Temsil, basit bir usulden ibaret değildir. Tam tersine, halkın yönetime katılma isteği, siyasilerin yönetme gücü ve bireyin özgürlüğüyle kurumların tahakkümü arasındaki ince çizgide durur. Temsil, halkın sesini duyurmanın yolu olduğu kadar, o sesi biçimlendiren bir iktidar aygıtıdır aynı zamanda. “Başkası adına konuşmak” bu çizginin en hassas noktasıdır. Her temsil eylemi, temsil edileni görünür kılarken aynı anda onun yerine de geçer.
Bu gerilim, bugünün Türkiye siyasetinde, özellikle DEM Parti örneğinde somut bir karşılık bulmakta. Parti, “Kürt halkı adına konuşma” iddiasını sürdürürken, bu temsilin sınırları giderek daha belirgin hale geliyor. Kürtlerin kimlik, sınıf ve yaşam tarzı bakımından farklılaştığı bir çağda, geçmiş yılların bagajıyla kurulan ve kimlik siyaseti üzerinden yürüyen “Kürt halkı” söylemi ne kadar bütünleştirici, ne kadar dışlayıcı sorusu oldukça önemli.
Siyasi temsil, görünürde demokratik bir araçtır, ama her temsil aynı zamanda bir iktidar ilişkisini yeniden üretir. Foucault’nun “iktidar-bilgi” bağına yaptığı vurgu, temsiliyetin tarafsız olamayacağını anlatır. Konuşma hakkını elinde tutan, aynı zamanda tanımlama gücüne de sahip olur. Spivak, bu nedenle “Madun konuşabilir mi?” diye sorarken, temsilin özgürleştirici değil, sessizleştirici yönüne dikkat çekmiştir.
Siyaset, bir yönüyle, kimin konuşmaya hakkı olduğu üzerine yürüyen bir oyun alanıdır. Dolayısıyla temsil bu alanda kimin konuşacağına olduğu kadar, bunun yanında kimin veya hangi görüşün sessiz kalacağına da karar verir. Bu boyutuyla temsil yalnızca siyasal bir araç değil, aynı zamanda bir kimlik üretimidir. Farklı sesleri içerebildiği ölçüde adildir. Ancak çoğu zaman bu çeşitlilik tek bir ses uğruna bastırılır.
DEM Parti’nin “Kürt halkı” söylemi de bu temsilin iktidarını yeniden üretmekte. “Kürt halkı” ifadesi, sanki yekpare bir özne varmış gibi kolaylıkla kullanılıyor. Oysa Kürtlerin etnik, sınıfsal, cinsiyet temelli ya da bölgesel farklılıkları bu temsiliyet içinde çoğu zaman görünmez hale geliyor. Elit siyasetçiler arasında bir pazarlık mekanizmasına dönüşüyor.
1990’lardan itibaren Kürt siyaseti, devletin inkâr politikasına karşı temsil hakkı mücadelesiyle biçimlendi. Halkın varlığını tanıtmak, kendi kimliğini ifade etmek, siyasal alanda bir özne olarak yer almak, tüm bu hedefler, partileşme sürecini haklı olarak ontolojik bir temsil mücadelesine dönüştürdü. Ancak HEP’ten DEM’e uzanan çizgi, zamanla bir dönüşümü de beraberinde getirdi. Başlangıçta temsil, bir aracılıktı, “biz de varız” demenin yoluydu. Fakat süreç içinde bu temsil, bizzat kimliği kuran bir güce dönüştü. Artık “Kürt siyaseti” yalnızca Kürtlerin sesi olmaktan çıkıp, Kürtlüğü siyasal olarak tanımlayan bir alan haline geldi.
Bugün partinin içinde bulunduğu tablo, temsiliyetin çelişkili doğasını açık biçimde ortaya koyuyor. Bir yanda devletin onayını arayan, meşruiyetini kurumsal tanınmadan türeten bir temsil biçimi var, öte yanda halkın iradesini, sesini ve gündelik direncini yansıtmaya çalışan bir siyasal örgütlenme. Bu ikili yapı, temsilin hem dışsal (devletin çizdiği sınırlar) hem de içsel (halkın özneleşme arayışı) boyutlarını keskin biçimde görünür kılıyor. Devlet baskısının yoğunlaştığı dönemlerde temsil giderek bir savunma refleksine, varlığını koruma stratejisine dönüşürken, halkın kendi sözünü doğrudan söyleme kapasitesi, yani siyasete tabandan müdahale etme potansiyeli, çoğu zaman ikinci plana itiliyor. Bu durum, partinin neyi ve kimi, ne kadar temsil ettiği sorusunu sürekli yeniden tartışmaya açıyor.
