşlar Nezdinde Girişimler: Türkiye, ABD’nin bu tarife hamlesini çok taraflı platformlara taşıyarak meşruiyet tartışması yaratabilir. Örneğin, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuralları bakımından bakıldığında, ABD’nin herhangi bir ülkeye toplu biçimde tarife yükseltmesi ayrımcı bir uygulama ve MFN (En Çok Kayrılan Ulus) ilkesine aykırı olarak görülebilir. ABD muhtemelen “ulusal güvenlik” istisnasını öne sürecektir, ancak Türkiye bu konuyu DTÖ’de gündeme getirerek siyasi bir baskı oluşturabilir. En azından AB, Çin, Hindistan gibi benzer durumda olan aktörlerle koordinasyon sağlayarak ABD’nin tek taraflı adımına karşı ortak tavır aranabilir. Nitekim Çin, Trump’ın açıklamasına sert tepki vererek “her türlü gerekli önlemi alacağını” duyurdu ve tarife savaşlarının çözümsüzlüğüne vurgu yaptı. Türkiye de bu söyleme yakın durarak, kendisini uluslararası hukukun tarafında, yaptırımların keyfiliğine karşı konumlandırabilir. Bu yaklaşım, Batı ittifakı içinde bir çatlak gibi görünse de, esasında Avrupa ülkelerinin de dillendirdiği bir argümandır: AB de ABD’nin İran yaptırımlarının ekümenik (herkesi kapsayan) uygulamasına karşı çıkmış ve kendi firmalarını koruyucu yasalar çıkarmıştı (blocking statute gibi). Dolayısıyla Türkiye, AB ile diyaloğa girerek ortak bir yol bulma arayışına gidebilir. Bu, jeopolitik olarak da Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini onarma fırsatı sunabilir; zira ortak bir soruna karşı birlikte hareket etme zemini oluşacaktır. Ancak AB-Türkiye ilişkilerinin son yıllarda gergin seyrettiği düşünülürse, bu işbirliği otomatik olmayacaktır; Türkiye’nin demokratik görüntüsünü güçlendirmesi gibi farklı koşullar da masaya gelebilir.
    • İran ile Yeni Mekanizmaların Kurulması: Son olarak, Türkiye doğrudan İran’la masaya oturarak ikili düzeyde bazı güvenceler ve mekanizmalar geliştirmeyi deneyebilir. Örneğin, İran’ın Türkiye üzerinden üçüncü ülkelere riskli mal transfer etmemesi, Türkiye’nin de İran’a yaptığı ihracatı tamamen şeffaf ve sivil amaçlı tutması konusunda mutabakat sağlanabilir. Böylelikle Ankara, Washington’a “İran’la ticaretimiz tamamen meşru ürünler içeriyor, güvence altındadır” mesajını iletebilir. İran tarafı da Türkiye’yi kaybetmemek adına bazı jestler yapabilir: Doğal gaz fiyatında indirim, ticarette yerel para kullanımında kolaylık, Türk yatırımcılarına İran pazarında teşvik gibi adımlar atabilir. Hatta iki ülke, ortak bir ticaret bankası veya ödeme kanalı oluşturma fikrini canlandırabilir. Bu, dış dünyadan izole, iki ülkenin kontrolünde bir finansal yapı olur ve işlemleri kolaylaştırır. Bu tür yaratıcı çözümler, kolay olmasa da tamamen imkansız değildir; zira her iki ülkenin de birbirine ihtiyacı var. İran, ekonomisinin bu en zor günlerinde komşu Türkiye’nin desteğini tamamen yitirmek istemez. Türkiye de İran’ı tamamen Rusya-Çin eksenine itmenin uzun vadede kendi çıkarlarına uygun olmayacağını bilir. Bu nedenle Ankara-Tahran arasında kapalı kapılar ardında yoğun pazarlıklar yaşanması muhtemeldir.

