Yahudilere ilişkin tartışma on dokuzuncu yüzyılın başında vatandaşlık üzerinden sürmüştü. Tartışmanın özünde, Yahudilerin cemaat statülerinin tanınıp tanınmaması sorusu vardı. Bruno Bauer’in yargısı sertti: Yahudiler ayrı bir siyasal varlık olarak kalmamalı, hayatlarına diğer vatandaşlarla aynı hak ve yükümlülüklere sahip bireyler olarak devam etmeliydi. Bauer’i takiben konuyu ele alan Karl Marx ise tartışmayı başka bir zemine taşıdı.
Karl Marx, “Yahudi Sorunu Üzerine”de Bauer’in yargısını temelden eleştirdi. Modern devlette siyasal özgürleşme, dinin toplumdan silinmesini değil, devletin dinden ayrılmasını gerektiriyordu. Devlet sekülerleşebilirdi; ama din, toplumsal hayatta bütün ağırlığıyla varlığını sürdürebilirdi. Marx bu iddiasına örnek olarak Amerika’yı gösterdi. Bunun çağrışımı netti. Yahudilerin vatandaş olabilmelerinin koşulu, Yahudilikten vazgeçmeleri olamazdı; Yahudi kalarak da pekâlâ siyasal haklara sahip olabilirlerdi.
Ancak Marx bu kadarla kalmadı. “Siyasal özgürleşme” ile “insanın özgürleşmesi”ni birbirinden ayırdı, tartışmayı başka bir düzleme çekti: Marx’a göre modern devlet karşısında bireyler siyasî alanda soyut yurttaşlar olarak eşitlenirken, sivil toplumda—ekonomik ilişkiler içinde—bencil çıkarlarının peşinden koşan “özel kişiler” olarak kalmaya devam ediyorlardı. Marx, bu sivil toplum mantığını tarif ettikten sonra, metnin ilerleyen kısmında “Yahudilik” adını giderek tarihsel bir dinden çok “pratik” bir toplumsal ilkeye bağlar: para, çıkar, mübadele ve bencillik ekseninde örgütlenen burjuva toplumunun simgesel adı hâline getirir. Para, “İsrail’in kıskanç tanrısı”dır; “Yahudileşme” de sivil toplumun tamamının bu tanrının mantığına teslim olmasıdır.
Marx’ın bu manevrası Yahudi Aydınlanması, Haskala, ile biçimsel bir akrabalık taşıyordu. Haskala, Yahudiliği kamusal alandan geri çekerek Yahudi bireyi “insan” ve “vatandaş” olarak eritmek isterken, Marx “Yahudi sorunu”nu çözmenin ancak “Yahudiliğin”, yani para ve bencil çıkarın hükümranlığının, ortadan kalkmasıyla mümkün olacağını iddia etti. Marx burada tipik bir antisemitik dille konuşmuyordu; hedefinde Yahudilik değil, sömürü ilişkileri yumağı olarak kodladığı kapitalizm vardı. Ancak “Yahudiliğin aşılması” çağrısı, insanlığın kapitalist toplumdan kurtuluşu için bir metafor olarak iş gördükçe, onu Yahudiliği gerçekten tasfiye etmek isteyenlerle aynı cephede konumlandırdı.
Marx’ın “Yahudi sorunu”nu para, bencil çıkar ve burjuva sivil toplumu üzerinden yeniden tanımlaması tesadüf değil. Aslında Ortaçağ’dan beri biriken Yahudi–ekonomi ilişkili imge, Marx’ın metninde seküler ve teorik bir dile tercüme ediliyordu: “Yahudilik” kapitalist toplumun, kapitalizm de Yahudiliğin özü hâline geldi. Daha önce değinildiği gibi, faizin Hıristiyanlar için günah sayıldığı Ortaçağ Avrupa’sında, kredi ve borç ilişkileri çoğu kez Yahudilerin sırtına yüklenmişti. Hıristiyan soyluların, kralların ve şehirli tüccarların borçlandığı, borcunu ödeyemediğinde ise nefretlerini yönelttiği “tefeci Yahudi” figürü de aynı ortamda oluşmuştu. On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, bu tarihsel deneyim Yahudi = para, kredi, faiz, spekülasyon denklemine indirgenmiş haldeydi zaten. Yahudi, sanayi üretiminin, emeğin, “gerçek” zenginliğin değil, dolaşımın, kâğıt üzerinde kazanılan paranın, borsanın, bankerliğin figürü olarak kodlanmıştı. Marx aslında kendisinden bağımsız olarak gelişen bir tahayyülü tekrar ediyordu. Böylece meşhur deyişin ima ettiği antisemitizmi sosyalizm sanmaya kapı aralıyordu veya Alman sosyolog August Bebel’e atfedilen ifadeyle, “aptalların sosyalizmini” icra ediyordu.
