Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook Twitter Instagram Telegram
    Twitter Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Sadece İki Saat Dersle Daha Başarılı ve Mutlu Çocuklar Yetiştirebilir miyiz? Evet
    Yazılar

    Sadece İki Saat Dersle Daha Başarılı ve Mutlu Çocuklar Yetiştirebilir miyiz? Evet

    Taylan Yıldız27 Nisan 202612 dk Okuma Süresi
    Paylaş
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    Şu anda İstanbul’da on üç yaşında bir kız çocuğu, günün sekizinci saatini bir sandalyede geçirmek üzere. Okulda altı saat oturdu. Ardından bir buçuk saat etüde gitti. Şimdi de ödevlerine başlıyor. Yarın aynı gün tekrarlanacak. Seneye de LGS’ye girecek. Dört yıl sonra da YKS’ye. Ve tüm yetişkin hayatının şekli, sadece iki sabah girdiği iki çoktan seçmeli sınava göre belirlenecek.

    Bu çocuğa bir şey sorun. “Hangi konuda iyisin? Ne yapmak istiyorsun? Dünyada seni hangi mesele ilgilendiriyor? Seni ne heyecanlandırıyor?” Büyük ihtimalle boş bir bakışla karşılaşacaksınız. Çünkü bu soruları ona daha önce kimse sormadı. Yıllardır okullarda geçirdiği binlerce gün… Ama kimse sormadı.

    Bizim kurduğumuz eğitim sistemi bu. Çalışmıyor… Yeni dünyaya çocuklarımızı hazırlamak için yetersiz. Ve doğru eğitim devrimini yapan ülkeler bizi savurarak geçiyor.

    Size bir örnek vermek istiyorum. Yıllardır Türkiye için hayal ettiğimiz, planını yaptığımız birçok eğitim politikasının hayat bulmuş halini sizinle paylaşacağım.

    Teksas’ın Austin şehrinde Alpha adlı bir okul, okul gününü tamamen yeniden kurgulamış. Öğrenciler her sabah yalnızca iki saat akademik ders yapıyor; bir yapay zeka öğretmeniyle birebir, kendi seviyelerine ve kendi hızlarına göre ayarlanmış dersleri bilgisayar üstünden görüyorlar. Yani sınıfta ders anlatılmıyor. Yavaş öğrenci beklenmiyor, hızlı olan sıkılmıyor.

    Peki öğleden sonraları ne yapılıyor? Bambaşka bir şey: Topluluk önünde konuşma, TED tarzı sunumlar, girişimcilik, finansal okuryazarlık, kodlama, sanat, spor, gerçek dünya projeleri. İkinci sınıflar 5K koşularına hazırlanıyor. Büyük öğrenciler Airbnb dahil gerçek parayla işletilen gerçek işler kuruyor. Öğretmenler artık ders anlatmıyor; yol gösteriyor, motive ediyor, koçluk yapıyor. Alpha öğrencileri ülke genelinde akademik başarıda ilk yüzde birde. Akranlarının iki katı hızda öğreniyorlar. Ve bunu günde sadece iki saat ders görerek başarıyorlar. On öğrenciden dokuzu okula gitmeyi seviyor. Öğrencilerin yarısı tatile gitmemek, onun yerine okulda arkadaşlarıyla olmak istiyor.

    Bir daha okuyun. İki saat akademik ders. Ülkede yüz öğrenci arasından birinci gelen çocuklar. Okula bayılan çocuklar. Bu bir düşünce deneyi değil. Bugün, bizim çocuklarımızdan daha zeki olmayan öğrenciler doğru motivasyon ve programla böyle bir okul deneyimi yaşıyor. Amerika’da, Alpha School’da.

    Asıl soru: Okullarımız neyi optimize ediyor?

