Bir önceki yazıda iddia ettiğimiz gibi, Abbasi devletinin çözülmesinden sonra Körfez’in iki kıyısı farklı tarihsel güzergahlara girmiş ve ortak bir siyasi çatı altında birleşmemişti. Dönemin en kritik gelişmesi ise dini-mezhepseldi. Doğu Arabistan’ın el-Hasa bölgesi ve Bahreyn’deki Karmati-İsmaili Şii nüfus zamanla On İki İmamcı Şiiliği benimsemişti. O dönem itibariyle Orta Doğu’da on iki İmamcı Şiiliğin başlıca merkezleri Lübnan ve Irak’tı. 1500 yılına gelindiğinde el-Hasa ve Bahreyn de bu mezhebin önemli merkezleri arasına katılmış oldu.
Siyasi tablo, İran’da Safevi İmparatorluğu’nun kurulmasıyla değişti. Safeviler, Erdebil merkezli bir sufi tarikatı olarak doğdu. Tarikat, zamanla özellikle Doğu Anadolu’daki Türkmen kabilelerinin desteğini alarak, askeri bir güce dönüştü. 1501’de Tebriz’i ele geçiren Safaviler, Şah İsmail’in liderliği altında Safevi devletini kurdu ve İran’ın büyük bölümünü tek bir siyasi çatı altında topladı.
Safevi tarikatı Sünni bir tarikat olarak doğmuştu. Ancak zamanla bu değişti. Özellikle tarikatın Anadolu, Azerbaycan ve çevresindeki Türkmenlerle kurduğu bağlar güçlendikçe daha belirgin bir Şii karakter kazandı. Ancak bu Şiilik, kelami ve fıkhi bakımdan sistemli bir Şiilik değildi. Şah İsmail’in Hatayi mahlasıyla yazdığı şiirlerden anlaşıldığı kadarıyla, Ehl-i Beyt sevgisi, imamet fikri, tarikat şeyhinin olağanüstü manevi otoritesi ve yer yer mehdici unsurların iç içe geçtiği heterodoks ve esoterik bir Şiilikti.
Safevi tarikatının heterodoks Şii karakterine rağmen Şah İsmail, Tebriz’i ele geçirdikten kısa süre sonra On İki İmam Şiiliğini Safevi devletinin resmi mezhebi haline getirdi. Bu tarihi kararın gerekçesini Şah İsmail’in kendi ağzından açık biçimde bilmiyoruz. Sebebi her ne ise, İsmail bu kararından sonra Lübnan’daki Cebel Amil, Irak ve Bahreyn gibi Şii ilim merkezlerinden alimleri İran’a davet etti ve onlara yeni imparatorluk yapısı içinde önemli roller verdi.
Takip eden iki yüz yıl boyunca Şii ulema Safevi İmparatorluğu’nun dini alanının yeniden inşasında kritik roller oynadı. Safevi devleti de On İki İmamcılığı çoğunluğu Sünni olan nüfusa devletin gücünü kullanarak kabul ettirmeye yöneldi. Sadece Sünni tarikatlar ve Sünni ulema değil, devletin benimsediği mezhebi çizgiye uymayan Şii ve heterodoks tarikat çevreleri de bastırıldı.
İran’daki bu dini dönüşüm, Körfez’in iki yakası arasında toplumsal düzeyde bir mezhebi yakınlaşma yarattı. İran’da Safevilerle birlikte geniş ölçekli bir Şiileşme süreci başlarken, Körfez’in karşı kıyısında da özellikle Bahreyn, Katif ve el-Hasa hattında güçlü Şii topluluklar varlıklarını sürdürecekti. Ancak bu toplumsal yakınlaşma siyasi düzeyde bir yakınlaşma yaratmadı. Tersine bir ayrışma ortaya çıktı. İran’da, kısa Nadir Şah dönemi istisna sayılırsa, iktidar Şii ellerde kaldı. Körfez’in güney kıyılarındaki Şii topluluklar ise, bütün toplumsal ağırlıklarına rağmen, kendi yerel siyasal iktidarlarını kalıcı biçimde kuramadı. Bunun en önemli istisnası, 1602’de Bahreyn’in Safeviler tarafından ele geçirilmesiyle başlayan ve 1717’ye kadar süren Safevi hakimiyetiydi. Bu elbette Şii bir iktidardı. Ancak hem Bahreyn’le sınırlıydı hem de yerel değil, İran’dan taşınan bir imparatorluk hakimiyetiydi.