    Sonuç: Zor Dengenin Korunması

    Trump’ın ilan ettiği %25’lik tarife tehdidi, Türkiye’yi ekonomik, hukuki ve jeopolitik açılardan çok boyutlu bir sınavla karşı karşıya bırakmıştır. Türkiye-İran ticareti, nominal değerinin ötesinde, Türkiye’nin bölgesel stratejisinde ve enerji güvenliğinde kritik bir yer tutmaktadır. Türk iç hukukunun temelini oluşturan 5201 ve 5202 sayılı kanunlar ile bağlantılı mevzuat, Türkiye’yi zaten kontrollü bir ihracat rejimine tabi kılmıştır – yani Türkiye, müttefikleriyle uyumlu şekilde İran’a tehlikeli olabilecek hiçbir ürünü vermemeye çalışmaktadır. Ancak gelinen noktada Washington, Ankara’dan bundan daha fazlasını – ticari bağları tamamen koparmasını – istemektedir. Bu talep, Türkiye’nin egemen karar alma hakkıyla çatıştığı gibi, özel sektörünün çıkarlarıyla da ters düşmektedir.

    Türkiye, bu krizde iki ateş arasında kalmıştır: Bir tarafta NATO müttefiki ve küresel güç ABD’nin ekonomik sopası, diğer tarafta binlerce yıllık komşuluk ilişkisi ve bölgesel zorunluluklar. Bu nedenle Ankara’nın yaklaşımı, “zarar minimizasyonu” üzerine kurulmak zorundadır. Gerek diplomasi masasında gerek içerideki düzenlemelerde ince ayarlar yaparak, ABD’yi kısmen tatmin edecek ancak İran’ı tamamen kaybetmeyecek bir orta yol arayışı devam edecektir. Bu belirsiz dönemde Türk şirketlerinin temkinli davranacağı, İran’la mevcut sözleşmelerini gözden geçirip yeni risk almaktan kaçınacağı aşikârdır. Nitekim daha şimdiden gümrük kapılarındaki hareketlilik azalmış, ihracatçılar alternatif rotalara bakmaya başlamıştır. Kamu otoritesi de bir yandan İran’daki gelişmeleri (protestolar, rejimin durumu) yakından takip etmekte, diğer yandan Trump yönetiminin adımlarını öngörmeye çalışmaktadır.

    İleriye dönük olarak, eğer ki İran iç siyaseti dramatik şekilde değişir veya Tahran-Washington hattında beklenmedik bir yumuşama olursa (örneğin yeni bir nükleer anlaşma veya rejim değişikliği), Türkiye bir nebze rahat nefes alabilir. O vakte kadar, sancılı bir dengeleme politikası yürütmesi gerekecek. Türkiye’nin ihracat kontrol ve savunma sanayii mevzuatı, ona bu süreçte aslında bir kalkan da sağlıyor: Ankara, ABD’ye “Biz zaten İran’a kritik hiçbir şeyi vermiyoruz, tüm uluslararası yükümlülüklerimize uyuyoruz” diyebiliyor. Ancak Washington’un beklentisi bunun ötesinde, İran’ı ekonomik olarak boğmak. Ankara’nın bunu açıkça yapması zor; zira bölgesel vizyonunda çok yönlülük esastır.

    Sonuç olarak, Türk hukuku ve çok taraflı rejimlerin sınırları içinde kalarak Türkiye, İran’la ticaretini mümkün mertebe sürdürmeye çalışacaktır. Bunu yaparken de ABD ile cepheleşmeden, perde arkasında çözüm yolları aramaya devam edecektir. Türk özel sektörü ise kısa vadede sıkıntı çekse de uyum kabiliyeti yüksek bir aktör olarak yeni koşullara adapte olmanın yollarını bulacaktır. Bu yaşananlar, Türkiye’ye bir kez daha ekonomi ve diplomasinin ne kadar iç içe olduğunu göstermiştir. Ticaret, sadece para kazanma aracı değil, aynı zamanda ulusal güvenlik ve uluslararası ilişkiler enstrümanıdır. Türkiye, bu gerçeği dikkate alarak, sanayi üretimini, enerji stratejisini ve dış politikasını yeniden kalibre etmeye mecbur kalacaktır. Zor kararların eşiğinde olan Ankara’nın amacı, ne Washington’u tamamen karşısına almak ne de Tahran’ı tamamen kaybetmektir. İnce ayarlı bir devlet zanaati ile bu fırtınadan çıkılması hedeflenirken, Türk hukuk sisteminin öngördüğü kurallar çerçevesinde hareket etmek, ülkenin uzun vadeli çıkarları açısından en güvenli liman olacaktır.