    Alpha okulunun modelindeki en kıymetli şey iki saatlik akademik dersler değil. Okulun ne üretmeye çalıştığı konusundaki netliği. Alpha üç hedef koymuş: Her çocuk okulu sevecek. Her çocuk akademik konulara iki kat hızda hakim olacak. Ve her çocuk gerçek hayat becerileriyle mezun olacak. Sistemin her parçası bu üç hedefe göre ölçülüyor.

    Şimdi aynı soruyu bir Türk devlet okulu için soralım. Okullarımız neyi optimize ediyor? Dürüst olalım. Cevap tek bir şey: Bir çocuğun okul hayatı boyunca iki kez gireceği sınavdaki sıralaması. On dört yaşında LGS. On sekiz yaşında YKS. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ölçtüğü bu. Müdürlerin hesap verdiği bu. Velilerin gözünü diktiği bu. Ve tüm K-12 sisteminin üretmek üzere tasarlandığı metrik bu.

    Peki çocukların okulu sevip sevmediği ölçülüyor mu? Hayır. Bir kavrama gerçekten hakim oldular mı yoksa yalnızca üstünden mi geçtiler, ölçülüyor mu? Hayır. Topluluk önünde konuşabilme, finansal bütçeyi yönetebilme, ekip çalışması, yapay zekayı düzgün kullanabilme, başladıkları bir projeyi bitirebilme? Hiçbiri ölçülmüyor. Ve bu yüzden hiçbiri öncelik olmuyor.

    Alpha’nın bize öğrettiği en temel ders budur: Eğitim çok hedefli bir optimizasyon problemidir ve biz yanlış değişkeni optimize ediyoruz. Doğru hedefleri seçelim; bir konuda ustalık, motivasyon/ilham, okul sevgisi, hayat becerileri, bağımsızlık konularında çocuklarımızı eğitelim ve bunları dürüstçe ölçelim. Karşımıza bambaşka bir okul çıkacak.

    Alpha’nın çözdüğü, bizim yarın uygulayabileceğimiz şeyler

    Motivasyon, öğrenme başarısının yüzde doksanıdır. Alpha’nın kurucuları bunu açıkça söylüyor: Eğitim teknolojisi denklemin yalnızca onda biri. Yani tablet dağıtmak hiçbir sorunu çözmüyor. Başarının en önemli bileşeni, çocuğun o işi yapmak isteyip istemediği ile ilgili. Biz dahil birçok ülke eğitim teknolojisini sınıflara getireceğiz diye uğraştık. Başarısız olduk. Çünkü çocuklarımızı motive edemedik. Öğrenirlerse iki test sorusunu daha doğru çözme ümidinin dışında bir fayda ortaya koyamadık. Test çözmeyi önceleyen, çalışma disiplini olan az bir grup çalıştı, çoğu çocuk çalışmadı. Ama suç çocukların değil. Doğru motivasyonu sağlayamayan bizlerin, eğitim sistemimizin.

    Müfredatın üstünden geçmek değil, gerçekten öğretmek amacımız olmalı. Hepimiz aynı yollardan geçtik. Türk okulları müfredatı sabit bir takvimle koşturarak bitirir; çocuğun konuyu kavrayıp kavramadığına bakmadan. Alpha ise öğrenciyi, kavram kavram, yüzde doksan üstünde öğretmeden bir sonraki konuya geçirmez. Bu iki yaklaşım arasındaki farkı biliyor musunuz? “Matematikten kötüyüm” ile “o kısmı henüz öğrenmedim” arasındaki fark. İlki ömür boyu süren bir cezadır. İkincisi, basit bir plandır.

    İçerik aktarımı artık kıt kaynak değil. Bugün mevcut olan iyi bir yapay zeka öğretmeni, birim çemberi ya da Birinci Dünya Savaşı’nın sebeplerini, otuz altı öğrencinin önünde duran bir öğretmenden daha sabırlı, daha duyarlı, daha bireysel bir biçimde anlatabilir. Spekülasyon değil bu; telefonu olan herhangi bir çocuk bir öğleden sonrada bunu ispatlayabilir.

