Fransız Gisèle’in direnişinden Trump’ın barış ödülüne kendini aday gösterme talebine uzanan dört hikâye, dünyanın en prestijli ödülünün kuruluşundan beri neyi temsil ettiğini gözler önüne seriyor: başarıyı değil, meşruiyet üzerindeki mücadeleyi.
Nobel Ödülü bugün yalnızca edebiyat ve bilim alanında verilen bir takdir değil, küresel meşruiyetin ve politik sembolizmin de güçlü bir göstergesi. Son dönemde Türkiye’de ve uluslararası X platformundaki tartışmalar, Nobel’i farklı figürler üzerinden yeniden görünür kıldı: ABD’de Donald Trump’ın Nobel Barış Ödülü talebi, Fransa’da cinsel şiddet mağduru Gisèle Pelicot’a yönelik Nobel kampanyaları, Nobel Edebiyat Ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi uyarlamasının dijital platformlarda globalde Top 10’a yükselmesi ve son olarak Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun İran’a yönelik İsrail ve ABD saldırıları hakkındaki yorumları.
X platformundaki güncel tartışmalara siyasal meşruiyet, kültürel üretim, toplumsal hak arayışları ve savaşın kesişiminde gelin bir de Nobel üzerinden bakalım. Bu dört farklı hikâye; edebiyat, direniş, siyasi hırs ve kurumsal kriz Nobel’in bugün neyi temsil ettiğine dair şaşırtıcı bir tablo sunuyor.
Nobel ödüllü “erkek bakışı” ile yüzleşen bir yazar
Türk yazar Orhan Pamuk, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığında dünya basını bunu yalnızca edebi bir başarı olarak değil, Türkiye’nin modernleşme hikâyesiyle ilişkili kültürel bir dönüm noktası olarak yorumlamıştı. Türkiye’de ise yazarın siyasi açıklamaları nedeniyle ödül, bazı çevreler tarafından ideolojik bir konumlandırma ile tartışmaya açılmıştı.
Nobel Ödüllü ilk Türk Yazar olan Pamuk’un 2026’da dijital bir platformda dizi haline getirilen romanı Masumiyet Müzesi, İstanbul’un sınıf ve arzu ilişkilerini anlatırken aynı zamanda erkek bakışının karanlık taraflarını da ortaya koyar. Pamuk bir söyleşisinde, “Ortadoğulu erkek olmanın bütün kötü yanlarını taşıyorum” diyerek bu bakışın farkında olduğuna dair bir özeleştiri sunar; hatta romanın ekran uyarlamasında kadın bir yönetmenin tercih edilmesini de bu farkındalıkla ilişkilendirir. Uyarlama, hikâyeyi yeniden kurarak sadece erkek takıntısının romantize edilmesi yerine kadın karakterin sessizliğine ve görünmezliğine odaklanan bir anlatı geliştirir. Böylece bir erkeğin obsesyonu üzerine inşa edilen roman, ekran versiyonunda patriyarkanın eleştirisine de alan açar. Masumiyet Müzesi, Global 10 izlenme listelerine girmeye başlayınca tekrar alevlenen Nobel tartışmaları ise yalnızca Pamuk ile sınırlı değildir. Erkek şiddeti mağduru Fransız bir kadının cesaretinde çoktan tekrar gündeme taşınmıştır.
Saklanmayı reddeden bir kadın
Aynı günlerde Avrupa’da bambaşka bir Nobel tartışması büyümektedir. İngiltere’de Catherine Mayer tarafından başlatılan bir imza kampanyasında binlerce kişi, yıllarca uyuşturularak hem eski eşi hem de onun çevrimiçi olarak organize ettiği yabancılar tarafından sistematik biçimde istismara uğrayan Gisèle Pelicot’un Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesini talep ediyor. Pelicot’un mahkemede yüzünü saklamayı reddetmesi ve “utanç suçlulara ait” demesi, kadın hareketi için küresel bir sembole dönüşmüş durumda.
72 yaşındaki Pelicot, yıllarca süren istismarın ardından mahkemede kimliğini gizlemeyi reddederek duruşmalara katıldı ve fail olan eski eşi Dominique Pelicot ile birlikte toplam 50 sanığın yargılandığı süreçte tanıklık yaptı. Bu tutum, onu yalnızca bir mağdur değil, adalet talebini görünür kılan bir kahramana dönüştürdü. Kampanya metni, Pelicot’un cesaretinin ve kamuoyu önünde hesaplaşmayı seçmesinin barış mücadelesi açısından sembolik bir anlam taşıdığını vurgulayarak Nobel Komitesi’nin bu çağrıyı değerlendirmesi gerektiğini ifade ediyor.
