Hariçten Gazel Haftalık Dış Haberler Bülteni (20-26 Ocak 2026)
Geçtiğimiz hafta yapılan Davos Zirvesi, özellikle Kanada Başbakanı Mark Carney’in yaptığı ve 2. Dünya Savaşı kurulan, uluslararası hukuka ve kurallara dayanan (ya da en azından dayanmaya çalışan) sistemin bittiğini ilan eden konuşma ile hafızalara kazındı.
Ukrayna’da Rusya’nın işgal girişimi ile 4 yıldır süren savaş, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’da soykırım, katliam ve işgal politikalarını son 3 yıldır arttırarak sürdürmesi, İran’ın ABD-İsrail güçlerince vurulması ve İran’ın da balistik füzelerle karşılık vermesi, Trump yönetiminin yeni Donroe Doktrini çerçevesinde Güney Amerika’yı kendi bahçesi ilan etmesi ve Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu yakalayıp ülkesine götürmesi, Suriye’de iktidara gelen yeni rejimin yerleşikleşmesi çabaları ve Kürtler, Dürziler ve Arap Alevileri ile çatışmaları, Asya-Pasifik’te Japonya başta olmak üzere ABD müttefikleri ile gerilen Çin ilişkileri…
Listeyi uzatmak mümkün. Bu liste bize dünya nereye gidiyor sorusunu daha sık sorduruyor. ABD’de Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Trump yönetiminin ve dolayısıyla bu yönetimin saldırgan ve uluslararası düzeni alt üst eden söylem ve politikalarının güç kaybedip kaybetmeyeceği merak edilirken kimileri de ABD’de Demokratların güçlenmesi ve dahi iktidara gelmesinin de girilen yolu değiştirmeyeceği görüşünde.
Tüm bunlara ABD öncülüğünde Batı dünyasını korumakla görevli NATO ittifakının Transatlantik ilişkilerin bozulmasıyla sarsılması ve Avrupa’nın halen kendini koruyacak somut bir savunma mimarisini kuramamış olması eklendiğinde, tam da Antonio Gramsci’nin sözlerine geliyoruz: “Eski dünya ölüyor, yenisi ise bir türlü doğamıyor; bu alacakaranlıkta canavarlar peydahlanıyor.”
Gramsci bu sözleri 2. Dünya Savaşı öncesinde kendi yaşadığı dönem için sarf etmişti. Maalesef bugün de benzer süreçlerden geçtiğimizi görmemiz gerekiyor. Uçların normalleştiği, yıllarca uygulanan kuralların bir gecede yıkıldığı ve makul çözümleri uygulayacak bir hakem gücün bulunmadığı günümüz küresel siyaseti, 19. yüzyılın güç siyaseti ve etki alanları (sphere of influence) stratejilerine geri dönme riskini her geçen gün daha çok içinde barındırıyor.
ABD, Avrupa ve Kanada ile ilişkileri konusunda gergin bir dönemden geçerken Kanada ve Avrupa’nın Çin ile ilişkilerini geliştirme çabasına girmesi, son 75 yılda alıştığımız müttefiklik ilişkilerinin çatırdamaktan da öte bir seviyeye geçtiğine ciddi bir delil teşkil ediyor.
Trump yönetiminin Çin ile müttefiklerinin ilişkileri konusunda son derece kıskanç ve yaptırım uygulamaya meyilli tutumunu da göz önüne aldığımızda, Çin-ABD mücadelesinin artık çok daha fazla boyutta devam edeceğini de söyleyebiliriz.
Bir de İran meselesi var. İsrail, İran’daki rejimi düşürmek istediğini açıkça ifade etmiş ve İran’ı 2025 yazında ABD desteği ile vurmuştu. Bu harekat, İran’daki rejimi düşürememiş ve rejim kendini bir nebze olsun tahkim etmeyi başarabilmişti. Ancak rejimin ne kadar güçlendiği ve elindeki balistik füze stoğunu ne kadar arttırabildiği de bir soru işareti.