    Peki yapay zekanın yapamadıkları ne? Üzgün bir çocuğu fark etmek. Kendine inancı kırılmış bir öğrenciye “sen yapabilirsin” demek. Bir tartışmayı onurla kaybetmeyi öğretmek. Hayatını değiştirecek soruyu tam zamanında sormak. İşte öğretmenlerimiz tam da bunlar için var. Biz ise onları angarya işler için kullanıyoruz. Aynı dersi tekrar tekrar anlattırıyoruz. Ne büyük zaman ve enerji israfı! Ben hiçbir öğretmenimizin yeteneklerini kullanamadığı, otuz yıl boyunca aynı müfredatı binlerce kere anlatırken öğrencilere mentorluk yapma fırsatını kaçırdığı bir sistemden mutlu olduğunu düşünmüyorum.

    Tek tip hız, sınıflarımızın sessiz trajedisidir. Her Türk sınıfında, dersi ilk üç dakikada çözmüş ve kalan kırk dakikayı sıkılarak geçirmiş bir çocuk vardır. Aynı sınıfta, altıncı dakikada konuyu kaçırmış ve o zamandan beri dersi anlayamayan başka bir çocuk daha vardır. İkisine de “tahtaya bakın” denir. Birincisi, okulun merakın öldüğü yer olduğunu öğrenir. İkincisi, kendini aptal hisseder. İkisi de yarın değiştirebileceğimiz bir hız tercihinin ürünüdür. Çünkü her çocuğun yeteneği farklıdır. Öğrenme hızı farklıdır. Bu doğaldır.

    Öğleden sonralar, israf edilen bir arsadır. Türk çocukları bu saatleri aynı şeyle doldurur: Daha fazla ders, daha fazla soru bankası, daha fazla LGS denemesi. Lisede durum daha da ağırlaşır. Tüm müfredat sessizce YKS hazırlığına göre yeniden biçimlenir; son iki yıl tam zamanlı bir dershaneye dönüşür. Peki bu çocukların yetişkinlikte gerçekten başarılı olup olmayacağını belirleyecek beceriler ne zaman gelişecek? Topluluk önünde iyi konuşabilme, para yönetimi, proje başlatabilme, kendinden farklı düşünenle iş yapabilme, yapay zekayı doğru kullanabilme, başladığını bitirebilme… Bunlar tamamen şansa ve aile geçmişine bırakılır. Annesi babası eğitimli çocuk bunları belki yemek masasında görür, biraz öğrenme şansı olur. Şırnak’taki bir çocuk görmez. Ülkemizdeki eşitsizliğin en büyük kaynaklarından biri budur. Devlet okul sistemi bu uçurumu kapatabilir. Kapatmalı.

    “Peki bu model Türkiye’de çalışır mı?”

    Alpha’nın Teksas’taki başarısını Türkiye’ye kopyala-yapıştır yapmayı önermiyorum. Çocuklarımız, kültürümüz, ekonomimiz, öğretmen kadromuz, coğrafyamız farklı. Dolayısıyla model de yerelleştirilmek zorunda. Peki bu ne anlama geliyor?

    İlk olarak, müfredat Türkçe ve Türk kültürüne uygun olmalı. Öğretilecek matematik evrensel, ama okuma parçaları ağırlıklı olarak bizim yazarlarımızdan olmalı. Tarih, yerini bir Mezopotamya köyünden Çanakkale’ye, oradan Kurtuluş Savaşı’na kadar bizim hikâyemizde bulmalı. Mesela, girişimcilik dersinde çocuklar Silikon Vadisi başarı öykülerini değil, kendi şehirlerindeki bir esnafı, bir zeytinyağı üreticisini, bir tasarımcıyı, bir yazılımcıyı konuk etsin. Finansal okuryazarlık Türk Lirası, enflasyon, TEFAS, BES üzerinden anlatılsın. Yurttaşlık bilinci bu topraklara özgü sorumlulukları ve hakları anlatsın. Yapay zeka öğretmeni birim çemberi öğretebilir, ama bir çocuğa neden vatandaş olmanın anlamlı olduğunu öğretmek bu topraklarda yaşayan yetişkinlerin işidir.

