Biden’ın Dış Politikası Demokrasi Adına Dünyaya Neler Vadediyor?

Biden önderliğinde iktidara gelen demokratlar bir yılını tamamladı. Trump döneminde Amerika’nın geleneksel dış politikasından ciddi anlamda sapmalar yaşanması ve uluslararası ilişkilerde demokrasi ve liberalizmin öncüsü olan Amerika’dan, “Önce Amerika ” sloganının ön plana alındığı daha realist politikaların izlendiği bir dış politikaya geçilmesi, uluslararası toplumda ABD’nin demokrasi savunuculuğu rolünü sorgulamaya açmıştı. Biden’ın iş başına gelmesiyle Trump dönemi politikalarının bir kısmından hızlı bir şekilde dönüldü. Biden iktidara geldiği ilk dönemde Amerika’nın dış politikasını “müttefiklerle daha fazla işbirliği yapılması, dünya sahnesinde daha aktif bir politika izlenmesi, dış ilişkilerde kurumların rolünün artırılması ve rakip ülkelerle kimi alanlarda mücadele kimi alanlarda da ise işbirliğinin öncelenmesi” sözleriyle özetlemişti. Ancak, dünyada otoriterleşme eğilimlerinin güçlendiği, Çin ve Rusya’nın anti-demokratik rejimlerinin saldırgan bir dış politika izlediği ve pandeminin dünya ekonomisinde kırılganlıklar yarattığı bu dönemde, ABD’nin uluslararası ilişkilerde geliştirdiği bu yeni tutumun önümüzdeki dönemde ne kadar sahaya yansıyacağı ise tartışmalı.

Uluslararası ilişkilerin anarşik doğası ve ülkelerin çıkarlarını diğer ülkeler aleyhine maksimize etme amacına dayanan realist dış politika tercihleri, dış politika söz konusu olduğunda liberalizmin değerlerini kolayca ikinci plana atabiliyor. Bireysel özgürlüklerin ve insan haklarının korunması, demokratik rejimlerin ve demokrasiye geçiş sürecindeki toplumların desteklenmesi ve piyasa ekonomisi ilkelerinin tüm dünyada benimsenmesi ve işletilmesi gibi liberal değerlerin uluslararası politikada geçerli kılınması, ABD geleneksel dış politikasının temel hedefleri arasında olagelmiştir. Trump’ın Amerikan halkının çıkarlarını savunduğu iddiasıyla popülist bir siyaset stratejisi izlemesi, ABD dış politikasını bu değerlerden uzağa savurmuş ve uluslararası aktörleri de Trump döneminde farklı dış politika stratejileri geliştirmeye zorlamıştı. Biden dönemi ile birlikte tekrar liberal değerlere ve demokrasi savunuculuğuna dönme çabasında olan ABD dış politikasının bu iddialı amacını günümüzün daha karmaşık dünyasında gerçekleştirmesi ise geçtiğimiz yılda birçok meydan okuma ile karşılaştı ve karşılaşmaya devam edecek. Peki, Biden yönetimi demokrasinin savunuculuğu rolünü ne kadar iyi oynayabilecek ve bu anlamda 2022 yılında dünyayı neler bekliyor?

2021 yılında Biden yönetimi iktidara gelir gelmez Trump döneminde alınan bazı dış politika kararlarını geri çekmişti. Bu kararlar arasında, Almanya’daki ABD birliklerinin geri çekilmesi kararından vazgeçilmesi, Yemen’deki iç savaşa destek vermesi nedeniyle Suudi Arabistan’a askeri desteğinin azaltılması, İran ile yeniden nükleer enerji konusunda müzakerelere girişilmesi ve Paris İklim Anlaşmasına tekrar dahil olunması sayılabilir. ABD bu adımları atarak uluslararası topluma, iş birliğini kuvvetlendirmek, savaşların bitirilmesine katkıda bulunmak ve Avrupalı müttefiklere desteği devam ettirmek gibi yeni dış politika anlayışını yansıtan mesajları vermiş oldu. Rusya’ya karşı daha proaktif bir dış politika benimsemek ve Rusya’nın saldırgan politikalarına karşı daha sert bir tutum almak, Çin ile ise ekonomik anlamda Çin’in agresif politikalarına karşı çıkarken, diplomasi kanallarının sonuna kadar kullanılarak işbirliği imkanları aramak, ABD dış politikasının yeni söylemlerinin öne çıkan diğer gündemleri oldu.

