İmralı’ya gidiş tartışması Türk siyasetini bir kez daha böldü. AKP ve CHP’nin karar vermekte çok zorlandığı, iktidar partisinin son anda, istemeyerek ve utangaç bir şekilde “evet”, ana muhalefetin ise pek çok erteleme ve ara formülün yokluğunda “hayır” yanıtında karar kıldığını söyleyebiliriz.
Bu sonucun bir arka planı var şüphesiz ki. Meclisi ve komisyonu belirleyen dört büyük partinin tavırları analiz edildiğinde karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: MHP ve DEM daha maksimalist çizgide. Tabii bu iki partinin maksimum hareket tarzına yüklediği anlam farklı. DEM hem Kürt sorunu hem de PKK’nın silahsızlanması hususlarında sınırların zorlanması kanaatinde. Yasal Kürt hareketi; parti programı, ilke ve söylemleri doğrultusunda adem-i merkeziyet, kimlik ve tanınma hakları ve genel af bekliyor.
MHP’deki maksimalist tavır ise DEM’den farklı. MHP’ye göre ortada Kürt sorunu diye bir şey yok. PKK’nın silahsızlanması için ise terör örgütüyle sınırlı kalmak kaydıyla ezber bozan adımlar atılabilir. Öcalan’la görüşme, umut hakkı ve infaz düzenlemeleri konusunda MHP’nin tavrı kesin ve güçlü. Ama meselenin Kürt sorunu özelinde anayasa zeminine taşınmasına parti bugüne kadar yeşil ışık yakmadı.
Öte yandan AKP ve CHP, minimalist, pragmatik, dengeli bir çizgiyi tutturmaya çalışıyor. Bu iki ana akım partiye göre bazı adımların atılması PKK’nın ön şartsız silah bırakmasına bağlı. Ayrıca Öcalan’la görüşme veya af gibi konularda meşruluk zemini ve halkın sağduyusu zorlanmamalı. AKP ve CHP aynı çizgide olduğu için CHP’nin İmralı heyeti sürecinin dışında kalması iktidar partisini zora soktu. Erdoğan’ın İmralı’ya gitme konusunda açık bir beyanat vermemesi, AKP’li komisyon üyelerinin toplantının basına açık kısmında sessizliklerini koruması, İmralı ziyaretinin hemen yapılması, İmralı’ya giden vekillerin açıklama yapmaktan kaçınması gibi olay ve olgular peş peşe okunduğunda, Öcalan’la görüşme meselesinin iktidar partisi tarafından içselleştirilemediği görülüyor.
CHP de olumlu kanaat bildirseydi ihtimal ki başka bir manzarayla karşı karşıya kalacaktık. Ama ana muhalefet partisinin daha milliyetçi bir çizgiye çekilmesiyle görüşme başlamadan bitti, sonuçları ve içeriği itibariyle ölü doğmuş bir hamleyle karşı karşıya kaldık. Bu arada CHP’nin tümüyle süreçten kopmadığını, sadece tek yanlı bir şekilde gündem dayatan anlayışa ihtar verdiğini söyleyebiliriz. Sürece siyasi yatırım yapan AKP, MHP ve DEM gibi partiler gelinen nokta itibariyle şu olası gerçekle yüzleşmeli: CHP süreçten çekilir, hatta karşı bir pozisyona geçerse çözüm süreci devam edebilir mi?
CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararında tekrar tedavüle sokulan, ama aslında sürecin başından beri tartışmaları ağırlıklı bir şekilde belirleyen elitizm meselesini ise ayrıca tartışmak gerekli. Yasal Kürt hareketi, bazı muhafazakar demokrat çevreler, liberal kesim ile Cumhur ittifakı bileşenleri; çözüm sürecinin siyaset üstü bir mesele olduğunu ileri sürmekte. Onlara göre, CHP’nin son kararında somut bir içeriğe büründüğü üzere, popülist kaygılar gütmemek ve sorunun üstüne kararlıkla gitmek gerek. Bu bağlamda sıklıkla cesaret vurgusu yapılmakta. Siyasetçiler gündelik hesapların üstüne çıkmalı ve cesur kararlar alabilmeli.