Bu çağrı yalnızca bir ödül talebi değil, aynı zamanda Nobel’in neyi onurlandırması gerektiğine dair bir tartışmayı da yeniden açıyor: patriyarkal siyasi gücü mü, yoksa sisteme karşı eşitlikçi bireysel cesareti mi?
Nobel talep eden bir cumhurbaşkanı
İkinci kez ABD Başkanı seçilen Donald Trump, uzun süredir Nobel Barış Ödülü’nü hak ettiğini savunduğunu açıkça dile getiriyor. Uluslararası görüşmeleri ve diplomatik girişimlerini bu ödülün gerekçesi olarak gösteren Trump için Nobel, küresel ölçekte siyasal meşruiyetin sembollerinden biri haline gelmiş durumda.
19 Ocak’ta Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre’ye gönderdiği mesajda, “sekizden fazla savaşı durdurduğunu” öne sürerek Nobel Barış Ödülü’nün kendisine verilmemesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi ve bu nedenle artık “yalnızca barışı düşünmek zorunda hissetmediğini” ifade etti. Aynı mesajda Trump, dünyanın güvenliğinin ancak ABD’nin Greenland üzerinde “tam kontrol” sağlamasıyla mümkün olacağını savundu. Norveç tarafı ise Nobel Barış Ödülü’nün hükümet tarafından değil, bağımsız bir Nobel Komitesi tarafından verildiğini hatırlatarak sürecin siyasi otoritelerden ayrı yürütüldüğünü vurguladı. Fakat 3 Ocak 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela’ya yönelik bir operasyon düzenledi ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırdı. ABD yönetimi bu müdahaleyi “uyuşturucu kaçakçılığı ve narko-terörizm” suçlamalarına karşı bir güvenlik operasyonu olarak savunurken, birçok ülke ve uluslararası hukuk uzmanı egemen bir devletin liderinin askeri güç kullanılarak yakalanmasını, uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendirdi. 16 Ocak’ta ise Venezuelalı muhalefet lideri Machado, Beyaz Saray’da Donald Trump ile görüşerek sembolik bir jest olarak Nobel Barış Ödülü’nü Trump’a takdim etti.
28 Şubat’ta ise ABD ve İsrail’in İran’a saldırılarında okula düşen füze sebebiyle 160’tan fazla çocuğun öldüğü belirtiliyor. Dahası, İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve üst düzey birçok yetkili, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında öldürüldü. İran’ın sorumluluğunu üstlendiği patlamaların Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn ve Kuveyt’te de hissedilmesi, gerilimin yalnızca tek bir ülkeyle sınırlı kalmayıp tüm Körfez bölgesine yayılabilecek daha büyük bir çatışma ihtimalini gündeme taşırken Hürmüz Boğazı gerilimi ise halen sürüyor. Hava operasyonunun yetersizliği ile Trump’ın kara harekatı için tüm dünyadan destek toplama çabası başarılı olmamış gibi görünse de Trump barış görüşmeleri ve kara harekatı kozunu aynı masada tutmaya devam ediyor. Peki tüm bunlar olurken Trump’ın Nobel Barış Ödülü’nü talep etmesini garip buluyorsanız aslında orası pek öyle olmayabilir.
2011’deki White House Correspondents’ Dinner sırasında dönemin ABD Başkanı Barack Obama, salonda bulunan Donald Trump ile alay ettiği konuşmasıyla gündeme gelmişti. O sırada Trump, Obama’nın doğum yerini sorgulayan ve “birther” olarak bilinen komplo teorilerini kamuoyunda yaygınlaştırıyordu. Obama konuşmasında Trump’ın siyasi hırslarını tiye almış ve The King’s Speech filmine gönderme yapan bir parodiyle onu hedef almıştı. Aynı yıl Obama yönetimi, Osama bin Laden’in öldürüldüğü operasyonu gerçekleştirmiş ve Libya’daki askeri müdahaleye onay vermişti. Oysa Obama, henüz göreve gelişinin ilk yılında, 2009’da Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştü. Bu ödül daha o günlerde bile tartışmalıydı; zira Obama’nın başkanlığı boyunca Irak ve Afganistan’daki savaşlar sona ermedi, Libya NATO müdahalesi sonrasında ağır bir yıkıma sürüklendi, Suriye iç savaşın derin kaosuna gömüldü ve İsrail’in Filistin’deki işgal politikaları giderek sertleşti. Bugün Donald Trump’ın Nobel Barış Ödülü’ne duyduğu açık ilgiyi anlamak için bu geçmişi hatırlamak önemli: Obama hâlâ Nobel kazanmış son ABD başkanı ve Trump’ın siyasi rekabetinde onu gölgede bırakma arzusunun bu ödüle yönelik ısrarlı söyleminde rol oynadığı sık sık dile getiriliyor.