Ukrayna krizi 2021 yılının sonunda ciddiyetini ve daha da gerginleşme potansiyelini koruyor. Putin, Gürcistan’dan sonra Ukrayna toplumundaki Batı’ya yakınlaşma ve demokratikleşme taleplerini de, Ukrayna’daki etkinliğini yitirme ve NATO’nun Rusya’ya karşı bir cephe daha kazanması konusundaki endişeleri nedeniyle engellemek istiyor. Rusya lideri Putin, NATO’dan Ukrayna’yı birliğe almama konusunda net garantiler talep ederken, Doğu Avrupa’daki NATO güçleri konusunda da Rusya’nın güvenliğinin sağlanması için geri adımlar atılmasını talep ediyor. Biden yönetimi ise bu talepleri diplomasi yoluyla reddetmek ve Ukrayna’ya askeri desteğini sürdürmek amaçlarıyla hareket ediyor. 2022 yılının başlarında Ukrayna krizi, Biden’ın dış politikası açısından en büyük sınama alanı olarak gündemin en üst sıralardaki yerini koruyacak gibi görünüyor. Biden iktidarı devraldıktan hemen sonra Rusya’ya karşı daha net bir duruş sergileyeceğini açıklamış ve gerekirse daha sert ekonomik yaptırımlara başvuracağı tehdidini gündeme getirmişti. Gelinen noktada, Rusya’nın Ukrayna konusundaki tutumunu sertleştirmesi halinde ekonomik yaptırımların artırılmasının ABD’nin ilk adımı olacağı tahmin edilebilir. Tarafların kozlarını nasıl kullanacağı ve iç politikada desteği azalan Biden yönetiminin Putin konusunda neler yapacağı, ABD dış politikasının dünyaya demokrasi adına vaatlerini gerçekleştirmesi açısından çok önemli olacak.

Çin ile ilişkiler ise Biden yönetiminin önünde duran en ciddi meydan okumalardan bir diğeri. Çin ekonomisinin son yıllarda gösterdiği etkileyici büyüme performansı ve Çin yönetiminin Güney Çin Denizi’ndeki -özellikle Tayvan sorununda- saldırgan dış politikası nedeniyle, Biden’ın da belirttiği gibi Çin, Amerika’nın en büyük rakibi. Nitekim, diğer birçok alanda Trump yönetiminin dış politikasından kolayca vazgeçilirken Çin konusunda Biden yönetimi ciddi bir değişiklik yapacağına dair net söylemlerde bulunmuş değil ve Çin ile ilişkiler konusunda Trump yönetimine oldukça yakın bir duruş sergiliyor. Tüm bunlara rağmen, Çin ekonomisinin pandemiden gördüğü zarar ve Evergrande olayının gösterdiği üzere finansal anlamda Çin yönetiminin yaşadığı sorunlar, ABD-Çin ilişkilerinde başta ekonomi olmak üzere birçok alanda yeni bir diyalog ve işbirliği döneminin açılmasını sağlayabilir. Zira Çin, ABD’nin en çok ihracat ve ithalat yaptığı ülkelerin başında geliyor ve hem Çin hem de ABD bu büyüklükte bir ticaret hacminden kolayca vazgeçemez.

Biden, dış politikasını ‘Amerika Geri Döndü’ gibi iddialı bir söylemle ortaya koymuştu. ABD bu söyleme uygun olarak 2021 yılında iklim krizi, pandemi ve nükleer silahların yayılması gibi küresel sorunların çözümü için uluslararası örgütlerin de devreye girdiği diplomasi ve diyalog yollarına başvurdu ve bu alandaki kararlılığını 2022’de devam ettirecek gibi görünüyor. Çin ve Rusya’ya karşı ise müttefiklerine destek vereceği mesajını kuvvetle vurguladığı gibi bu mesajı Ukrayna’ya askeri desteğin sürdürülmesi ve Avustralya’ya nükleer enerji ile çalışan denizaltılar sağlanması gibi adımlarla da destekliyor. Bu söylemler ve adımlara rağmen Biden yönetiminin küresel lider ve demokrasinin öncüsü rolünü baltalayan gelişmeler de yaşandı. Ağustos 2021’de Afganistan’dan ABD güçlerinin hızlı bir şekilde geri çekilmesi ve Taliban’ın Afganistan yönetimini devralması, Biden yönetiminin savaşları bitirme çabasının bir ürünü olsa da uluslararası kamuoyunda demokrasinin savunulması ve dünyaya insan hakları alanında destek verilmesi konusunda eleştirilere konu olan bir hamle olarak değerlendirildi. Biden’ın iç politikada azalan desteği, Amerikan kongresinin Biden yönetimiyle çelişen talepleri, Çin ve Rusya’nın iç ve dış politikada otoriter ve agresif politikalarını sürdürmesi ise üstesinden gelinmesi gereken çelişkiler olarak 2022 yılında da ABD dış politikasını test etmeye devam edecek.

Uluslararası organizasyonların işbirliğinin sağlanması için kuvvetlendirilmesi ve Amerika’nın müttefiklerinin finansal ve askeri anlamda desteklenmesi gibi politikalara hız kazandırılması, ABD’nin özellikle Clinton döneminde zirvesine ulaşan ve Obama döneminde de sürdürülen demokrasinin ve liberalizmin savunucusu rolünü pekiştirebilmesi için en uygun alanlar olacak. Biden yönetiminin dış politikada oynamayı planladığı bu rol, tüm dünyada artan otoriter eğilimlerle mücadele ve demokrasi taleplerinin karşılık bulması anlamında halen bir umut olmayı sürdürüyor. 2022 yılı bu vaatlerin ne kadar hayata geçebileceğinin daha net bir biçimde ortaya çıkacağı yıl olacak. Bu vaatlerin gerçekleştirilmesi Biden’ın, Clinton ve Obama döneminde de görev almış dış politika kadrosunun ince elenip sık dokunmuş bir dış politika stratejisi geliştirmesi ve yeni durumlara göre bu politikayı revize edebilmesine de bağlı. Zira içinde bulunduğumuz dönemin dinamikleri Clinton ve Obama döneminden bir hayli farklı.