28 Şubat 2026’nın ilk saatlerinde, Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail, Washington’un Destansı Öfke, Tel Aviv’in ise Kükreyen Aslan adını verdiği ortak operasyonla İran’a geniş çaplı bir saldırı başlattı.
Saldırılarda, dini lider Ali Hamaney dahil, rejimin üst düzey isimlerinden bazıları öldürüldü. İran buna füze ve İHA saldırılarıyla karşılık verdi. Hedefinde hem İsrail hem de bölgedeki Amerikan üsleri vardı. Böylece savaş fiilen bu üslerin bulunduğu ülkelere de sıçradı; başta Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt’e.
Savaş ilk haftasını doldurdu. Ve şimdilik durulacak gibi görünmüyor. Tersine, Amerika’nın olası bir kara harekatı savaşı daha da uzatabilir.
Kısaca, son bir haftada olan bu. Şimdi düşündürdükleri…
Gerek İsrail’in gerekse Amerika’nın ilk beklentisi rejimin hızla çökeceği yönündeydi. En azından kamuoyuna yansıttıkları kadarıyla. Muhtemelen Başkan Trump’ı da savaşa müdahil olmaya ikna eden beklenti buydu: Venezuela’daki gibi olacağı beklentisi. Ancak bir haftanın ardından görünen, İran’da rejimin çökecek gibi durmadığı.
Elbette rejim tepeden ağır bir darbe aldı. En zirvedeki isim Ali Hamaney öldürüldü. Bu rejimin dağılabileceğine dair beklentileri besleyip, muhalefeti fırsattan istifade sokaklara dökülebilir ve rejimi zor bir duruma düşürebilirdi. Ancak bu olmadı.
Lenin’e atfedilen meşhur bir söz vardır: Bir hükümet ne kadar zayıf olursa olsun, onu devirecek bir güç yoksa ayakta kalmaya devam edebilir. İran’daki durum biraz buna benziyor. Rejimi aşağı çekebilecek örgütlü bir iç muhalefetin olmadığı. Ve şimdiye kadar sokaklara dökülmenin spontane geliştiği, örgütlü olmadığı.
Rejimin kolay çözülmeyeceği aslında öncesinde tahmin edilebilirdi. Rejimin devlet aygıtı üzerinde kurduğu ve sürdürdüğü sıkı kontrol mekanizmasına ve halkın önemli bir kısmı ile geliştirdiği duygusal, kurumsal ve maddi bağlantılara bakarak.
Rejim dağılmak şöyle dursun, –sanki olağanüstü bir hal yokmuş gibi– kendi iç mekanizmalarını harekete geçirdi ve dini lider seçim sürecini başlattı. Öyle ki muhtemel adayların kimler olduğunu, süreçte hangi avantaj ve dezavantajlara sahip olduğunu dahi takip edebiliyoruz. Nitekim Amerika’nın İran’a karadan bir askeri müdahele ihtimalinden bahsetmesi bir şaşkınlık ifadesi sanki, rejimin çökeceğine dair ilk beklentisinin boşa çıkmasının yarattığı boşluğu doldurma çabası.
Belki de ironik olan şu. İsrail ve Amerika, Ali Hamaney’i öldürerek aslında kendi işlerini daha da zora soktular. Çünkü ortadan kaldırdıkları kişi, zaman zaman oldukça acımasız olabilmesine karşın, İran rejiminin tepesinde bir ihtiyat unsuruydu. Humeyni sonrası dönemde İran’ı dış politikada daha pragmatik ve realist bir çizgiye çeken Hamaney’di. Daha öncesinde İsrail’in ve Amerika’nın bütün provokasyonlarına karşı İran’ın tepkisini yumuşatan da.
Hamaney bir frendi. İsrail ve Amerika Hamaney’i öldürerek o freni ortadan kaldırdılar. Üstelik savaşın tam ortasında.