Dahası var. Nobel Ödülü’nün doğuşu da Trump’ın talebine benzer şekilde bir itibar hikâyesidir. Alfred Nobel 1888’de Paris’te bir gazetede yanlışlıkla kendi ölüm ilanını okuduğunda manşette şu ifadeyle karşılaştı: “Le marchand de la mort est mort” yani “Ölüm tüccarı öldü.” Dinamitin mucidi olan Nobel, arkasından bırakacağı mirasın bu şekilde hatırlanacağını fark ettiğinde, kamuoyundaki imajını değiştirecek bir adım attı. Vasiyetini yeniden düzenleyerek servetinin büyük bölümünü insanlığa katkı sağlayanları ödüllendirecek bir fona bıraktı. 1901’den bu yana verilen Nobel ödülleri, bu kararın kurumsallaşmış sonucu.
Nobel ödüllü bir ekonomistin uyarısı
Kurumlar demişken, bu tartışmaların bir başka ayağı ise Nobel Ekonomi Ödüllü ekonomist Daron Acemoğlu’nun X platformunda İran saldırıları hakkında yaptığı yorumlara uzanıyor. Acemoğlu, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısının Washington’un dış politikasını hem küresel algı hem de ekonomik sonuçlar açısından tarihsel bir dip noktaya sürükleyebileceğini savunarak müdahalenin kötü planlandığını, çıkış stratejisinin bulunmadığını ve bunun küresel ekonomide yeni bir istikrarsızlık yaratabileceğini ileri sürdü.
Analizinde özellikle 1953’te CIA destekli darbe ile İran Başbakanı Mohammad Musaddık’ın devrilmesini hatırlatarak dış müdahalelerin uzun vadeli öfke ve siyasi kırılmalar ürettiğine dikkat çekti. Çünkü Mohammad Reza Pahlavi rejiminin emperyalist bir gücün kuklası olarak görülmesine etki eden bu olay sonucunda Ayatollah Ruhullah Humeyni’nin öncülüğündeki devrim halkta destek yaratmayı başarmıştı. Acemoğlu, Humeyni’nin kısa sürede eski müttefiklerine şiddetle karşı çıkan ve İran’da bugün hâlâ iktidarda olan son derece baskıcı, teokratik rejimini, bu müdahalelerle birlikte düşünmek gerektiğine değiniyor.
Acemoğlu’nun analizindeki en kritik nokta ise küresel ekonomi zaten kırılganken İran’a yapılan müdahale ile birlikte petrol fiyatlarının artmasının, ABD’de büyümeyi, enflasyonu ve işsizliği olumsuz etkileyeceği tespiti. ABD’de bu durum büyük ölçüde Donald Trump’ın savaşı olarak görülse de, bazı seçmenler ekonomik sorunlar için Trump’tan çok siyasi düzeni suçlayabilir. Çünkü Trump zaten anti-establishment (siyasi düzene karşı) bir liderdir. Bu da ABD’de kutuplaşmayı derinleştirip kurumların daha da zayıflamasına yol açabilir.
Özetle; Acemoğlu, Trump’ın başarısız müdahelesinin sanıldığı gibi ABD’de Trump’a itibar kaybettirmek yerine kutuplaşma ile kurumların zayıflayarak bir tek adam rejimine işaret edebileceği endişesini taşıyor gibi görülebilir. Esasında Acemoğlu’nun endişesi haklı bir tarihsel örgüye de dayanıyor. Julian Assange, Afganistan ve Irak savaşlarına dair gizli belgeleri ifşa ederek, savaşın zafer için değil, “ulusötesi güvenlik elitleri” için ekonomik bir model ve “sonsuz bir döngü” olduğunu savunmuştu. Sonsuz savaş kavramını İran, ABD-İsrail hattından düşündüğümüzde Netanyahu gibi liderlerin bu gibi müdahaleler ile otoritelerini ve makamda kalma sürelerini arttırdıklarını söylemek mümkün. Elbette ki uluslararası ve ulusal kamuoyu Irak ve Afganistan Savaşlarına göre sosyal ağların da etkisiyle daha büyük tepkiler ortaya koyabiliyor ve rıza üretmek geleneksel medya dönemi kadar kolay değil.