21. yüzyılın başından itibaren Kürt toplumu büyük bir dönüşüm yaşadı. Göç, şehirleşme, eğitim ve küresel etkileşim, toplumsal yapıyı derinden değiştirdi. Türkiye’deki Kürtlerin çoğu artık metropollerde yaşıyor. İstanbul, İzmir, Ankara ve Avrupa diasporası, milyonlarca insanın yeni coğrafyası haline geldi. Gündelik hayat, insanın fark etmeden içine yerleştiği bir düzen biçimidir, küçük jestler, rutin davranışlar ve tekrar eden zaman, dünyanın sınırlarını çok büyük laflar etmeden yeniden çizer. Metropolün neon ışıkları altında, ideolojiler soluk bir reklam panosuna benzer, bir an parlar, sonra trafik akışında unutulur. Bu dönüşüm, “Kürt halkı” kavramını homojen bir özne olmaktan uzaklaştırdı. İşçi sınıfı Kürtler prekarya koşullarında yaşıyor; orta sınıf ve girişimci kesimler ekonomik entegrasyonla meşgul; genç kuşak, sosyal medya ve bireysel özgürlüklerle tanımlıyor kendini. Kadınlar, feminist ve LGBTQ hareketleri aracılığıyla farklı bir siyasal dil kurmaya çalışıyor. Diaspora Kürtleri, Avrupa’daki özerk örgütlenmeleriyle partinin çizgisinden uzak sesler çıkarıyor.
Bu kadar çeşitlenmiş bir toplum adına tek bir merkezden konuşmak, ister istemez bir tahakküm üretiyor. DEM Parti’nin “tek yetkili temsilci” pozisyonu, modern Kürt toplumunun bu çoğulluğunu yansıtmakta ziyadesiyle eksik kalıyor artık.
DEM Parti’nin temsil biçimi, temsile içkin tahakkümün güncel örneklerinden birini oluşturuyor bugün. Parti elitleri, “Kürt halkı” ifadesiyle homojen bir özne inşa ediyorlar, bu, bir yandan politik birliği sağlarken diğer yandan farklı sesleri susturuyor. Parti raporlarında, açıklamalarda ve müzakere süreçlerinde bu tek tipleştirici dil açıkça görülüyor.
2025 yılındaki barış süreci, bu tahakkümü daha da görünür kılmıştır. Bütün süreç büyük ölçüde Öcalan merkezli bir söylem üzerine kurulmuştur. DEM Parti, bu süreçte tek yetkili temsilci olarak konumlanırken, parti dışı veya özerk Kürt seslerini marjinalleştirmektedir. Parti elitleri, Kürtlerin çeşitlenmiş deneyimlerini filtreleyerek konuşmakta, bu da büyük bir kitleyi temsil dışına itmektedir. Bu durum, temsilin demokratik bir araçtan çok, konuşma tekeline dönüşme riskini taşır. “Başkası adına konuşmak”, görünürde meşru bir zorunluluk olarak sunulsa da, sonuçta bir filtre işlevi görür. Her filtre, temsil edileni sadeleştirir ve pek tabii eksiltir.
Gündelik hayat, büyük ideolojilerin gölgesinde işleyen sessiz bir siyaset alanıdır. Modern Kürtlerin önemli bir kısmı artık bu gündelik zorunlulukların belirleyiciliği altında yaşıyor. Şehirli, eğitimli, bireysel yaşam stratejileri geliştiren yeni bir kuşak için “halk adına siyaset” giderek uzak bir dile dönüşüyor. Gündelik olan, ideolojiden çok daha derin bir etki alanına sahip. Henri Lefebvre’in dediği gibi, asıl iktidar ilişkileri gündelik yaşamda yeniden üretiliyor. Tam da bu yüzden, tahakküm artık yalnızca devlette değil, temsil biçimlerinin içinde de gizleniyor.
Tarihsel evrim, köyde filizlenen direnişten kentli ve çoğulcu bir çizgiye geçişi gösterirken, güncel analiz ve eleştiri, modern Kürt toplumunun sınıf, nesil, kimlik ve coğrafi çeşitliliği karşısında partinin arkaik temsilinin sınırlarını iyice görünür kılmakta. Demokrasi, sadece uzlaşmanın değil, farklılıkların birlikte var olma kapasitesinin adıdır. Kürt siyasetinin geleceği de, bu çoğulluğu içselleştiren bir temsil biçimi yaratabilmesine bağlıdır.
Temsil, özgürleştirici olduğu kadar aynı zamanda tahakkümcü bir mekanizmadır. DEM Parti örneği, bu ikili doğayı tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Parti tüm tarihsel eylemleriyle, Kürtlerin görünürlüğünü artırmış, devletin inkâr siyasetine güçlü bir yanıt vermiştir. Ancak bugün, hatta bir süredir, bu görünürlüğü belirli bir söylem etrafında merkezileştirerek farklı deneyimleri gölgelemektedir.
Bugün Kürt siyasetinin önündeki temel soru şudur: “Başkası adına konuşmak” yerine, “birlikte konuşmanın” yolları nasıl bulunur?

