AB’de Fransa’nın Dönem Başkanlığı ve 2022’den Beklentiler

Fransa 2022’nin ilk altı aylık dönemi için Avrupa Birliği dönem başkanlığı görevini devraldı. Almanya ile birlikte AB’nin en önemli iki gücünden biri olan Fransa’nın dönem başkanlığı, ülkede Nisan ayında yapılacak başkanlık seçimleri düşünüldüğünde Avrupa için kriz riski de taşıyan birçok yeni tartışmayı beraberinde getirecek gibi görünüyor. Fransa’nın AB Dönem Başkanlığını devralmasının üzerinden daha birkaç gün geçmeden iç siyasette aşırı sağın dahil olduğu ufak bir  kriz ortaya çıktı bile.

Paris’in ve Temmuz Devriminin en önemli simgelerinden olan Zafer Takı’na Avrupa Birliği’nin bayrağının yansıtılması, Nisan ayında yapılacak seçimlerde başkan adayı olacaklarını açıklayan aşırı sağcı Marie Le Pen ve Eric Zemmour’un tepkisine neden oldu. Muhafazakar aday  Valérie Pécresse de bu duruma tepki gösteren başkan adayları arasında yer aldı. Tepkilerin odak noktası Avrupa Birliği kimliğinin Fransa’nın milli kimliğinin önüne geçmesi endişesi çevresinde odaklanıyor. Hükümette Avrupa İşleri Bakanı olarak görev yapan Clément Beaune ise AB bayrağının belli bir süre Zafer Takı üzerine yansıtılmasının kararlaştırıldığını ve bu süre dolduğunda zaten kaldırılacağını belirterek eleştirilere yanıt verdi.[1]

Aşırı sağcılar için popülist bir siyaset izlemeye imkan tanıyan, bayrak gibi milliyetçiliğin gündelik yaşamda temsili açısından en önemli sembolik değere sahip bir unsuru kullanmak, kendi tabanları açısından oldukça işlevsel gözüküyor. Aşırı sağ, bayrağın yanı sıra diğer banal milliyetçilik unsurlarına da kendi siyaseti etrafında referans veriyor ve vermeye de devam edecek. Macron hükümeti ise aşırı sağın AB bayrağının Zafer Takı üzerinden kaldırılması talebini yerine getirmeyerek kendi pozisyonunu korumayı ve bu hamleyi boşa çıkartmayı deniyor. Yalnızca Zafer Takı değil, Eiffel Kulesi, Notre-Damme Katedrali ve Lille’de bulunan Modern Sanatlar Müzesi binası da haftanın geri kalanında Avrupa Birliğinin mavi rengine bürünmeye devam edecek. Aşırı sağcıların ise bu konu üzerinden popülist söylemler geliştirmeye devam edeceklerini tahmin etmek zor değil. Avrupa Birliği ve üye ülkelerin milliyetçileri arasındaki çatışmalar Fransa siyaseti üzerinde etkinliğini daha uzun süre göstereceğe benziyor.  

Geçtiğimiz Cumartesi günü Nisan ayında yeniden aday olup olmayacağı henüz belli olmayan Fransa Başkanı Macron, Fransa’nın AB başkanlığının önceliklerini üç ilke halinde özetledi: Avrupa egemenliğini güçlendirmek, yeni bir büyüme modeli geliştirmek ve vatandaşlarına daha yakın bir AB yönetimini temin etmek. Macron yönetimi ülkesinde, AB’ye olan bağlılığı dışında diğer birçok politikası açısından da sık sık eleştirilere uğruyor. Fransa’da son yıllarda yükselen aşırı sağ, sol ve Avrupa Birliği’nden yana olan kesimleri oldukça tedirgin ediyor. AB gündeminin son dönemdeki değişmez maddeleri olan göçmen krizi ve pandeminin yarattığı ekonomik sorunlar ile Fransa’daki Müslüman nüfusun yarattığı tartışmaların listeye eklenmesi, Fransız aşırı sağının birçok ırkçı ve popülist söylemi kamuoyuna taşımasına oldukça müsait bir ortam yaratıyor. Le Pen ve Eric Zemmour’un yanı sıra Nicolas Sarkozy’nin partisinin yaptığı ön seçimlerden birinci çıkan Eric Ciotti de İslam düşmanlığı ve göçmen karşıtı söylemleri ile ön plana çıkıyor.  Bu isimler gelecek seçimlerin gündeminin aşırı sağın geliştirdiği söylemler ve bu söylemlere karşı geliştirilecek daha ılımlı söylemlerin çarpışması şeklinde geçeceğinin bir göstergesi.

