Son bir yıl içinde öğretmenlere yönelik çok sayıda saldırı basına yansıdı; bazı vakalar darp ve tehdit düzeyinde kalırken, bazıları ölümle sonuçlanan ağır şiddet olaylarına dönüştü. Son olarak Çekmeköy’de bir lisede Fatma Nur Çelik, sınıfta, öğrencilerinin arasında hayattan koparıldı. Bu acı kayıp sonrası, öğretmenler birçok ilde “Artık yeter” diyerek sokağa çıkarken, Milli Eğitim Bakanı’ndan bir paylaşım geldi. Şöyle diyordu Bakan: “Görevi başında… hayattan koparılan bir öğretmenimizin acısını tarif etmek kolay değil.”
Bu açıklamalarda oldum olası tansiyonumu yükselten bir şeyler var. Eskiden ne olduğunu tanımlayamazdım artık daha net fark edebiliyorum: Bu bir hayal kırıklığı, öfke ve çaresizlik duygularının iç içe geçme hali.
Bu sadece “duyarlı bir vatandaş” sızısı değil. Ben bir eğitimci ailesinden geliyorum. Dedem, teyzelerim ve eniştem öğretmendi; küçük teyzem ve eniştem hâlâ öğretmenlik yapıyor. Türkiye’de bugün 1 milyon 200 binin üzerinde öğretmen var. Bu, her sabah sevdikleri tarafından “iyi dersler” denilerek okullarına uğurlanan, akşam sofraya oturması beklenen 1 milyon 200 bin hayat demek. Benim deneyimim, aslında her sabah o kapıyı kilitleyip çıkan milyonlarca insanın ortak korkusunun bir yansıması.
Çünkü, biliyorum ki o koridorda yere düşen sadece bir isim değil; her sabah evden uğurladığımız, en sevdiğimiz insanların başına gelebilecek o somut, o korkunç ihtimalin ta kendisi. Bu artık “başkalarının başına gelen” bir trajedi değil, hepimizin sevdiklerini içine çeken devasa bir güvencesizlik girdabı.
Peki, biz tüm bu duygular içerisinde debelenirken yetki sahibi bir makam neden acıyı “tarif edilemez” bulur? Bir bakanın görevi acıyı tarif etmek midir, yoksa o acının panzehri olacak sistemi inşa etmek mi? Eğer bir yönetici söyleyecek söz, yapacak icraat bulamayıp meseleyi “ortak hüzün” ve “emanet” gibi ulvi kelimelere havale ediyorsa, orada bir yönetim zafiyeti yok mudur?
Okulda, Evde, Hastanede, Adliyede Bizim Büyük Kamusal Güvencesizliğimiz
Bu durum maalesef istisnai bir parantez değil, yapısal bir çöküşün özeti. Sendika verilerine ve saha araştırmalarına baktığımızda karşımıza çıkan tablo iç daraltıcı. Türk Eğitim-Sen’in 6.728 öğretmenle yaptığı araştırma, öğretmenlerin %48,7’sinin meslek hayatları boyunca en az bir kez öğrenci ya da veli şiddetine maruz kaldığını ortaya koyuyor. Daha çarpıcı olan ise şu: Her 10 öğretmenden yaklaşık 6’sı okulda kendini güvende hissetmediğini söylüyor.
Bu yalnızca eğitim emekçilerinin sorunu değil. Şiddet, kamusal alanın neredeyse her hücresine sızmış durumda. Okulda, hastanede, adliyede, sokakta, evde hiçbir yerde tam anlamıyla güvende değiliz!
Türk Tabipleri Birliği’nin verilerine göre hastanelerde her gün ortalama 80’den fazla “Beyaz Kod” çağrısı veriliyor. Hekimlerin %84’ü meslek hayatları boyunca en az bir kez şiddete maruz kaldığını ifade ediyor. Yargı gibi devletin en yüksek koruma zırhına sahip olması beklenen kurumlar bile bu sarmalın dışında değil. Kartal Anadolu Adliyesi’nde bir Cumhuriyet savcısının eski sevgilisi olan kadın hâkimi silahla yaralayabilmesi bunun en somut örneği.
Eskiden kamu görevlisi, devletin o görünmez ama hissedilir koruma kalkanı altındaydı. Bir öğretmene, bir doktora, bir savcıya el kaldırmak “devlete el kaldırmak” sayılır, yasanın ağırlığı o an hissedilirdi. Bugün ise bu kalkan sistematik olarak zayıflatılmış durumda. Kamu hizmeti “piyasalaştıkça”, kamu görevlisi de devletin onuru olmaktan çıkarılıp “müşteri memnuniyetsizliğinin” hedef tahtası haline getirildi. Bir velinin düşük not öfkesi ya da bir hastanın sıra sabırsızlığı, artık sadece bir tartışma değil, doğrudan bir can güvenliği krizi.
Devletin dili ise, her şiddet olayını failin psikolojisine veya o anki öfkesine indirgeyerek olayı tekilleştiriyor. Oysa yaşadığımız şey tam bir “güvencesiz kamu” trajedisi. Okul, hastane ya da adliyenin artık birer sığınılacak devlet kurumu değil, her türlü saldırıya açık “savunmasız alanlar” olduğu tespitiyle yüzleşmek zorundayız.