Öte yandan İran rejimi, içerdeki sorunlarını da çözemiyor. Ekonomik kriz dayanılamayacak boyutlarda ve İran’da rejime yakın duran küçük esnafı bile sokağa dökecek seviyelere ulaşmış bulunuyor. İranlı kadınlar ve gençlerin ciddi bir kısmı zaten rejimden oldukça rahatsız. Ancak son bir ayda İran’da yaşanan protestolar, İran rejiminin sertliği elden bırakmayacağını da gösteriyor.
Son birkaç günde gündeme gelen, Asya-Pasifik bölgesinden ayrılıp İran’a (Orta Doğu/CENTCOM sorumluluk alanına) doğru yola çıkan ve bölgeye ulaşan uçak gemisi USS Abraham Lincoln, “İran tekrar vurulacak mı” endişelerini de iyiden iyiye arttırdı.
Başkan Trump’ın bir “armada” olarak nitelendirdiği Abraham Lincoln uçak gemisi ve beraberindeki görev gücü, İran’daki protestolara yönelik sert müdahaleler ve bölgedeki artan gerilim üzerine Güney Çin Denizi’ndeki görevini yarıda keserek Hint Okyanusu üzerinden bölgeye sevk edildi.
Türkiye, Körfez ülkeleri ve bölgedeki diğer ülkeler, İran’a yapılacak sert bir müdahaleden tedirginken, İsrail hava savunma sistemlerini güçlendirmek üzere İran’a yapılacak bir operasyonun biraz daha ertelenmesini bekliyor. Bu arada ise ABD, İran rejimi üzerindeki baskısını arttırıyor.
İsrail’de, ABD’de de olduğu gibi, 2026’da seçimler var. 27 Ekim 2026’da düzenlenecek seçimlerden önce Netanyahu hükümetinin elini güçlü tutmak için İran’a başarılı bir operasyon daha yapmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.
Trump’ın da iç siyasette kendisi için olumsuz gündemler olan enflasyon, Epstein dosyaları ve ICE’ın operasyonları konularından dikkatleri dış gelişmelere çekmek istemesi akla yatkın duruyor. Bu durumda İran’a bir operasyon yapılması pek de sürpriz olmayacaktır.
Bu operasyonun tüm Orta Doğu’yu bir yangın yerine çevirmesi riskini Trump yönetiminin almak istemeyeceğini düşünebiliriz. Dolayısıyla olası operasyon, İran’ın enerji hatları, fabrikaları, rafinerileri gibi stratejik bölgelerine yönelerek daha kısıtlı şekilde gerçekleştirilebilir. İran rejimi ise bu saldırıya karşı İsrail’e daha büyük bir saldırı gerçekleştirmeyi planlıyor olabilir.
Bu belirsizlikler küresel piyasalarda altın ve gümüş gibi emtia araçlarına talebi de arttırıyor. Elbette İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak petrol fiyatlarını arttırma riski de var ki bu da Trump’ın pek istemeyeceği bir gelişme olur. Belki de İran’a ciddi bir operasyon yapmadan diplomatik baskı ve askeri güç gösterileriyle İran’ı ABD’nin şartlarını kabul etmek için masaya çağırma durumu da söz konusu olabilir.
Bu şartlar, İran’ın nükleer programının durdurulması, balistik füzelerinin üretiminin sınırlandırılması ve petrol endüstrisini ABD’ye açması gibi rejimin kabul edemeyeceği koşullar olacaktır.
Dolayısıyla İran’da birçok belirsizlikler bizi beklerken Ukrayna Savaşı’nda da diplomatik çabalara rağmen tünelin ucunda ışık görülmüyor. Orta Doğu kırılgan, Güney Amerika ABD korkusu ile tedirgin, Avrupa yeni koşullara uyum sağlama konusunda yavaş, Çin ticareti öncelemeye ve sessizce beklemeye devam ederken güç kazanma peşinde, bir süredir unuttuğumuz Gazze’deki insani kriz ise tamamen gündemden düşmüş durumda. Diğer birçok meseleye yazımın sınırları nedeniyle değinemiyorum bile.
Oldukça karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Ancak bu gerçeklerle de yüzleşmek durumundayız. Önümüzdeki hafta, İran meselesinin daha da ateşinin artacağını tahmin ederek bu konuya yakından bakmayı düşünüyorum.