    İkincisi, yerel ihtiyaçlar bölgeye göre değişir. İzmir’deki bir çocukla Hakkari’deki bir çocuğun hayatı, ilgileri, eğitim ihtiyaçları aynı değil. Öğleden sonra atölyeleri de aynı olmak zorunda değil. Bir Ege kasabasında deniz sporları ve ekoturizm; bir Güneydoğu ilçesinde gıda tarımı ve el sanatları; İstanbul’da tasarım ve yazılım. Sabit bir ulusal içerik dayatmak yerine, çerçeveyi MEB belirlesin, içeriği her bölge kendi insanıyla doldursun. Alpha modelinin asıl gücü zaten bu: içerik esnek, çerçeve sabit.

    Üçüncüsü, kırsal-kentsel uçurumu görmezden gelemeyiz. İstanbul’daki bir özel okula tablet dağıtmak kolay; Ardahan’ın bir köy okulunda internet kesintisi problemi, cihaz bakımı problemi, ailede tek akıllı telefonu kardeşlerle paylaşma problemi vardır. Yapay zeka öğretmeninin Türkiye versiyonu, çevrimdışı çalışabilen, tek cihazı kardeşlerle paylaşmaya izin veren, köy öğretmenine de yük bindirmeyen bir tasarımla gelmeli. Alpha’nın kendi hedefi de bu yönde: bin dolardan ucuz, çevrimdışı çalışan bir tablet. Türkiye’nin bu ürünü ya satın alması ya da yerli üretmesi gerekiyor.

    Son olarak, ebeveynlerin kültürel direnciyle yüzleşmek zorundayız. Türk velisi için “Bugün çocuğum okulda dört saat Airbnb işletmek için sunum hazırladı” cümlesi ilk duyduğunda tedirgin edicidir. Bu doğal. “O zaman çocuğum matematiği ne zaman çalışacak?” diye sorar ve haklıdır da. Burada okulların işi, yalnızca reformu uygulamak değil, velileri bu yolculuğun parçası yapmak. LGS ve YKS sıralamasında aynı ya da daha iyi sonuç alındığını her dönem velilere şeffafça göstermek. Pilot okulların verilerini kamuya açmak. Reform, veliye rağmen değil, veliyle birlikte yapılabilir.

    Yapay zekaya teslim edilen çocuk: Pedagoji ve veri güvenliğimiz

    Bir velinin bu yazıyı okurken aklına en çok gelen soru şu olmalı: “Çocuğumu günde iki saat bir ekranın, bir yapay zekanın başına oturtacak mıyım?” Bu endişe meşrudur ve ciddiye alınmalıdır. Çünkü biz büyüklerin bile yapay zeka ile ilgili henüz netleştiremediği, uzun vadede sonuçlarını göremediğimiz birçok soru var.

    Pedagojik tarafta: Yapay zeka öğretmen içerik anlatabilir, ancak altı yaşındaki bir çocukla on altı yaşındaki bir gencin ekran başında geçireceği süre aynı olamaz. Alpha modeli günde iki saatten bahsediyor, altı saatten değil. Bu, tesadüf değil. Sınır koymak reformun bir parçası; reformun kendisi değil. Üstelik iki saat akademik çalışmanın ardından öğleden sonra tamamen insanlar arası etkileşimle geçiyor: Atölyeler, koçluklar, sporlar, tartışmalar, projeler. Yani çocuk yapay zekayla değil, yapay zeka sayesinde kazandığı zamanı insanlarla geçiriyor. Türkiye’nin uygulayacağı modelde bu denge korunmak zorunda. Küçük yaş gruplarında ekran süresi daha da kısaltılabilir, büyük yaş gruplarında biraz uzatılabilir; ancak hiçbir yaşta yapay zeka insan öğretmenin yerini almaz. Yapay zeka angarya içerik aktarımının yerini alır.

