Daktilo2 için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, radikalleşme, Selefilik ve İslami Hareketler konusunda uzman olan Prof. Dr. Hilmi Demir ile 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın İran rejimi üzerindeki etkilerini ve yapay zekâ destekli sahte içeriklerin İran halkı üzerinde yarattığı tesiri konuştuk.
Direniş Ekseni’nin çöktüğünü belirten Prof. Dr. Hilmi Demir, “Mezhepçi veya dini manipülasyon yapan rejimler, kendi politikalarına uymayan her türlü iç veya dış aktörü “Allah’ın emirlerine karşı gelmek” veya “inanç düşmanı” olmakla suçlayarak şeytanlaştırır. Bu tür “kutsal” etiketlemeler, aslında siyasi muhalefeti susturmanın ve devlet aklının ürettiği hataları örtbas etmenin en yaygın yoludur” diyor. Prof. Dr. Hilmi Demir’in Daktilo2’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, Ortadoğu’da ciddi bir kırılma yarattı. Bu savaş İran rejiminin ideolojik temellerini nasıl etkiledi? İran’ın Direniş Ekseni ayakta kalabilecek mi, yoksa savaş bu ittifakı daha da zayıflattı mı?
İran rejiminin ideolojik temellerindeki kırılma savaş sırasında İran’ın Ruhani Lideri Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesi, rejimin hem siyasi hem de teolojik çekirdeği olan Velâyet-i Fakih sisteminde büyük bir kriz yaratmıştır. Yönetim, Hamaney’in “90 milyon insan sığınakta yaşamıyorsa benim yaşamam da doğru değil” diyerek bilinçli bir şekilde ölümü (“şehadeti”) seçtiği iddiasını yayarak, fedakârlık ve halk-lider özdeşliği üzerinden yeni bir ideolojik mit üretmeye çalışmaktadır. Ancak bu “ölümü seçme” retoriği, asıl görevi kaos riskini minimize etmek ve devletin bekasını kişisel kaderinin önünde tutmak olan Velâyet-i Fakih öğretisiyle tamamen çelişmektedir. Analizlere göre bu kutsallaştırılmış anlatı; rejimin kendi liderini koruyamaması gibi devasa bir güvenlik zafiyetini, istihbarat açıklarını ve yönetimin varoluşsal acizliğini örtbas etme çabasından ibarettir.
Rejimin ideolojik çöküşü sadece savaşın getirdiği yıkımla sınırlı değildir. 2017 yılından itibaren süreklilik kazanan toplumsal protestolarla birlikte, rejim zaten “ahlaki üstünlük” iddiasını ve ideolojik cazibe merkezi olma vasfını kaybetmişti.
Ancak bu saldırının bu süreci bastırdığı söylenebilir. Varsayım şuydu: Rejime yeterince ağır bir darbe vurulduğunda gerisini halk tamamlayacaktı. Darbe vuruldu, Yüksek Lider öldü, hava savunması imha edildi. Ama rejim yerinde duruyor. Çünkü o hiçbir zaman sadece bir adam ya da bir bina olmadı; o bir sistemdi. Ve sistemler, binalar gibi çökmez.
Çünkü İran Devrim Muhafızları yabancı bir ordu değildir. Doğrudan ya da dolaylı biçimde milyonlarca İranlıya istihdam sağlayan yerel bir kurumdur. Yol ve konut inşa eden şirketleri yönetir, telekomünikasyon ağlarını işletir ve İran’ın ithalat-ihracat ticaretinin önemli bir bölümünü kontrol eder. Ayrıca emeklilik fonlarını ve çeşitli hayır kurumlarını da idare eder. Bu nedenle İran nüfusunun geniş bir kesimi için İDGK yalnızca bir askerî yapı değil aynı zamanda işveren, ev sahibi ve sosyal güvenlik ağıdır. Bunun çökmesi öyle kolay olmayacaktır.
Eksenin en büyük kırılma noktası Beşar Esad’ın Suriye’de devrilmesi olmuştur. Bu durum, Ortadoğu’daki güç dengelerinde yapısal bir kırılma yaratarak İran’ın Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Iraklı Şii milisler üzerindeki nüfuzunu doğrudan zayıflatmıştır. Üstelik bu ağların en üst teolojik ve siyasi referans noktası olan Ali Hamaney’in öldürülmesi, vekil güçlerin karar alma mekanizmalarını lidersiz bırakarak eksenin bölgesel caydırıcılığına ölümcül bir darbe vurmuştur. İran’ın Suriye sahasında bir başka İslamcı hareket tarafından tasfiye edilmesi, “Direniş Ekseni” iddiasına dayalı ideolojik model olma gücünü fiilen bitirmiştir. Ayrıca İran, savaşta tepkisini ayarlamak yerine “yatay tırmanma” stratejisi izleyerek 24 saat içinde dokuz farklı ülkeyi hedef almıştır. Bu da onu daha çok yalnızlaştırmıştır. Sonuç olarak Direniş Ekseni çökmüştür.
ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşla birlikte yapay zekâ üretimi sahte içerikler platformları sardı. Gerçek ile sahte arasındaki sınır bulanıklaştı. Tel Aviv’de patlamalar karşısında çığlık atarak sinen İsrailliler, ölüleri için yas tutan İranlılar ve füzelerle hedef alınan Amerikan askeri gemileri gerçeğe aykırı şekilde tasvir edildi. Bu tür bir propaganda, İran rejiminin kendi vatandaşları üzerindeki kontrolünü güçlendiriyor mu, yoksa tersine zayıflatıyor mu?
