Protokoller ilk olarak Rusya’da yayınlasa da, onu üreten antisemitik birikim Avrupa’ya aittir. O dönemin, hatta bugünün Rusya’sı Avrupa’dan ne kadar gayrıydı ki? Bernard Lewis’in de şahitlik ettiği gibi, Osmanlı coğrafyası benzer bir tarihsel birikimden yoksundu. Bu elbette bu coğrafya insanlarının Yahudilere yönelik hakarete varan önyargıları olmadığı anlamına gelmez. Her şeyden önce çoğunluğun dini olan İslam’ın kutsal kitabı Kur’an, Yahudilere yönelik oldukça ağır yargılar içerir. Mesela Bakara suresinin 61. ayeti, İsrailoğulları’nı “Allah’ın ayetlerini yalanlayan” ve “peygamberleri haksız yere öldüren” bir kavim olarak tasvir eder; bunun sonucunda üzerlerine “zillet ve yoksulluk damgası vurulduğunu” ve “Allah’ın gazabına uğradıklarını” bildirir.
Nisa suresinin 46. ayeti, Yahudilerin bir kısmının vahiy dilini bozduğunu, dinle alay eden, hatta açıktan isyan eden bir tutum benimsediğini söyleyerek, Allah’ın onları lânetlediğini ifade eder ve “içlerinden pek azının iman ettiğini” ekler. Maide suresinin 82. ayeti ise Yahudileri, müşriklerle birlikte, “müminlere en şiddetli düşmanlık besleyenler” olarak tanımlar. Bu ve benzeri pasajların toplamında Kur’an’ın çizdiği genel Yahudi figürü, “ahdini bozan”, “sözünden dönen”, “hakikati gizleyen”, “haksız kazanç ve faiz peşinde koşan”, “yeryüzünde bozgunculuk çıkaran” bir figürdür.
Bu ayetlerin varlığına karşın İslam teolojisi Hıristiyan teolojisi kadar ağır ve sert bir Yahudi-karşıtı öğreti geliştirmedi. Geliştiremezdi de. Zira; Kur’an, Yahudilere peygamberleri öldürmek günahını atfetse de, hiçbir peygamber Tanrı’nın oğlu olma sıfatına haiz olmadığı için, onlara ‘deicide’ günahını atfetmez. Ayrıca İsa, Kur’an’a göre, çarmıhta öldürülmemiş, “Allah katına yükseltilmiştir.” Dolayısıyla Kur’an, Yahudilerin İsa’ya ihanetini, doğrudan Tanrı’ya karşı işlenmiş bir günah olarak değil, O’nun elçisine karşı işlenmiş günah olarak yaftalar. Bir adım ötede Kur’an günahın bireysel olduğunu ilan ederek, bir günahın yükünü sadece o günahı işleyenin sırtına yükler. Haliyle İslam teolojisi tarihin belirli bir döneminde belirli bir kesimin işlediği günahı nesilden nesile aktarılan bir günah olarak tanımlayamazdı. Velev ki kendisine günah işlenen kişi peygamber olsun.
Bu temel ilke, Yahudilere dönük sert Kur’an yargılarının muhtemel çağrışımlarına karşı kısıtlayıcı olur nitelikte. Ayrıca, aynı metin İsrailoğulları’nı en azından bir dönem diğer bütün topluluklara karşı üstün kılınan, içinden onlarca Peygamber çıkmış bir topluluk olarak da anar. Sahabeler arasında İslam’ı seçen sayıca az olsa da Yahudilerin olması İslam teolojisini Yahudileri tarihin sonuna kadar damgalamasının önünde ayrı bir engel olmuş olsa gerektir.
Nitekim İslam fıkhı da Yahudileri “ehl-i kitap” kategorisine koyarak zimmi statüsünde tanımladı; bu statü ağır bir toplumsal hiyerarşiyi ve çok sayıda ayrımcı uygulamayı meşrulaştırsa da, en azından can ve mal güvenliği gibi konularda kısmi bir hukuki koruma da sağladı.
Tekrar Bernard Lewis’in şahitliğine dayanarak, Avrupa’da deicide suçlamasına eklemlenen kan iftirası, Efkaristiya ritüeline saldırı/saygısızlık, erkek çocuk kaçırma gibi onlarca suçlamalara da Osmanlı coğrafyasında aynı yoğunlukta rastlanmadı. Avrupa’da sıkça rastlanan bu iftiralar, Osmanlı coğrafyasında ancak 19. yüzyılda, 1840 Şam ve Rodos olaylarında olduğu gibi, esasen yerel Hıristiyan topluluklar ve Avrupalı konsolosluklar tarafından öne sürüldü bu nedenle de söz konusu saldırılar İslami dini kültürün mirası olmaktan daha çok, Avrupa Hıristiyan Yahudi karşıtlığının ithal edilmiş uzantılarıydı.
Osmanlı’yı Avrupa’dan ayıran bir diğer temel fark, Aydınlanma mirasının yokluğuydu. Daha önce tartışıldığı üzere Avrupa modern anti-semitizmini mümkün kılan zemin yalnızca Hıristiyan teolojisi değildi; Aydınlanma felsefesiydi de. Bu felsefe özü itibariyle Hristiyan teolojisinden farklı olsa da, Yahudiliğe yönelik daha farklı suçlamalar ileri sürdü ve nihayetinde Yahudiliği ve Yahudileri Avrupa kültürüne yabancı unsurlar olarak resmetti. Yahudiler özgür yurttaşlar olabilmeleri için Yahudiliği bırakmalılardı. Yahudilik içinden çıkan Haskala hareketi de bu eleştiriye zımni bir destekti. Yahudilerin içinde bulundukları topluma entegrasyonunu savunuyordu. Nitekim takip eden yüzyılda çok sayıda Yahudi, Yahudiliği terk etti ve Hristiyanlığı kabul etti. Bu figürlerden birisinin oğlu da insanlığın özgürleşmesini, kurtuluşunu, Tanrısı para olan Yahudilikten kurtuluşuna bağlayacaktı.