    Bir diğer konu da çocuğun duygusal gelişimi. Yapay zeka bir çocuğa “aferin” diyebilir, ancak o aferinin bir anlamı yoktur. Gerçek bir insanın, gerçek bir öğretmenin, gerçek bir koçun “aferin” demesi bambaşka bir şeydir. Bu yüzden reformun merkezinde rehberler var. Rehbersiz yapay zeka, çocuğa verilmiş bir tablet demektir; bu da yalnızlıktır. Reformun başarısı, insan-yapay zeka dengesini kurabilmekten geçer.

    Veri güvenliği tarafında ise iş daha da hassas. Çocuğumuzun her tıkladığı ders sorusu, her yanlış cevabı, her duraksaması, her dikkatinin dağıldığı an bir yerlerde kayda geçiyor. Bu veri nereye gidiyor? Kimin elinde? Yurtdışında bir şirketin sunucusunda mı, yoksa Türkiye’de bir veri merkezinde mi? Çocuğun on yıl sonra bu verilerle karşılaşma ihtimali var mı? Sigorta şirketleri, işverenler, üniversiteler bu verilere erişebilecek mi? Bu soruların cevapları bulanıksa, netleşene kadar sistemi kurmamak daha iyidir.

    Türkiye’nin bu alanda net bir çizgisi olmalı. Öğrenci verileri yurt içinde saklanmalı, KVKK’ya tam uyumlu olmalı ve çocuk reşit olduğunda tamamen silinmelidir. Hiçbir ticari şirket, çocukların öğrenme verilerini reklam hedeflemesi ya da profil çıkarma için kullanamamalıdır. Yapay zeka öğretmenin çıktıları, MEB bünyesinde bağımsız bir kurul tarafından denetlenmelidir; hem pedagojik açıdan (yanlış içerik, önyargı, uygunsuz yanıt) hem de veri güvenliği açısından. Bu kurul sadece bürokratlardan değil; öğretmenlerden, pediatri hekimlerinden, çocuk psikologlarından, yazılımcılardan ve velilerden oluşmalıdır.

    Bu endişeleri göz ardı eden bir reform başarısız olur, olmalıdır da. Ama bu endişeler reformu yapmamak için değil, doğru yapmak için vardır.

    “Türkiye’nin bütçesi bunu kaldırmaz” mı?

    Şimdi beklenen itiraz: “Çok güzel de, Türkiye bunun yükünü taşıyamaz.” Yanlış. Türkiye bu sistemin bir versiyonunu zaten ödüyor; sadece kötü bir versiyonunu. Düşünsenize: Aileler her yıl on binlerce lirayı etüde, özel derse, YKS kurslarına, LGS kitaplarına ve gerçek okulun görevini bıraktığı için hayatta kalan bir sınav hazırlık endüstrisine akıtıyor. Devlet, zaten bedelini ödediği bir müfredatın üstüne paralel bir sınav hazırlık makinesi işletiyor. Öğretmenler enerjilerini, iyi bir yazılımın çok daha iyi yapacağı dersleri tekrar tekrar anlatarak tüketiyor. Okul binaları saat 16:00’dan sonra ve tüm hafta sonu boş duruyor. Bu kaynakları boşa harcıyoruz.

    Yüz milyarlarca lira, milyonlarca saatlik öğretmen ve öğrenci emeği, her yıl daha kötü bir sonuç için akıp gidiyor. Oysa okul gününü yeniden kurgulasak aynı kaynakla çok daha iyisini elde ederiz. Kaynak var. İsraf ediyoruz.