Buradaki asıl mesele, Hamaney’in yerine kimin geçeceği değil. Asıl mesele, onun yerine kim geçerse geçsin, yeni dini liderin kendini içinde bulacağı durumda güvercin bir politika takip edemeyeceği. Hamaney kadar pragmatik olamayacağı. Konumunu sağlamlaştırmak için sert olması gerekeceği.
Otoriter rejimlerde liderlik değişimi her zaman tehlikeli süreçlerdir. Kazanan büyük kazanır, kaybeden de büyük kaybeder. Savaş zamanında ise süreç daha da tehlikeli hal alır. Vatana ihanetle suçlanmak içten bile değildir, ve her şeyini kaybetmek. Böyle dönemlerde politika normal seyrinde devam etmez ve tartışmanın ritmini itidal çağrısı yapanlar değil, sertlik vaat edenler belirler. Kimse savaşın ortasında ayakta kalma mücadelesinde yumuşak görünerek yükselemez. Tam tersine, dış düşmana karşı daha kararlı, daha öfkeli, daha gözü kara görünenler avantajlıdır.
Yeni gelecek lider, –o kişi kim olursa olsun– Hamaney’in onlarca yıl boyunca biriktirdiği yetkilere ve karizmaya sahip olmayacak. Onun etrafındaki ağı yanında hazır bulmayacak. Bulduğu ağa kısa bir süre daha güvenemeyecek. Ve o ağı yeniden inşa edecek. Yeni lider henüz işin başında ciddi bir meşruiyet açığıyla göreve başlayacak. Bu da onu güç göstermeye zorlayacak. Hem dışarıya karşı, hem de içeride düşman olarak gördükleri unsurlara karşı.
Hamaney’i öldürmekten gaye İran’ı daha kararsız, daha yumuşak, daha çok taviz vermeye meyilli kılmak idiyse şayet, bu yanlış bir hesaplamaydı. Kötü bir karardı. Zira Hamaney’in yerine İran’da rejimin iplerini elinde toplayacak kişi daha ihtiyatlı, daha tavizkar olmayacak.
Bu ise İsrail ve Amerika’dan daha çok aslında Körfez Arap ülkeleri için kötü bir haber. 1979 İran devriminden beri Arap Körfez ülkeleri İran’ı kendi güvenlikleri için baş tehdit olarak gördü. Bu tehdit algısı dönem dönem şiddetlendi, dönem dönem yumuşadı. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları ve ardından İsrail’in verdiği sert tepki bu algıyı değiştirir gibi oldu. Ortaya çıkan gerçek şuydu: İsrail, bölgede neredeyse sınırsız hareket edebiliyor ve ne yaparsa yapsın ABD ile Avrupa Birliği’nin desteğini arkasında tutabiliyordu.
Görünen İsrail’in sınır tanımaz saldırganlığı karşısında İran’ın ikincil bir tehdit olarak görünmeye başlamasıydı. Hatta İsrail’i dengeleyebilecek bir karşı güç. Nitekim iddialara göre Körfez ülkelerinin, Amerika’nın, İsrail’in İran’a karşı girişeceği bir saldırıya katılmaması yönünde yoğun çabaları oldu. Zira Amerika’nın İran’a karşı bir saldırıya katılması demek Körfez ülkelerindeki Amerikan üslerinin de hedef haline gelmesi demekti. Nitekim korktukları oldu ve İran’ın saldırılarının hedefi oldular.
BAE ve Katar gibi ülkelerin ödeyeceği bedel, İran saldırılarının yol açacağı maddi hasarla sınırlı değil. Ödeyecekleri daha büyük bir bedel var. Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu’nun da vurguladığı gibi, Körfez ülkelerinin petrole bağımlılığı azaltmak ve ekonomilerini çeşitlendirmek için attıkları adımlar, bölgesel barış ve istikrar varsayımına dayanıyordu. Bu modelin başarısı, yalnızca savaş çıkmamasına değil, savaş ortamında bile güvenli liman olarak kalabilmeye bağlıydı. Gümüşlüoğlu’nun sözleriyle: “İran’ın saldırıları yalnızca askeri bir tehdit değil, aynı zamanda Körfez’in ekonomik yükselişinin temelini oluşturan güvenlik algısına yönelik bir meydan okuma anlamına geliyor.”