Osmanlı coğrafyası benzer bir süreçten geçmedi. Doğal haklar, eşit vatandaşlık gibi kavram üstünden, tabir diğerle, Ortadoğu kendi Aydınlanma felsefesini çıkaramadı; dolayısıyla ortak bir kimliği taşıyan, homojen vatandaşlardan oluşan ulus-devlet ile kapalı cemaat arasındaki o gerilim Osmanlı’da Yahudi cemaati üzerinden kurgulanmadı. Bilakis İslam’ın tanıdığı zımmi statüsü ve millet sistemi Yahudi cemaatinin varlığını bir sorun olarak kodlamadı. Bilakis bunu toplumsal hayatın normal hali olarak yorumladı. Aydınlanma felsefesi ve onun beraberinde getirdiği tartışmalar elbette Osmanlı’ya da nihayetinde ulaştı. Ancak parçalar halinde ve oldukça geç bir tarihte. Daha da önemlisi Yahudiler mevzubahis baskının hedefine konacak tek cemaat değildi. Onlardan önce farklı etnisitelerden Hristiyanlar vardı. Son dönemde bunlara farklı etnisitelerden Müslümanlar da katılacaktı.
Son olarak, Avrupa anti-semitizmini harlayan ekonomi-politik, Osmanlı coğrafyasında zayıf kaldı. Daha önce tartışıldığı üzere Avrupa’da kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Ortaçağ’ın tefeci Yahudi figürü yerini hükümetlere borç veren, ve bu borçla onları kontrolleri altında tuttuğuna inanılan bankacı Yahudi figürüne evrilmişti. Rothschild ailesi de bu dönüşümün en çarpıcı simge ismiydi. Osmanlı coğrafyasında Avrupa’da vehmedildiği boyutta finansal güce sahip bankacı Yahudi figürü gelişmedi. Tefeci Yahudiler yok değildi. Ancak iki kısıt altında bu işi yürütüyorlardı.
İlk kısıt, iktisadi kısıttı. Osmanlı, hatta daha genel de Ortadoğu ekonomisi, Avrupa ekonomisine kıyasla çok daha küçük bir ekonomiydi. Angus Maddison’un tahminleri farkı gözler önüne seriyor. Maddison’un Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı Asya bölgesine dair ilk tahminleri 1820 yılına ait. Bu tarihte bölgenin 1990 yılı uluslararası dolar cinsinden gayri safi yurt içi hasılası sadece 13.8 milyon dolardı. Aynı tarihte Batı Avrupa’nın gayri safi yurt içi hasılası ise 145.3 milyon dolardı.
Sanayi inkılabı aradaki farkı daha da azdıracaktı. 1913 yılına kadar Batı Asya’nın gayri safi yurt içi hasılası 26.5 milyon dolara yükselirken, Batı Avrupa’nın gayri safi yurt içi hasılası 840.7 milyon dolara yükseldi. Kısaca Avrupa’daki Yahudi tefeci figürü çok daha büyük ve çok daha hızlı büyüyen bir ekonomide işini yürüttü. Osmanlı’daki Yahudi tefeci/sarraf figürü ise daha çok küçük ve çok daha yavaş büyüyen bir ekonomide. Haliyle sultanın ve hükümetin ağır bir borç altında kontrolü altına girdiği Yahudi figürü hayal edilemezdi.
İkinci kısıt, piyasa kısıtıydı. Osmanlı finans piyasasında Yahudiler tek aktif grup değildi. Piyasada ayrıca Ermeniler, Rumlar ve Levanten aileler de aktifti. Ayrıca 19. yüzyılın gelişmeleri Yahudileri piyasada dezavantajlı duruma düşürecekti. Malum olduğu üzere 19. yüzyıl Osmanlı ekonomisinin kapitalist dünya-ekonomisine derinleşerek eklemlendiği yüzyıl. Avrupa’da finans kapitalin, sanayi kapitali ile el ele çap büyüttüğü yüzyıl. Bu yüzyıl Avrupa’da belirli Yahudi tefeci/banker aileleri devasa boyutta zenginleştirse ve büyüyen anti-semitik korkuyu harlasa da, aynı süreç Osmanlı’da Yahudi tefeci/sarraflar aleyhine işledi.
Zira süreçten daha çok Ermeni, Rum ve Levanten sarrafları faydalandı. Nurdan İpek’in ‘Selanik ve İstanbul’da Seçkin Yahudi Bankerler’ başlıklı doktora tezinde gösterdiği gibi 1850-1910 döneminde Ermeni ve Rum bankerler piyasada hâkim hale gelirken, Yahudi bankerlerin sayısında büyük bir azalma oldu. Nurdan İpek’e göre bu değişimin sebebi 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıdır. Ocak ile bağlantılı Yahudi sarraflar da devletin hışmına uğramış ve piyasadaki konumlarını kaybetmişlerdir.
Birol Başkan güncele ve güncel olmayana dair paylaşımlarını birolbaskan.substack.com adresinde yapmaktadır.