    Dört hamle ile biz de başarabiliriz

    Birincisi: Türkiye’deki her devlet okulundaki her sıranın üstüne, Türkçe konuşan bir yapay zeka öğretmeni koyalım. Ve onu bir ustalık standardına bağlayalım; hiçbir öğrenci, bir konuyu yüzde doksanın üstünde öğrenmeden bir sonrakine geçemesin. Khanmigo ve benzer araçlar Türkçeyi zaten konuşuyor. Ulusal bir ihalenin öğrenci başına maliyeti, ailelerin bu ay etüde verdiği paranın çok altında kalacaktır. MEB bunu kendisi inşa etmesin; en iyisini satın alsın (hatta mümkünse yerli girişimlerden alsın), ülkedeki her çocuğa evrensel ve ücretsiz sunalım. Ve baştan itibaren veri güvenliğini pazarlığın değil anayasanın parçası yapalım: Çocuk verileri yurt içinde, şifreli, denetlenebilir, reklamdan muaf olarak korunsun.

    İkincisi: Öğretmenin işini yeniden tanımlayalım. Zorunlu ders saatlerini yarıya indirelim. Öğretmenleri rehber olarak yetiştirelim; mentor, koç, motivasyon kaynağı. Öğretmenlik mesleğini eğitim sisteminin dışındakilere de açalım: Sporculara, girişimcilere, eski yöneticilere, sanatçılara, bilim insanlarına… Daha yüksek maaş ödeyelim, çocuklarımızın çok yönlü gelişimi ile ilgili sorumlu tutalım ve artık onları canlı ders kitabı muamelesinden kurtaralım.

    Üçüncüsü: Öğleden sonra saatlerini çocuklara geri verelim. Her Türk çocuğu; Diyarbakır’dan Kırklareli’ne; okul haftasının yarısını topluluk önünde konuşma, finansal okuryazarlık, girişimcilik, yurttaşlık bilinci, bir sanat, bir spor ve denetimli yapay zeka kullanımına ayırsın. Okulda küçük bir işletme kursun. Gerçek bir izleyici önünde gerçek bir konuşma yapsın. İddialı bir projeyi baştan sona bitirsin. Yüksek standart zulüm değildir; çocuğa kendine inanmayı öğreten tek şeydir. Bunlar zenginlerin lüksü değildir. Bunlar okulun varoluş sebebidir. Ve devletin hem binaları hem de saatleri bu işi ülkedeki her çocuğa sunmaya fazlasıyla yeter. Atölye içerikleri ulusal olarak dayatılmasın; her il, kendi çocuğunun önünde açılacak gerçek fırsatlara göre içerik kursun. İzmir’de bir içerik, Erzurum’da başka bir içerik çalışabilir; ikisi de doğrudur.

    Dördüncüsü: LGS ve YKS’nin boğucu egemenliğini kıralım. Tek bir çoktan seçmeli sabah; biri on dört yaşında, biri on sekiz yaşında, iki kez; bir çocuğun geleceğine karar verdiği sürece, veliler soru bankası isteyecek, okullar verecek ve her reform sınavdan bir ay önce çökecek. Portföye dayalı, çoklu ölçütlü bir liseye ve üniversiteye giriş yolu, herhangi bir müfredat değişikliğinden daha fazla iş görür. Ve nihayet önemli olanı ölçmeye başlayalım: Çocuklar öğrendiklerine gerçekten hakim oluyor mu? Ve gerçekten okulda olmayı seviyor mu?

    Ve dördünü de bir kerede, ülke çapında, her okulda başlatmak zorunda değiliz. Otuz ilde, otuz okulda, iki yıllık bir pilotla başlayalım. Verileri şeffafça paylaşalım. Çalışan ne varsa büyütelim. Çalışmayanı düzeltelim ya da atalım. Reform, ideolojiyle değil, kanıtla yürür.

