Düşünce trafiği sol şeritten akan birisi için yukarıdaki sorudaki “aslında” zarfı tamamen fazlalıktır. Zira o mahallede Türkeş ismi, analizi çoktan tamamlanmış, hükmü verilmiş bir dosyadır. Solun penceresinden bakıldığında Türkeş, siyasî bir parti liderinden ziyade Türkiye’nin içinden geçtiği en karanlık tünellerin mimarlarından biridir. Dahası, katıksız bir faşisttir de. Türk Gladyosu’nun kurucularından olması ve NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki anti-komünizm stratejisinin Türkiye şubesini yöneten sadık bir operatör olması da cabası. Solun nazarında Türkeş; Anadolu’nun yoksul çocuklarını “vatan-millet” edebiyatıyla baştan çıkarıp para-militer saflara katan, onları devrimci-ilerici gençliğin üzerine süren ve memleketi 1970’lerin o kanlı iç savaş iklimine hapseden bir saha komutanıdır.
Kuşkusuz bu tasavvur; Türkeş’i sadece bir asayiş dosyasına veya Soğuk Savaş’ın karanlık bir aparatına indirgeyen, ideolojik bagajı ağır, pejoratif bir bakış açısının ürünüdür. Solun bu kategorik, menfi ve yer yer hınç dolu Türkeş portresi, karşımızdaki figürün siyasal tarihimizdeki sosyolojik kıdemini ıskalamaya mahkumdur. Normal şartlarda bir birey için kullanılan sosyolojik kıdem tabiri -dönemine damga vurmuş bir politikacı olsa bile- hayli zorlama görülebilir; ne var ki Türkeş’in Türk milliyetçiliğindeki dönüştürücü tesiri söz konusu olduğunda, bu acayiplik yahut paradoks yerini yadsınamaz bir realiteye bırakmaktadır.
Bu realiteyi tüm veçheleriyle kavramak için ideolojik şablonların o keskin hatlarından uzaklaşıp meseleye biraz daha uzaktan bakmak gerekir. İşte bu noktada manzarayı netleştirecek olan mercek ise Marksist tarihçi Miroslav Hroch’un ulusal hareketin gelişimini üç evrede ele alan yaklaşımından başkası değildir. Zira Hroch’un her bir evre için yaptığı detaylı açıklama ve tahliller, Türk milliyetçiliğinin gelişim kronolojisiyle son derece uyumludur.
Hroch’un analizindeki temel izlek, egemen olmayan bir etnik topluluğun, dört başı mamur ve mağrur bir ulusa dönüşme serüvenini üç karakteristik fazda incelemektedir. Bu tarihsel periyotları birbirinden tefrik eden asıl unsur ise ulus inşa sürecinde sergilenen eylemlerin muhtevası, bu sürece omuz veren aktörlerin sosyolojik profili ve üstlendikleri tarihsel misyonların niteliğidir.
Ulusal hareketlerin tarihsel serüveninde ilk durak, ulus tahayyülünün henüz bir kitle hareketi değil, akademik bir merak nesnesi olduğu A Evresi’dir.
A evresinde milliyetçilik yalnızca entelektüel bir ilgiden ibarettir. Türk milliyetçiliğinin seyri açısından Hroch’un A Evresi’nin kabaca 19. yüzyılın ortaları ile 1908’e kadar olan dönemi kapsadığı söylenebilir. Birinci evrede (A Evresi), entelektüellerden oluşan bir grup tarafından egemen olmayan bir etnik grubun dili, kültürü ve birtakım tarihi ve toplumsal özellikleri incelenmektedir. Bu evre, siyasî taleplerin dile getirilmesinden ziyade akademik ilginin oluştuğu aşamadır. Keza bir etnik grup üzerine odaklanıp kalem oynatan entelektüellerin geniş çaplı bir toplumsal etkisi yoktur. Hatta konuyla ilgilenenlerin bazıları bir millet oluşturabileceğinden dahi şüphelidir.