İran, tarihsel olarak propaganda araçlarını iç politikada toplumsal bütünlüğü sağlamak, rejime bağlılığı artırmak ve ortak bir düşman algısı yaratarak kendi zafiyetlerini örtbas etmek için kullanmaktadır. Rejim, ABD uçak gemilerinin, İsrail şehirlerinin veya Körfez’deki kritik hedeflerin vurulduğunu gösteren sahte içeriklerle, askeri kayıplarının yarattığı itibar zedelenmesini hafifletmeye ve halkına “teknolojik olarak gelişmiş, muzaffer bir süper güç” olduğu illüzyonunu satmaya çalışmıştır.
İran’da rejime muhalif olan ve uzun süredir öfkesini kısmen de olsa sokakta gösteren genç kesim için kurumsal kaynaklara olan temel güven zaten hasar görmüştü. Yapay zekâ üretimi sahte içeriklerin platformları sarması, var olan bu güvensizliği daha da derinleştirecektir. Ama bununla birlikte rejimi ayakta tutan teolojik sistemin inanmış halk kitleleri için bu propaganda etkili olacaktır. Zira İran’da oldukça mistik ve asketik özellikli bir halk tabanı vardır. Şii meddahların yılarca anlattıkları hikayelere inanların bu propagandaya inanmasına şaşmamak lazım.
Yapay zekâ üretimi içeriklerin bu savaşta bu kadar hızlı yayılması, geleneksel propaganda anlayışını değiştirdi mi? Gelecekteki savaşlarda dezenformasyonu ayırt etmek daha mı zorlaşacak, medya okuryazarlığı eğitimleri ve doğrulama platformları bu tehdidi engelleyebilir mi?
Geçmişte radyo, televizyon gibi araçlarla kitleleri ikna etmeye ve uzun vadeli bir rıza üretmeye dayanan geleneksel propaganda; günümüzde yerini on binlerce sahte hesabın koordine edildiği, algoritmaların yönlendirdiği devasa ve anlık bir “anlatı savaşına” bırakmıştır. Gelecekteki savaşlarda dezenformasyonu ayırt etmek çok daha zorlaşacaktır, çünkü sorun artık sadece “sahte içerik üretilmesi” değil, “gerçeğin kanıtlanamaz hale getirilmesi”dir. İnsanların neyin gerçek neyin sahte olduğunu ayırt edemediği bu bilgi kaosunda, gerçek zulümler ve sivil kayıplar “bunlar yapay zekâ” denilerek çok kolay bir şekilde inkar edilebilir hale gelmektedir.
Medya okuryazarlığı eğitimleri ve geleneksel doğrulama platformları, mevcut halleriyle bu yeni nesil dezenformasyon dalgasına karşı maalesef etkili olamamaktadır. Bu konuda çok teknik tartışmalar var literatürde. Ama unutmayalım teknik ve bilimsel bir kılıfla sunulan dezenformasyon içerikleri, doğrulama platformlarının sonradan yayınladığı düzeltmelerden çok daha hızlı ve geniş kitlelere yayılmaktadır. Bu yüzden yeni araçlara ihtiyacımız var.
Radikalizm üstüne çalışan bir akademisyen olarak, sosyal medya kullanıcılarına ve medya kuruluşlarına bu tür savaş dönemlerinde dezenformasyonla mücadele için hangi pratik önerilerde bulunursunuz? Mezhep temelli manipülasyonlara karşı farkındalık nasıl geliştirilebilir?
Öncelikle medya organları ve fotoğraf ajansları, kullandıkları görsel ve videoların kaynağını, kim tarafından üretildiğini ve hangi düzenlemelerden geçtiğini şifreleyen “içerik kimlik bilgileri” sistemini haber odalarına entegre etmeli ve bir standart haline getirmelidir.
Mezhepçi ve dini aidiyetlerin stratejik birer silaha dönüştürülmesi, yalnızca belirli bir ülkeye veya bölgeye özgü değil, tarih boyunca dini milliyetçi ve popülist rejimlerin kitleleri mobilize etmek için kullandığı evrensel bir devlet aklı pratiğidir.
Popülist ve otoriter rejimler, kitleleri manipüle etmek için korku, öfke ve kızgınlık gibi kolektif duyguları silahlaştırarak keskin bir “biz ve onlar” ayrımı yaratırlar. Farkındalık geliştirmek için, siyasi liderlerin kasten ürettiği bu “kimliksel tehdit” ve “düşmanlaştırma” söylemlerinin, aslında kitleleri akılcı düşünceden uzaklaştırıp radikalleştirmeyi hedefleyen bir taktik olduğu idrak edilmelidir. Siyah-Beyaz söyleminden uzak durulmalı gri alanların da olduğu öğretilmelidir.
Mezhepçi veya dini manipülasyon yapan rejimler, kendi politikalarına uymayan her türlü iç veya dış aktörü “Allah’ın emirlerine karşı gelmek” veya “inanç düşmanı” olmakla suçlayarak şeytanlaştırır. Bu tür “kutsal” etiketlemeler, aslında siyasi muhalefeti susturmanın ve devlet aklının ürettiği hataları örtbas etmenin en yaygın yoludur. Siyasi liderlerin kendi rakiplerini inanç üzerinden itibarsızlaştırma çabalarının, teolojik bir gerçeklik değil, siyasi bir hayatta kalma taktiği olduğu geniş kitlelerce anlaşılmalıdır.