Safavi hakimiyeti Bahreyn ötesine yayılmadı. Körfez’in güney kıyılarında başka güçler etkindi. Bu güçlerden ilki Portekizdi. İran’da Safeviler iktidarlarını pekiştirirken, Portekiz Ümit Burnu’nu dolaşarak Hint Okyanusu’nda hakimiyet tesis etmişti. Bir sonraki adımda da Hürmüz’e yerleşen Portekiz, Körfez’in deniz ticaretini denetim altına almaya yöneldi. Portekiz hakimiyeti özellikle Hürmüz ve Bahreyn hattında kuruldu.
Portekizlilerin Hint Okyanusu ve ona açılan denizlerdeki varlığı, Osmanlıları da harekete geçirdi. Osmanlılar on altıncı yüzyılın ilk yarısında önce Suriye ve Mısır’ı, ardından Irak’ı ele geçirdi. 1534’te Bağdat’ın, 1536’da Basra’nın alınmasıyla Osmanlı hakimiyeti Körfez’e açıldı. Takip eden yıllarda Osmanlı etkisi el-Hasa ve Katar’a kadar uzandı. Böylece Portekiz’in Hürmüz-Bahreyn hattı üzerinden denizde kurduğu üstünlüğe karşı, Körfez’in güney sahillerinde Osmanlının karada kurduğu ağırlık ortaya çıktı.
Osmanlıların Irak üzerinden Körfez’e yayılması Safevilerin rağmına oldu. Osmanlılara Çaldıran savaşında yenilen Safeviler daha çok kendi iç bütünlüklerini yeniden tesis etmeye yöneldi. Bu yüzden on altıncı yüzyıl boyunca Körfez’de belirleyici bir ağırlık kuramadılar. Ancak yüzyılın sonlarına doğru ve özellikle Şah Abbas döneminde yeniden güç topladılar. Bu toparlanma, Körfez’de Portekizlilerin aleyhine gelişti. Safeviler ilk önce 1602’de Bahreyn’de, daha sonra 1622’de Hürmüz’de Portekiz hakimiyetini kırdı. Portekizliler daha sonra Umman’dan da çıkarıldı. 17. Yüzyılda Umman’da siyasi birliği yeniden kuran Ya‘rubi imamları, 1650’de Muskat’ı geri alarak Portekiz hakimiyetine son verdi.
On yedinci yüzyıl ortasına gelindiğinde, İran ile Körfez’in güney kıyıları arasındaki ilişkiler artık bambaşka bir çerçeveye oturmuştu. Körfez’in iki yakasındaki mezhebi yakınlaşma derinleşmişti. Buna karşılık, siyasi hakimiyet parçalı kalmış, bölge farklı imparatorlukların ve yerel güçlerin rekabet alanına dönüşmüştü.
Safeviler Bahreyn’de ve İran sahillerinde, Ya‘rubi imamlığı Umman tarafında etkiliydi. Körfez’in güney sahillerinin geri kalanında ise on altıncı yüzyılda tesis edilen Osmanlı etkisi zayıflamış, buna karşılık Beni Halid kabile konfederasyonu yükselişe geçmişti. Böylece Körfez, tek bir siyasi merkezin denetlediği ortak bir saha olmaktan çıkmış, birden fazla gücün aynı anda etkili olduğu karmaşık bir bölgesel düzene dönüşmüştü.
Bir sonraki yazıda, takip eden yüzyıllarda İran-Körfez ilişkilerinde yaşanan daha köklü değişimleri izlemeye devam edeceğiz.
*Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