    Bunun önünde teknik bir engel yok. Finansal bir engel yok. Tarihte ilk kez, ülkedeki her çocuğa birebir ve onun hızında ders verebilecek bir öğretmen var; üstelik inanılmaz ucuza. Geriye tek bir seçim kalıyor: Yanlış şeyi ölçen tek bir sayıya, iki kez, takılıp kalmaya devam mı edeceğiz, yoksa sonunda çocuklarımızın hayatta ne olmak istediklerini onlara sorup, onu üretecek okulları mı kuracağız?

    Dünya ile rekabet edebilecek, mutlu bir nesil yetiştirmek için elimizde en fazla bir on yıl var. Çocuklarımızın ise tek bir çocukluğu…

    Yapabiliriz.

    Dünya M Siyaset Sosyoloji
    Paylaş Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Önceki İçerikŞafak Herdem: Ankara’nın denge siyaseti Türkiye’yi çatışmanın dışında tutsa da enerji ve denizcilik alanında daha kurumsal, önleyici tedbirlere ihtiyaç var

    Diğer İçerikler

    daktilo2 Röportajlar

    Şafak Herdem: Ankara’nın denge siyaseti Türkiye’yi çatışmanın dışında tutsa da enerji ve denizcilik alanında daha kurumsal, önleyici tedbirlere ihtiyaç var

    26 Nisan 2026 Gökhan Korkmaz
    daktilo2 Yazılar

    Türkiye-AB İlişki Durumu: Komplike

    26 Nisan 2026 Ayşe Yürekli
    daktilo2 Yazılar

    İran-Körfez İlişkilerinin Kısa Bir Tarihi – V

    26 Nisan 2026 Birol Başkan

    Yorumlar kapalı.

    Güncel İçerikler

    Sadece İki Saat Dersle Daha Başarılı ve Mutlu Çocuklar Yetiştirebilir miyiz? Evet

    27 Nisan 2026 Yazılar Taylan Yıldız

    Şafak Herdem: Ankara’nın denge siyaseti Türkiye’yi çatışmanın dışında tutsa da enerji ve denizcilik alanında daha kurumsal, önleyici tedbirlere ihtiyaç var

    26 Nisan 2026 daktilo2 Röportajlar Gökhan Korkmaz

    Türkiye-AB İlişki Durumu: Komplike

    26 Nisan 2026 daktilo2 Yazılar Ayşe Yürekli

    İran-Körfez İlişkilerinin Kısa Bir Tarihi – V

    26 Nisan 2026 daktilo2 Yazılar Birol Başkan

    E-Bültene Abone Olun

    Güncel içeriklerden ilk siz haberdar olun




    Archives

    • Nisan 2026
    • Mart 2026
    • Şubat 2026
    • Ocak 2026
    • Aralık 2025
    • Kasım 2025
    • Ekim 2025
    • Eylül 2025
    • Ağustos 2025
    • Temmuz 2025
    • Haziran 2025
    • Mayıs 2025
    • Nisan 2025
    • Mart 2025
    • Şubat 2025
    • Ocak 2025
    • Aralık 2024
    • Kasım 2024
    • Ekim 2024
    • Eylül 2024
    • Ağustos 2024
    • Temmuz 2024
    • Haziran 2024
    • Mayıs 2024
    • Nisan 2024
    • Mart 2024
    • Şubat 2024
    • Ocak 2024
    • Aralık 2023
    • Kasım 2023
    • Ekim 2023
    • Eylül 2023
    • Ağustos 2023
    • Temmuz 2023
    • Haziran 2023
    • Mayıs 2023
    • Nisan 2023
    • Mart 2023
    • Şubat 2023
    • Ocak 2023
    • Aralık 2022
    • Kasım 2022
    • Ekim 2022
    • Eylül 2022
    • Ağustos 2022
    • Temmuz 2022
    • Haziran 2022
    • Mayıs 2022
    • Nisan 2022
    • Mart 2022
    • Şubat 2022
    • Ocak 2022
    • Aralık 2021
    • Kasım 2021
    • Ekim 2021
    • Eylül 2021
    • Ağustos 2021
    • Temmuz 2021
    • