Bir önceki yazıda, İran ile Körfez’in güney kıyıları arasındaki siyasi ilişkilerin tarihi olarak asimetrik olduğunu vurgulamış, bunu ise iki tarafın farklı siyasi hinterlandlara sahip olması ile açıklamıştık. İran kıyıları, daha geniş bir iç coğrafyaya açılıyordu ve bu coğrafyada güçlü imparatorluklar kurulabiliyordu. Bu imparatorluklar iktiza ettiğinde güçlerini Körfez sularının ötesine taşıyabiliyordu. Güney kıyılarında ise yerleşim ve siyasi otorite daha dar alanlarda toplanıyor ve kendi yakın çevresinin ötesine taşacak bir gücü hiç bir dönem biriktiremiyordu. Bu asimetrinin ilk tarihi tezahürünün ise Sasaniler döneminde ortaya çıktığını ileri sürmüştük. Ardeşir’le birlikte toparlanan İran merkezli güç; Bahreyn, doğu Arabistan ve Umman hattına uzanmış, böylece Körfez’in iki kıyısı tarihte ilk kez ortak bir siyasi yapı altına girmişti.
Bu yapı, Sasani gücündeki dalgalanmalara rağmen, İslam’ın yükseliş dönemine kadar varlığını korudu. Yedinci yüzyılın başlarında Arap Yarımadası’nın batısında, Mekke’de doğan İslam, yeni bir birleştirici güç olarak ortaya çıktı ve takip eden yirmi küsür yılda yarımadanın büyük bölümünü tek bir siyasi ve dini çerçeve içinde topladı. Bu gelişme ile Bahreyn-Umman hattı üzerindeki Sasani hakimiyetinin de sonu geldi.
İslam’ın birleştirdiği Araplar, Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra hakimiyet alanlarını yarımadanın dışına taşıdı. İran da fetihlerle hilafetin bir parçası oldu. Böylece Körfez’in iki yakası, Sasani çekilişinin ardından yeniden aynı emperyal yapının altında birleşti. Ancak bu yeni emperyal yapı da, İran ile Körfez’in güney kıyıları arasındaki eski asimetriyi bütünüyle ortadan kaldırmadı. Elbette roller değişmişti. Yeni emperyal yapının askeri ve siyasi elitlerini Araplar oluşturuyordu. İranlılar ise mevali statüsünde daha aşağı bir konuma yerleştirilmişti.
Ancak yeni emperyal düzenin ağırlık merkezi Körfezin güney kıyıları değildi. İlk merkez Hicaz’dı. Dördüncü halife döneminde merkez kısa süreliğine Irak’a taşındı. Emevilerle birlikte Suriye, Abbasilerle birlikte ise yeniden Irak oldu. Üstelik imparatorluk nimetleri de en başından itibaren Arap kabileler arasında eşit dağılmadı. Nimetler daha çok Hicaz merkezli Arap kabilelerine aktı. Körfez-Umman hattından gelen Arap kabileri ise emperyal hiyerarşide daha aşağılarda konumlandı. Bunda, Peygamber’in vefatı sonrası bu kabilelerin hilafeti tanımamaları, hatta bazılarının dinden dönmeleri etkili oldu.
Bu merkez çevre çatlağı büyük bir soruna dönüşmeyebilirdi, şayet merkezin kendisinde de başka bir tür çatlak olmasaydı. Peygamber’in kabilesi Kureyş’in iki büyük kolu Ümeyye ve Haşim arasında İslam-öncesi döneme uzanan bir rekabet vardı. Bu rekabet Peygamber’in vefatından sonra hilafetin kime ait olacağı sorusunda açığa çıktı. Ancak ilk iki halife Kureyş’in farklı kollarından olduğu için sorun olmadı. Üçüncü halife Osman’ın Ümeyye kolundan, dördüncü halife Ali’nin ise Haşim kolundan gelmesiyle rekabet yeniden açığa çıktı ve sertleşti. Osman’ın öldürülmesinin ardından Ali dönemi yeni İslami düzenin Kureyş içi bir iç savaşa sürüklendiği dönem oldu.