Sorun kısa vadede salt bir imaj sorunu da değil: doğrudan ekonomik kayıplar. İran füzelerini ve İHA’larını durdurmak için harcanan milyar dolarlık savunma harcamaları bir yönü. Diğer yönü ise boşalan oteller, iptal edilen uçuşlar ve etkinlikler, ertelenen yatırımlar, aksayan lojistik ve enerji akışı, hatta Katar’ın LNG üretimini durdurmak zorunda kalması. Bir haftalık maliyeti bile ağır sonuçlar.
Belki daha da büyük sorun Amerika ve İsrail’in savaşı bitse bile –ve savaşın sonucu ne olursa olsun– Arap Körfez ülkelerinin İran’la karşı karşıya yaşamaya devam edecekleri. Körfez ülkeleri İran’ı artık soyut bir bir tehdit olarak değil, doğrudan şehirlerini, limanlarını, havaalanlarını ve enerji altyapılarını vurmuş bir düşman olarak görecek. Bu da savunma harcamalarının artması, hava savunma sistemlerine daha büyük kaynak ayrılması, kritik altyapının tahkim edilmesi ve ekonomik çeşitlenme projelerinin daha pahalı hale gelmesi anlamına gelecek.
Son olarak. Süreç, Körfez Arap ülkeleri için acı bir gerçeği de yeniden açığa çıkardı. İsrail söz konusu olduğunda, Amerika’nın gözünde onların güvenliği ve çıkarları çok kolay ikinci plana itilebiliyor. Aslında bu yeni bir duygu değil. Körfez’in Washington’a dair güvensizliği en azından Amerika’nın Irak işgaline kadar gidiyor. O günden beri bu ülkeler Amerikan güvenlik şemsiyesi altında kalmaya devam ederken, ona alternatif de aradılar. Son savaş bu ikilemi daha çıplak bir hale getirdi.
Körfez ülkelerinin Amerika’ya yönelik şüpheleri artarken, dünya Çin’in yükselişine şahitlik etti. Ve bu Körfez başkentlerinin gözünden kaçmadı, hatta Çin’in bir gün en azından dengeleyici bir güvenlik gücü olabileceği fikriyle flört etmeye başladılar. Fakat bu savaş, ekonomik ağırlık ile askeri himayenin aynı şey olmadığını yeniden gösterdi.
Çin saldırıları kınadı, gerilimin düşürülmesini istedi ve Körfez ülkelerine dış müdahaleye karşı birlik çağrısı yaptı. Bu görünenin ötesinde Çin, İran’a ne türde ve ne çapta destek verdi? Bunu halihazırda net bilmiyoruz. Ancak her halükarda Çin’in verebildiği ya da vermeyi tercih ettiği somut, dişe dokunur desteğin Körfez monarşilerinin ihtiyaç duyduğu türden bir güvenlik şemsiyesi yanında fazlasıyla eksik kaldığı aşikar. Körfezliler için asıl açmaz da bu: Amerika artık tam güven veren bir müttefik değil, ama onun yerini doldurabilecek başka bir güç de henüz yok.
Sonuç olarak bir haftanın sonunda savaşın kazananı henüz belli değil. Ama kaybedenler bütün bölge ülkeleri. Sadece İranlılar değil, Körfezliler de. Lübnanlılar, Filistinliler ve diğerleri. Daha vahimi ise savaşın daha sert ve soğuk bir mevsimin kapısını da aralamış olabileceği.
Forugh Farrokhzad’ın bir dizesi geliyor hatırıma…
Ve işte buradayım,
yalnız bir kadın,
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün lekelenmiş varlığını fark etmenin şafağında,
göğün mavi umutsuzluğunu
ve çimentodan bu ellerin aczini duyarak.
Bölge işte öyle bir eşikte…
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

