Son yıllarda dünya, birbirini tetikleyen ve çoğu zaman eşzamanlı olarak ortaya çıkan şokların belirlediği bir “çoklu krizler çağı”na girdi. Bu çağ, yalnızca ekonomik dalgalanmaların değil, jeopolitik gerilimlerin, enerji arz şoklarının, iklim krizinin, tedarik zinciri kırılmalarının ve finansal istikrarsızlıkların iç içe geçtiği bir dönemi ifade ediyor. Bu krizler birbirinden bağımsız değil, aksine birbirini besleyen ve çoğaltan bir yapı arz ediyor.
Pandemi sonrası dönemde ortaya çıkan arz şokları, çoklu krizler çağının ilk büyük kırılmasını oluştururken, küresel üretim ağlarının Çin merkezli yoğunlaşması, COVID-19 sürecinde ciddi darboğazlara yol açtı ve buna bağlı olarak yarı iletken krizinden konteyner taşımacılığına kadar geniş bir alanda maliyet artışları gözlemlendi. Bu süreç, dünya genelinde enflasyonist baskıları tetikledi ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde fiyat istikrarını kırılgan hale getirdi. Ancak bu kırılganlık 2022 sonrasında enerji piyasalarında yaşanan gelişmelerle daha da derinleşti.
Savaşlar, Petrol ve Enerji
Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan enerji şoku, küresel ekonomide yeni bir dönemin kapısını aralarken, 2026 yılında İran merkezli jeopolitik krizle birlikte bu şok çok daha karmaşık ve derin bir boyut kazandı. İran krizi, enerji piyasaları açısından yalnızca bir arz kesintisi riski değil, aynı zamanda küresel enerji ticaretinin kalbi olan Hürmüz Boğazı’nın güvenliği üzerinden sistemik bir tehdit yaratıyor. Küresel petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar geçitte yaşanan aksamalar, enerji fiyatlarını hızla yukarı çekebiliyor. Nitekim son gelişmeler petrol fiyatlarının kısa sürede sert yükselişler gösterebildiğini ortaya koydu. Bunların sonucunda Brent petrolün 100 doların üzerine çıkarak ciddi artışlar göstermesi, piyasalardaki risk algısının ne denli yüksek olduğunun bir kanıtı.
Daha da önemlisi, Hürmüz Boğazı’nın kapanması ihtimali, petrol fiyatlarının 150 hatta 200 dolar seviyelerine kadar çıkabileceğine yönelik beklentileri güçlendirdi. Kuşkusuz bu tür bir senaryo, yalnızca enerji maliyetlerini değil, aynı zamanda küresel enflasyon dinamiklerini köklü bir şekilde değiştirebilecek niteliktedir. Zira enerji, modern ekonomide neredeyse tüm üretim süreçlerinin temel girdilerinden birini oluşturuyor. Taşımacılıktan tarıma, sanayiden hizmet sektörüne kadar geniş bir alanda maliyetlerin temel bir belirleyicisi niteliğinde…
İran kriziyle birlikte ortaya çıkan enerji şoku, talep yönlü enflasyon dinamiklerinden farklı olarak arz yönlü bir enflasyon baskısı yaratıyor. Bu durum, merkez bankalarının politika araçlarını sınırlayan bir özellik taşımaktadır. Nitekim ABD’de dahi enflasyonun yeniden yükselişe geçmesi beklenirken, para politikasının bu tür arz şoklarına karşı sınırlı etkiye sahip olduğu biliniyor. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın da ifade ettiği üzere, İran kaynaklı enerji şokları, enflasyon üzerinde “doğrudan ve önemli” bir yukarı yönlü baskı yaratıyor ve bu yüzden enflasyonun beklenenden daha yüksek seviyelere çıkmasına neden olabiliyor.
Türkiye’nin Büyük Sınavı: Beklentileri Yönetmek
Türkiye ekonomisini bu bağlamdan bağımsız analiz etmek ise mümkün değil, zira Türkiye, hem küresel finansal döngülere hem de enerji ve ticaret ağlarına yüksek derecede entegre bir ekonomi. Bu nedenle, Türkiye’deki son makroekonomik gelişmeler ancak küresel çoklu kriz dinamikleriyle birlikte ele alındığında anlamlı bir bütünlük kazanır. Bu süreçte Türkiye’nin enerji ithalatına olan yüksek bağımlılığı, bu tür şokların doğrudan makroekonomik dengeye yansımasına neden oluyor. Türkiye, toplam enerji ihtiyacının yaklaşık yüzde 90’ını ithal eden bir ülkedir ve bu durum, petrol fiyatlarındaki artışların cari açık ve enflasyon üzerinde hızlı ve güçlü etkiler yaratmasına yol açabiliyor. İran krizinin derinleşmesiyle birlikte artan enerji maliyetleri, Türkiye’nin dış ticaret dengesini bozucu ve cari açığı genişletici etkilere yol açıyor.
Enerji fiyatlarındaki artışın enflasyona geçiş kanalları ise oldukça çeşitli. Öncelikle doğrudan etki olarak akaryakıt ve enerji fiyatlarındaki artış tüketici fiyat endeksine hızlı bir şekilde yansıyor. Bunun yanı sıra dolaylı etkiler de oldukça güçlü. Artan enerji maliyetleri, üretim maliyetlerini yükselterek sanayi ürünlerinin fiyatlarını artırıyor; taşımacılık ve lojistik maliyetlerinin yükselmesi ise gıda fiyatlarından perakende ürünlere kadar geniş bir alanda fiyat artışlarına yol açıyor. Bu süreç, maliyet enflasyonunun daha da genelleşmesine neden oluyor.