Kureyş içi iç savaş, yarımadanın geri kalan kabilelerini de içine çekti. Çünkü merkezdeki bölünme, imparatorluğun alt kademelerinde biriken hoşnutsuzluğun serbest kalmasına fırsat sundu. Yeni düzenin nimetlerinden daha az pay alan, siyasi bakımdan daha aşağıda tutulan ya da merkeze zaten mesafeli duran kabileler bu çatlakla birlikte kendi hoşnutsuzluklarını daha açık biçimde dile getirmeye başladı. Böylece Kureyş içi mücadele, kısa sürede daha geniş bir kabileler arası ve siyasi bölünmeye dönüştü. Bu siyasi bölünme zamanla dini bir dille ifade edildi. Uzun vadede Sünnilik, Şiilik ve Harici-İbadilik gibi daha kalıcı dini anlayışlar bu bölünmenin içinden gelişti.
Abbasi hilafetinin dokuzuncu yüzyıldan itibaren zayıflaması, İran ile Körfez’in güney kıyılarının siyasi yollarını ayırdı. İran’da, emperyal düzenin çözülmesiyle birlikte Tahiriler, Saffariler, Samaniler ve daha sonra Büveyhiler gibi yerel hanedanlar güç kazandı. Körfez’in güney kıyıları ve ona yakın sahalar ise, çöl, deniz ve dağların sağladığı güvenlik sayesinde, farklı Şii ve Harici hareketler için elverişli sığınak alanlarına dönüştü. Abbasilerin zayıflamasıyla birlikte bu bölgede mezhep-temelli yerel güç odakları ortaya çıktı. Umman’da İbadi imamlık, Bahreyn ve doğu Arabistan’da ise Şii Karmati devleti gibi.
Abbasilerin tamamen çözülmesinin ardından İran’da Selçuklular, Moğol-İlhanlılar, Timuriler ve Türkmen hanedanlıkları birbiri ardına yükseldi. Ancak bu güçlerin hiçbiri nüfuzunu Körfez’in güney sahillerine kalıcı biçimde yaymadı. Bunun bir nedeni, bu imparatorlukların büyük ölçüde Orta Asya’dan gelen Türk ve Moğol askeri-siyasi gelenekleri üzerine kurulmuş kara imparatorlukları olmasıydı. Siyasi ağırlıkları İran platosu, Irak, Azerbaycan ve Horasan gibi daha büyük kara hinterlandlardı. Körfez’in güney sahilleri onlar için daha çok ticaret ilişkileri üzerinden temas kurdukları bir çevre alanı olarak kaldı.
Körfez’in karşı kıyısında ise başka bir tablo vardı. Bahreyn ve el-Hasa hattında Şii Karmati devleti on birinci yüzyılda çöktü. Ancak sonrasında Şii taban varlığını devam ettirdi ve on üçüncü yüzyıldan itibaren On İki İmamcı Şiiliğe yöneldi. Bu bölgede siyasi iktidar ise farklı kabile konfederasyonları arasında el değiştirdi. Umman’daki İbadi gelenek de dağlık bölgede devam etti. Ancak Umman’da iç bölge ile kıyı arasında tam bir birlik uzun süre kurulamadı. On ikinci yüzyıldan itibaren Hürmüz, Körfez ticaretine dayanan yeni bir deniz gücü olarak yükseldi ve Bahreyn dahil bazı sahalar üzerinde aralıklı denetim kurdu. Ancak Hürmüz gücünü ne Körfez’in güney kıyılarının tamamına ne de İran içlerine yayabildi. Sonuçta 1000 ile 1500 arasında İran ile Körfez’in güney kıyıları ayrı siyasi çatılar altında kaldı.
Körfez’in iki kıyısı arasındaki ilişkiler, İran’da Safevi İmparatorluğu’nun kurulmasıyla birlikte yeni bir döneme girdi.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