Taziye Evi Olarak Bakanlık: Bir İdari İflasın Anatomisi
Bakan’ın paylaşımına dönüp baktığımızda, satır aralarındaki o “tarifi kolay değil” ve “derin hüzün” vurguları ilk bakışta insani bir keder gibi tınlayabilir. Ancak bu dil, bireysel bir yas tutma biçimi değil, kurumsal bir dilsizleşme hali. Bir bakanlık makamı taziye evi, bir bakan da sadece bir “yas ortağı” değildir. Orası bir icraat makamıdır ve bir yetkilinin acıyı tarif etmekte zorlanması, aslında o acının panzehri olacak çözümü üretmekte zorlandığının itirafıdır. Siz söyleyecek söz, atacak adım bulamadığınızda, o bıraktığınız devasa boşluğu toplumun haklı öfkesi doldurmaya başlar.
Devlet ne zaman dilsizleşir biliyor musunuz? Sorumluluk kendi kapısına dayandığında. Bu “suskunluk” ve “duygusallaştırma” refleksi aslında bize hiç yabancı değil. Türkiye’de ne zaman sorumluluğun ucu devletin ihmaline, denetimsizliğine ya da sistemsel hatasına dokunsa, devlet dili aniden dilsizleşir ve kaderci bir patikaya sapar. Maden facialarında “fıtrat”, kadın cinayetlerinde “iyi hal”, depremlerde “kader” olarak karşımıza çıkan o retorik, şimdi okul koridorlarında birer birer öldürülen öğretmenlerimiz için “tarif edilemez hüzün” maskesiyle karşımızda.
Eğer faili “psikolojik sorunlu bir birey” olarak kodlar ve ölümü de “kader” diyerek ulvi bir zemine çekerseniz; ne okul kapısındaki güvenlik zafiyetini konuşmanıza gerek kalır ne de öğretmeni velinin veya öğrencinin insafına bırakan o yeni eğitim düzenini. Oysa biz, acımızı tarif eden bir edebiyatçı değil; can güvenliğimizi sağlayan bir otorite arıyoruz.
Devlet Erkanımız için Bir Kore Dizisi Tavsiyesi
Son zamanlarda kendimi Kore ve Çin imparatorluk dizilerine kaptırmış durumdayım. Bu yapımlardaki saray entrikaları, yönetim biçimleri ve iktidar savaşları arasında korunmaya çalışılan o kadim değerlerin derinliği, zihnimde sürekli yeni pencereler açıyor. Dün tam da bugünkü meselemize “cuk oturan” bir sahneye denk geldim. Kore yapımı Queen: Love and War dizisinde, kraliçe seçiminin son aşamasına dair unutulmaz bir an var (dikkat spoiler içerir!).
Seçimin bu final aşaması aslında bir halk oylaması. Adaylara, bir tepsiden keseler seçer ve her kesede farklı oranlarda gümüş bulunur. Bu bütçeyle halka yardım etmeleri istenir. Halk ise kraliçesini, adayların bu kısıtlı imkânla sergilediği “yönetim performansına” göre seçecektir.
Adaylardan bazıları elindeki gümüşlerle dev kazanlar kurdurup halka yemek dağıtır. Bazıları doktorlar tutup yaraları sarar. Bunlar kuşkusuz o an için “iyi” ve “şefkatli” görünen, vicdanları rahatlatan adımlardır; karınlar doyar, pansumanlar yapılır. Ancak adaylardan biri, içinden sadece tek bir gümüş sikke çıkan en küçük keseyi seçmiş olmasına rağmen bambaşka bir yol izler: O tek gümüşüyle kağıt, mürekkep ve kalem alır.
Genç kadının yaptığı şey, karnı aç halka sadece bir öğünlük yemek vermek değildir. O, elindeki kalemle halkın yaşadığı hak ihlallerini, adaletsizlikleri ve dertlerini doğrudan devlete rapor edebilecekleri bir “köprü” kurar. İnsanların kendi haklarını savunabilmeleri için dilekçe yazmalarına yardımcı olur. Ve halk; finalde büyük sofralar kuranı ya da başında ağlayıp yara saranı değil; eline kalemi verip “Sesini duyur ve hakkını ara” diyeni büyük bir farkla kraliçe seçer.
Çünkü halkın feraseti şunu bilir: Yemek bir gün biter, pansuman bir kez iyileştirir; ama sistemli bir hak arama yolu, yani o “kalem“, adaletin sürekliliğini sağlar.
Bize “Acı Paydaşı” Değil, “Hak Savunucusu” Lazım
İşte bugün Türkiye’de eğitimden sağlığa her alanda yaşadığımız o büyük boşluğun karşılığı tam olarak budur. Bizim ihtiyacımız olan şey, bize “acı paydaşlığı” yapan (elbette onu da bir zahmet yapsın ama sadece bunun arkasına sığınmasın), ekran karşısına geçip acımızı tarif eden ya da sadece taziye yayınlayan bir lider personası değil.
Bizim ihtiyacımız olan; bize haklarımızı savunacak araçları, can güvenliğimizi sağlayacak yasaları ve şiddetin karşısına dikilecek o aşılmaz adalet duvarını veren liderdir.
Bakanlığın taziye tweetleri dizideki o bir öğünlük yemek gibi: Vicdanı kısa süreli rahatlatıyor ama hiçbir şeyi değiştirmiyor. Oysa biz artık acımızın tarif edilmesini değil, neden tekrar ettiğinin konuşulmasını istiyoruz. Çünkü mesele bir öğretmenin ölümü değil sadece. Mesele, bir toplumun her gün biraz daha güvencesiz hale gelmesi.
Ve galiba artık asıl soru şu: Devlet bize acımızı paylaşan cümleler mi verecek, yoksa kendimizi koruyabileceğimiz bir düzen mi?