Türkiye’de enflasyon beklentileri açısından bakıldığında, İran krizinin etkisi yalnızca mevcut fiyatlar üzerinden değil, aynı zamanda beklenti kanalı üzerinden de kendini gösteriyor. Zira enflasyon beklentileri, ekonomik aktörlerin gelecekteki fiyat artışlarına ilişkin öngörülerini yansıtır ve bu beklentiler, ücret taleplerinden fiyatlama davranışlarına kadar geniş bir alanda belirleyici rol oynar. Enerji fiyatlarının hızla yükseldiği böyle bir ortamda, firmalar maliyet artışlarını önceden fiyatlarına yansıtma eğilimine girerken, çalışanlar da reel gelirlerini korumak amacıyla daha yüksek ücret taleplerinde bulunabilir. Dolayısıyla bu durum enflasyonun kalıcılığını artıran bir mekanizmayı tetikliyor.
Politika Yapıcıların Denge Arayışı
Küresel ölçekte de benzer bir dinamik gözlemleniyor. İran krizinin uzaması durumunda, enerji fiyatlarının kalıcı olarak yüksek seviyelerde seyretmesi, enflasyon beklentilerinin yukarı yönlü sapmasına neden olabilir. Bu durum, merkez bankalarının güvenilirliğini zorlayan ve para politikası aktarım mekanizmasını zayıflatan bir etki yaratır. Türkiye gibi geçmişte yüksek enflasyon deneyimi yaşamış ekonomilerde ise beklenti kanalı çok daha hassastır. Bu nedenle enerji şoklarının enflasyon üzerindeki etkisi daha kalıcı ve derindir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın son dönemde izlediği sıkı para politikası, bu beklentileri çıpalamayı amaçlıyor olsa da İran krizi gibi dışsal şoklar, para politikasının etkinliğini sınırlayabilecek unsurlar arasında yer alıyor. Zira faiz artışları, talebi sınırlayarak enflasyonu düşürmeye yardımcı olabilir, ancak enerji fiyatlarından kaynaklanan maliyet artışlarını doğrudan kontrol edemez. Bu durum, politika yapıcıları zor bir denge arayışıyla karşı karşıya bırakıyor.
Bununla birlikte İran krizinin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı değil. Küresel risk iştahındaki azalma ve artan belirsizlik, sermaye akımlarını da etkiliyor. Jeopolitik gerilimlerin arttığı dönemlerde yatırımcılar daha güvenli varlıklara yönelme eğilimine girdiğinden, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları yaşanabiliyor. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan ekonomiler için bu durum, finansman maliyetlerinin artması ve döviz kurunun baskı altında kalması anlamına geliyor.
Kur artışları ise Türkiye ekonomisinde enflasyonun en önemli belirleyicilerinden biri. Döviz kurundaki yükseliş, ithal girdi maliyetlerini artırarak enflasyonu beslerken, aynı zamanda beklentiler üzerinde de olumsuz etkiler yaratıyor. Bu nedenle İran krizinin dolaylı etkileri, kur kanalı üzerinden de enflasyonu yukarı yönlü baskılıyor. TCMB ise kur kontrolü ile bu kanalın doğrudan etkilerinin ortaya çıkmaması konusunda kararlı bir duruş sergiliyor.
Her Şeyin Başı: Yapısal Faktörler
Çoklu krizler çağında Türkiye ekonomisinin karşı karşıya olduğu temel sorun, bu tür dışsal şoklara karşı yeterli dayanıklılığa sahip olup olmadığı aslında. Enerji bağımlılığı, düşük tasarruf oranları, yüksek enflasyon geçmişi ve kur oynaklığı gibi yapısal sorunlar, kuşkusuz Türkiye’yi bu tür şoklara karşı daha kırılgan hale getiriyor.
Sonuç olarak, İran kriziyle derinleşen enerji şoku, çoklu krizler çağının en güncel ve en belirleyici örneklerinden birini oluşturuyor. Bu kriz, küresel ekonomide enflasyon, büyüme ve finansal istikrar arasındaki hassas dengeyi yeniden şekillendirirken, Türkiye ekonomisi ise bu sürecin hem doğrudan hem de dolaylı etkilerine maruz kalıyor ve kalmaya devam edecek. Zira enerji fiyatlarındaki artış, cari açık ve enflasyon üzerinde baskı yaratırken, küresel finansal koşullardaki değişimler ve jeopolitik riskler makroekonomik istikrarı zorlamayı sürdürecek.
Bu bağlamda Türkiye’nin önünde iki temel görev bulunmaktadır. Birincisi, kısa vadede enflasyonla mücadele ve makroekonomik istikrarın sağlanması. İkincisi ise uzun vadede bu tür şoklara karşı dayanıklılığı artıracak yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi. Çoklu krizler çağında başarılı olabilmek, yalnızca krizlere tepki vermekle değil, aynı zamanda bu krizleri öngörebilen ve stratejik bir perspektifle yönetebilen bir ekonomi politikası yaklaşımını gerektiriyor. Çünkü burada gündeme gelen krizler, dünya ekonomisi için ne ilk ne de son krizler olacaktır. Özetle: Çoklu krizler çağına hoş geldiniz, fragman bitti, şimdi film başlıyor.
FotoğraF: Ante Hamersmit