    Dünya Ekonomi Siyaset
    Paylaş Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Önceki İçerikBatman Öldü, Gotham Joker’e Emanet: Suçun Romantize Edilmesi ve “Anti-Kahraman” Kimliği
    Sonraki İçerik Zeynep Alemdar: Trump, transatlantik ilişkilerin dengesini bozmakla kalmadı, tarafların birbirlerinden beklentilerini de değiştirdi

    Diğer İçerikler

    daktilo2

    Zeynep Alemdar: Trump, transatlantik ilişkilerin dengesini bozmakla kalmadı, tarafların birbirlerinden beklentilerini de değiştirdi

    25 Ocak 2026 Gökhan Korkmaz
    daktilo2

    Batman Öldü, Gotham Joker’e Emanet: Suçun Romantize Edilmesi ve “Anti-Kahraman” Kimliği

    25 Ocak 2026 Elif Avcı
    daktilo2

    Çeşme’den Yükselen Söz: Kadın Liderliği Bir Temsil Meselesi Değil, Bir İktidar Sorunudur

    25 Ocak 2026 Ayşe Kaşıkırık

    Yorumlar kapalı.

    Güncel İçerikler

    Iran After Venezuela: Street Protests, Economic Collapse, and the Shadow of War

    21 Ocak 2026 D84 INTELLIGENCE Reza Talebi

    ABD Bülteni: Maduro Devrildi, İran’a Müdahale İhtimali, İçeride Baskının Dozu Artıyor

    19 Ocak 2026 Bültenler Emrullah Özdemir

    Hümeyra Pamuk: Latin Amerika’da önümüzdeki yıllarda yapılacak seçimlerin ne yönde gideceği izlenmeli

    18 Ocak 2026 daktilo2 Röportajlar Gökhan Korkmaz

    Kriz Büyürse Azerbaycan Türkleri İran’dan Ayrılır mı? Bir Çerçeve Analizi

    18 Ocak 2026 daktilo2 Yazılar Mehmet Akif Koç

    E-Bültene Abone Olun

    Güncel içeriklerden ilk siz haberdar olun




    Archives

    • Ocak 2026
    • Aralık 2025
    • Kasım 2025
    • Ekim 2025
    • Eylül 2025
    • Ağustos 2025
    • Temmuz 2025
    • Haziran 2025
    • Mayıs 2025
    • Nisan 2025
    • Mart 2025
    • Şubat 2025
    • Ocak 2025
    • Aralık 2024
    • Kasım 2024
    • Ekim 2024
    • Eylül 2024
    • Ağustos 2024
    • Temmuz 2024
    • Haziran 2024
    • Mayıs 2024
    • Nisan 2024
    • Mart 2024
    • Şubat 2024
    • Ocak 2024
    • Aralık 2023
    • Kasım 2023
    • Ekim 2023
    • Eylül 2023
    • Ağustos 2023
    • Temmuz 2023
    • Haziran 2023
    • Mayıs 2023
    • Nisan 2023
    • Mart 2023
    • Şubat 2023
    • Ocak 2023
    • Aralık 2022
    • Kasım 2022
    • Ekim 2022
    • Eylül 2022
    • Ağustos 2022
    • Temmuz 2022
    • Haziran 2022
    • Mayıs 2022
    • Nisan 2022
    • Mart 2022
    • Şubat 2022
    • Ocak 2022
    • Aralık 2021
    • Kasım 2021
    • Ekim 2021
    • Eylül 2021
    • Ağustos 2021
    • Temmuz 2021
    • Haziran 2021
    • Mayıs 2021
    • Nisan 2021
    • Mart 2021
    • Şubat 2021
    • Ocak 2021
    • Aralık 2020
    • Kasım 2020
    • Ekim 2020
    • Eylül 2020
    • Ağustos 2020
    • Temmuz 2020
    • Haziran 2020
    • Mayıs 2020
    • Nisan 2020
    • Mart 2020
    • Şubat 2020
    • Ocak 2020
    • Aralık 2019
    • Kasım 2019
    • Ekim 2019
    • Eylül 2019
    • Ağustos 2019
    • Temmuz 2019
    • Haziran 2019
    • Mayıs 2019
    • Nisan 2019
    • Mart 2019

    Categories

    • Asterisk2050
    • Bültenler
    • Çeviriler
    • D84 INTELLIGENCE
    • daktilo2
    • EN
    • Forum
    • Özetler
    • Podcast
    • PROJECT SYNDICATE
    • Röportajlar
    • Uncategorized
    • Videolar
    • Yazılar
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Arama kelimesini girin ve Enter'a tıklayın. İptal etmek için Esc'ye tıklayın.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}