2017 yılında yapılan başkanlık seçimlerinde Marie Le Pen, Emannuel Macron ile birlikte 2. tura kalmış, ancak 2. turda sol ve liberal kesimlerin desteğini alan Macron başkan seçilebilmişti. Bu Nisan’da yapılacak seçimlerde ise aşrı sağın ne kadar başarılı olacağı hem Fransa hem de AB’nin geleceği açısından oldukça büyük önem taşıyor. Fransa’da yapılan kamuoyu yoklamaları aşırı sağın yeni yüzlerinden Eric Zemmour’un oyunu arttırdığını gösteriyor. Ancak seçimin yapılacağı 10 Nisan tarihine kadar tüm adaylar belirlendikten sonra ülkenin seçim gündemi açısından daha net bir tablonun ortaya çıkmasını beklemek ve erken yorumlardan kaçınmak gerekiyor. Yine de şimdiden Fransa’nın 6 aylık AB Dönem Başkanlığının hem Macron hükümeti hem de AB liderleri açısından sancılı geçeceğini öngörmek mümkün.

Belarus-Polonya sınırında yaşanan göçmen krizi, Brexit sonrası AB’nin güçlendirilmesi, pandeminin yaralarının sarılması, yükselen enflasyonun yaratacağı toplumsal sorunlar, Rusya ve Ukrayna arasındaki kriz gibi çok önemli problemlerle karşı karşıya olan AB, 2022 yılına son derece sıkıntılı bir atmosferde girdi. Tüm bu sorunlar dünyanın tek supra-national yapısı olan Avrupa Birliği’nin cesur kararlar almasını ve üye devletleri karar alma süreçlerine mümkün olan en geniş şekilde dahil etmesini gerektiren ince bir siyaset stratejisi izlemesini zorunlu kılıyor. Brexit sonrası ABD ve İngiltere’nin, AUKUS Anlaşması örneğinde görüldüğü üzere, AB’den bağımsız dış politika hamlelerinde bulunması, AB’nin küresel ölçekte önemli bir aktör olarak arka plana atılacağı endişelerine yol açmıştı. Bu endişeler Avrupa liderlerini AB’nin güçlendirilmesi anlamında teşvik edici bir rol de oynayabilir. Nitekim geçtiğimiz dönemde bu ihtiyacı vurgulayan AB liderleri de olmuştu.

Bölgesel sorunların yanında Çin’in ekonomi anlamında hem ABD’yi hem de Avrupa’yı küresel ölçekte zorlayacak politikaları da ayrı bir gündem olarak AB’nin önünde duruyor. Tüm bu meydan okumaların arasında AB’nin en çok zorlandığı başlık olan ortak bir Avrupa dış politikası geliştirilmesi, AB açısından bugüne kadar hiç olmadığı ölçüde bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış durumda. Almanya ve Fransa’nın birlik içerisindeki öncü rolü, dış siyaset ve ekonomi alanlarında öncelikle bu iki ülkenin uyum içerisinde çalışmasına bağlı. Almanya’da Yeşiller Partisi lideri Annalena Baerbock’un Dış İşleri Bakanı olarak atanması, Çin ve Rusya konusunda daha şahin söylemlerde bulunan Yeşiller’in AB dış politikasında daha çok söz sahibi olacağı anlamına geliyor ki Merkel dönemindeki daha uyumlu ve pragmatist dış politika anlayışı bu durumdan zarar görebilir.

Rusya AB’yi bir kurum olarak göz ardı ederek Avrupa ülkeleriyle AB’den bağımsız ilişkiler geliştirme stratejisi izliyor ve bu stratejisiyle birliğin ortak dış politika hamleleri geliştirmesini zorlaştırıyor. Marie Le Pen’in Rusya ile ilişkileri geliştirmek gerektiğine dair söylemleri, Rusya’nın bu stratejisinin işe yaradığının da bir kanıtı. Avrupa Komisyonu’nun üye ülkelerden bağımsız bir dış politika geliştirmesi, komisyonun yapısı ve yetkileri anlamında da işleri zorlaştırıyor. Tüm bu zorluklara karşın Amerika’da Biden önderliğinde geliştirilen ABD öncülüğündeki daha liberal ve uluslararası kurumların ön plana çıkmasının arzulandığı dış politika anlayışı, Avrupa Birliği için bir fırsat alanı da yaratıyor. Bu nedenle, AB-ABD ilişkileri de önümüzdeki süreçte AB açısından daha özenli davranılmasını gerektiren bir diplomasi tercihi olacak. Sonuç olarak, küresel siyasette ağırlığını korumak ve daha aktif bir aktör olarak ön plana çıkmak isteyen bir Avrupa Birliği’nin 2022 yılı içinde 2021’den daha fazla meydana okuma ile karşılaşacağını öngörebiliriz.        


[1] https://www.bbc.com/news/world-europe-59852577