Bu argüman setinin bir dizi soruna gebe olduğu açık. Öncelikle siyasetin konusu olan, siyaset üstü bir mesele olamaz. Kürt meselesi ve (veya) PKK’nın silahsızlandırılması, Türkiye gündemindeki diğer konular gibi son derece siyasi içeriklere sahip. Dolayısıyla aktörlerin aralarında anlaşamaması ve uzlaşmazlığın devamı gayet doğal, hatta politikanın varlığı bakımından gerekli. Dahası bu düşünme tarzında popülizm eleştirisine bürünmüş bir jakobenizm var. Halka rağmen halk için çözüm süreci, destekçilerinin temel dayanak noktası. Kısaca bize şunu salık veriyorlar: Halk Öcalan’la görüşmeye, Öcalan’ın affına, anayasa değişikliğine vb. adımlara karşı çıksa dahi bunlar gerekli olduğu için yapılmalı. Oysaki demokratik siyasetin temeli demos’tur. Politik doğruculuk adına halkın tercih, tavır ve kanaatlerini dikkate almamak siyasetin devletleşmesine yol açar. Bir defa bu yola girildiğinde ise her farklı ses ve itiraz devletin âli menfaatleri adına reddedilir. Oysa bizlerin ihtiyacı olan, yurttaşların demokratik katılım süreçlerini derinleştiren bir dil olmalıdır. Barışı demokratik müzakereyle birlikte elitizm tuzağına düşmeden tesis etmek gerekir.
Tartışmayı kapatmadan önce Kılıçdaroğlu’nun son açıklamalarının yarattığı türbülansa değinmek yerinde olabilir. Bilindiği üzere partinin eski genel başkanı, yayınladığı bir video mesajıyla Özgür Özel yönetimini iki başlık üzerinden hedef aldı. Tartışma konularından ilki yeni değil. Kılıçdaroğlu’na göre İmamoğlu başta olmak üzere yolsuzlukla suçlanan siyasetçiler, haklarındaki iddialardan aklanmadan siyaset sahnesinde yer almamalı. Bu yaklaşım Kılıçdaroğlu çevresi tarafından bir süredir yoğun biçimde dillendiriliyor. İkinci eleştiri hattı ise İmralı tartışmaları özelinde çözüm süreciyle ilgili. Kemal beye göre İmralı’ya gitmeme kararı yanlış. Her ne kadar kendisi de bir zamanlar Öcalan’ın muhatap olamayacağını söylese de bugün itibariyle bu tezi terk etmiş ve yeni duruma ayak uydurmuş durumda.
Bu açıklamalar yersiz ve sebepsiz değil. Görünen o ki Kılıçdaroğlu, mevcut yönetimi sıkıştırabilecek bir politik alan keşfetmiş durumda; bu alan üzerinden yeni bir muhalefet zemini inşa etmeye çalışıyor. Elbette bu tezlerin her biri bağlamdan bağımsız olarak tartışılabilir. Fakat CHP seçmeninin büyük bir kısmının bu konularda farklı düşündüğünü unutmamak gerekiyor. Örneğin İmamoğlu’nun hukuki süreçlerinin siyasi manipülasyona açık olduğu yönündeki kanaat parti tabanında oldukça güçlü. Ekrem Bey’in suçlu olma ihtimali göz ardı edilmese bile, yargıda çifte standart uygulandığı ve CHP’nin yargı kararları yoluyla dizayn edilmeye çalışıldığı düşüncesi yaygın şekilde kabul görüyor.
Benzer biçimde, AKP–MHP–DEM hattının süreçle ilgili hiçbir adımı CHP’yle önceden paylaşmadığı, ritim ve içerik dayatmaları üzerinden ana muhalefeti sürekli sıkıştırdığı yönündeki değerlendirme de muhalif kesim içinde karşılık bulmakta. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun “devlet için gerekli adımlar atılmalı, İmralı’ya gidilmeliydi” yaklaşımı, tabanı ikna edecek bir çerçeve sunmuyor. Özgür Özel’in Kılıçdaroğlu’na verdiği mesajdaki satır arası mesaj, eski genel başkanın parti tabanında yalnızlaştığı ve CHP’li seçmenlerin hiçbir zaman kabul etmediği/etmeyeceği bir pozisyona sürüklendiği şeklinde.