Aslında modern antisemitizmi kapitalizmden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Ancak Marx’ın kurguladığı gibi değil. Kapitalizmi bir dinle özdeşleştirmek gerekirse, bu din aslında “Yahudilik” değil, olsa olsa, Max Weber’e istinaden, Protestan Hristiyanlığı olurdu. Modern kapitalizmin bir “ruhu” varsa, o ruh Weber’e göre Protestanlıktı. Özellikle Kalvinist hali. Ona göre bu gelenekte rasyonel ve disiplinli bir çalışma anlayışı gelişti. Çalışma dinî bir vazife gibi algılandı. Dünyevî başarı, bir işte ilerlemek, para biriktirmek, seçilmişliğin bir alameti olarak görüldü. Böylece kârın durmaksızın birikmesini gaye edinen bir ahlâk ortaya çıktı.
Weber’in iddiası burada “kapitalizm = açgözlülük” gibi kaba bir psikolojiye yaslanmaz. Kâr hırsı her çağda vardı; ancak modern çağda düzenli, hesapçı, yöntemli bir biçim aldı. Kapitalizmin “ruhu,” paranın kendisini sevmek değildi, işi bir “meslek” olarak yaşamaktı. Diğer bir deyişle, hayatın merkezine yerleştiren bir ahlâk kurmaktı; çalışmayı sadece geçim aracı olarak değil, düzen, anlam ve kendini ispat rejimi olarak görmekti. Kapitalizm ayrıca israf yapmamak, hesap tutmak, borca sadakat göstermek, güvenilirlik inşa etmek, kazancı yeniden yatırıma çevirmek gibi gündelik disiplinlerdi. Bu gündelik disiplinler, ancak ahlâkî bir dil içinde meşrulaştırıldığında süreklilik kazandı.
Kalvinist çerçevede bu bahsi edilen ahlâkın keskinleşmesinin nedeni kader ve seçilmişlik fikrinin yarattığı gerilimdi. Kalvenizm’de insanın kurtuluşu Tanrı’nın ezelî hükmüne bağlıydı; insan bu hükmü davranışlarıyla değiştiremezdi. Haliyle bu inanç insanı derin bir belirsizliğin içine bırakıyordu. Weber’e göre gerilim burada başlıyordu. Kesin bilgi yoktu; fakat kişi hayatını bir “işaretler” dili içinde okumaya yöneliyordu. Bu okumada gündelik davranışlar, düzenli çalışma, kendini denetleme, zamanı boşa harcamama, istikrarlı bir hayat sürme, ahlâkî bir ağırlık kazanıyordu: bunlar kurtuluşun nedeni değil, seçilmişliğin “alameti” gibi görülüyordu. Aynı mantık lüks tüketimi kuşkulu kılıyordu; savurganlık dünyevî hazza teslimiyet sayılıyordu. Kazanç bu yüzden keyfe harcanacak bir şey olmaktan çıkıyordu: ölçülülük, tasarruf ve kazancı yeniden işe yatırma erdem hâline geliyordu. Weber’in “kapitalizmin ruhu” dediği pratik disiplin, hesap, süreklilik, yöntem, birikim, işte bu teolojik belirsizliğin gündelik hayatı yeniden örgütleme biçiminden doğuyordu.
Weber’in bu tartışmaya eklediği önemli bir kayıt var. Kapitalizmi harekete geçiren dinî kaynak, etkisini sonsuza dek sürdüremezdi. Çünkü burada kalıcı olan dinî inanç değil, o inancın bir zamanlar ürettiği davranış disipliniydi. Protestan ahlâkı, tabir caizse, bir kıvılcım oldu: Çalışmayı “meslek” diye kuran, zamanı israf sayan, hesabı ve kendini denetlemeyi erdemleştiren bir hayat sistemi inşa etti. Ama bu disiplin zamanla sekülerleşti; dinî gerekçeye ihtiyacı kalmadı. Ortaya çıkan düzen, artık Tanrı için değil, kendi mantığıyla işleyen bir düzendi: rekabetin zorunlulukları, sürekli yeniden yatırım baskısı, rasyonel hesap ve verimlilik dili. Bu yüzden modern kapitalizmin soy kütüğünü “Yahudilik”te aramaktansa, Weber’in işaret ettiği hat üzerinden, Hıristiyan-Protestanlıkta aramak daha tutarlı bir açıklamayı mümkün kılar. Üstelik apaçık bir tarihî hataya düşmekten de bizi kurtarır.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