Örneğin; Filistin meselesinde genç aktivistler ve Bella Hadid, Javier Bardem, Hasan Piker, Greta Thunberg gibi birçok farklı alandan ünlü isimlerle oluşturulan kamuoyu ile tüm dünyada İsrail’in Filistin saldırılarına yönelik büyük bir farkındalık başladı. Dahası, İran, Irak’ta sonradan yalan olduğu ortaya çıkan nükleer silah riskiyle suçlandığında bir tüccar olan Trump’ın İran saldırısını bu sebeple yapacağına kendi tabanı dışında rıza üretilmesi oldukça zor. Hatta Filistin meselesinde olduğu gibi kendi tabanının bir kısmı bile ABD’li askerlerin İran için ölmesine karşı. İran’ın baskıcı rejimine karşı queerlere ve kadınlara destek olmak istiyoruz söylemi ise, Filistin kıyımının mimarı olarak görülen Netanyahu ile Epstein dosyalarında adı en üst sıralarda geçen Trump’ın politika ve çıkarlarıyla çelişiyor ve böylece sözde ahlaki duruş, pratikte tutarsız kalıyor.
Irak savaşı ile İran, ABD-İsrail dönemini ayıran temel farklılıklardan biri, tüm dünyada orta sınıfların giderek erimesi ve bunun sonucunda, Çiğdem Toker’in kavramsallaştırdığı gibi, sermaye ile devletin simbiyotik bir ilişki üzerinden yönetim anlayışını şekillendirmesidir. Yani şirketlerin karlılığı söz konusu olduğunda, simbiyotik devletler kendi koltuklarını korumak için elitlerle işbirliği yapıyor ve halkı yönetmek yerine ekonomik bir işçi rolüne sokuyor. Bu süreçte “vatandaş” tanımı yerini müşteri veya tüketici tanımına bırakıyor. Üstelik bu yeni sistemde “müşteri her zaman haklıdır” söylemi de barınamıyor.
Acemoğlu’na göre kurumların, sosyal demokrasiye göre güçler ayrılığı ilkesinin eridiği bu toplumlarda yanlış kararlarla başlatılan savaşları bitirebilecek kamusal tepkinin karşılığını bürokraside bulması git gide zorlaşıyor. Acemoğlu’nun başarısız İran müdahalesinin anti-kahraman imajına bürünen Trump’ı güçlendirirken ABD kurumlarını zayıflatacağı endişesi yersiz olmamakla birlikte bu görüşünü yazdığı analizinde bazı kullanıcılar, Acemoğlu’nun eleştirisinin ABD müdahaleciliğinin ahlaki boyutuna değil daha çok stratejik hatalarına ve ekonomik sonuçlarına odaklandığını söyleyerek “sorunun savaşın kendisi değil, yalnızca kötü planlanmış olması mı?” eleştirilerine de yer verdiler haklı olarak. İran’dan Lübnan’a sıçrayan savaşta şimdiden yüzlerce insan öldü. Ülkelerin koca bir fabrika gibi işletilmeye çalışıldığı bir dünya düzenine geçiyor gibi hissettiğimiz şu günlerde ise daha çok sormamız gereken sorular şunlar: Şirketler ve devletlerin çıkarları için ölen insanların hesabını kim soracak? Demokrasi, sosyal haklar ve kamuoyu baskısı giderek silinen kavramlara mı dönüşüyor? Halkların çıkarlarını kim koruyacak?
Nobel’in gölgesinde 2026
Nobel günümüzde hala en prestijli ödüllerden biri olarak önemini koruyor. Öyle ki Orhan Pamuk’un erkekliğe dair özeleştirisi, Gisèle Pelicot’un erkek şiddetine karşı kamusal alanda utancı reddeden cesareti, yalnız darbe ya da savaşlarla değil Epstein bağlantıları ile de ABD tarihinin en tartışmalı başkanlarından biri olan Donald Trump’ın Nobel Barış Ödülü kazanma hırsı ve Acemoğlu’nun ABD müdahaleciliğinin günün sonunda ABD’nin demokrasisini de yutabileceğine olan analizleri birlikte değerlendirildiğinde, Nobel’in bugün başarıdan ziyade etik sınavların ve güç ilişkilerinin kesişiminde her seferinde yeniden tartışılan bir küresel meşruiyet alanına dönüştüğü görülüyor.