Hroch’un kavramsallaştırmasında B Evresi, ulus tahayyülünün akademik bir merak nesnesi olmaktan çıkıp toplumsal dokuya nüfuz etmeye başladığı o kritik eşiktir. Bu safha, ulusal bilincin kitlelere taşınması adına somut adımların atıldığı ve siyasal bir ajitasyonun sistematik olarak devreye sokulduğu eylem sürecine karşılık gelir. Bu evrede bir ulus yaratma projesine, yeni bir eylemci grubunun önderliğinde kitlesel destek aranmaya çalışılır. Millî bilinci uyandırma maksadıyla birtakım eylemler gerçekleştiren bu grup, başlangıçta yeteri kadar muvaffak olamaz ama öne sürdükleri düşüncelere verilen destek giderek yaygınlaşır. Bu evrede ulusal kimliği yaygınlaştırmaya dönük adımlar atılır. Basın-yayın faaliyetleri gibi. Mesela Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in girişimleri bu evrede zikredilebilir.
Hroch’un C Evresi, ulusal canlanışın o nihai ve kitleselleşmiş menzilini tarif eder; artık ulusal bilinç dar bir aydın çevresinden taşmış, memleketin en ücrasındaki kılcal damarlarına kadar nüfuz eden devasa bir örgütsel gövdeye kavuşmuştur. Bu evreyi seleflerinden ayıran asıl radikal kopuş, ulusa dair kültürel ve siyasal niteliklerinin ilk kez aynı potada erimesidir. Hroch’un bu vurgusu oldukça önemlidir; çünkü ulusun kültürel mi, yoksa siyasal bir kategori mi olduğu tartışmalarına ciddi bir neşter vurur. B Evresi boyunca kültürel ve dilsel taleplerle olgunlaşan hareket, ancak C Evresine ayak bastığında o esaslı siyasal iddialarını masaya sürer. Dolayısıyla Hroch için ulus, bu iki niteliğin birbirini ardı sıra takip ettiği süreçlerin toplamıdır.
C Evresi’nde artık millî karakter çoğunluk tarafından benimsenmeye, sahip çıkılmaya başlanmış ve bir kitle hareketi vücuda gelmiştir. Bu evre, ulus bilincinin geniş kitleler arasında yayıldığı ve ulusal hareketin ülkenin tümünde etkin bir örgütsel yapıya kavuştuğu dönemdir. Örneğin Türk Ocakları’nın kurulması B evresinden C evresine geçişin habercisidir. 1923-1938 arası dönem ise hem B evresinden hem de C evresinden izler taşır.
Alparslan Türkeş’in Türk milliyetçiliğindeki asıl rolünü de işte tam burada, Hroch’un C evresinde aramak gerekir. Türk milliyetçiliğini entelektüel bir uğraş ve resmî bir söylem olmaktan çıkaran kişidir Türkeş. Türk milliyetçiliğinin kamu binalarından, devletin soğuk koridorlarından çıkıp Anadolu’nun en ücra köylerindeki yoksul haneye kadar girmesindeki en büyük hisse kuşkusuz Türkeş’e aittir. Taşraya Türk milliyetçiliğini, ulusal bilinci götürmek, yol, su ve elektrik götürmekten çok daha meşakkatlidir. Hülasa Türkeş’in başardığı; kâğıt üzerinde-söylem düzeyinde kalan bir ideali, milyonların sinesinde çarpan bir mukaddesat hâline getirmektir ve bu tarihin kaydetmekten asla imtina etmeyeceği, her babayiğidin de harcı olmayan azametli bir iştir. Alparslan Türkeş, Suyu Arayan Adam’a o dingin nehrin yolunu göstermiş, bozkırda yalın ayak dolaşan Yaban millî bir şuurla ehlileştirmiştir.
Türk siyasetinin dört yapraklı yoncası olarak anılan aktörlerin arasında, zahirde rakipleri kadar siyasî ikbal devşiremeyeni Alparslan Türkeş’tir. Ne Demirel gibi 7 defa gelmiş ne Ecevit gibi sandıktan rekor çıkarmış ne de Erbakan gibi marjinal bir akımı iktidarla tanıştırmıştır. Ne var ki, onların toplamından çok daha tesirli bir sosyolojik dalga yaratmış, iktidara gelmeden muktedir olan bir fikrin çelikten temellerini atmıştır. O, mühürlerin değil, gönüllerin fatihi olmuş; galebesini ise sandıkta değil, bir milletin şuur altında ilan ederek Türkiye’nin geleceğine silinmez bir imza atmıştır.

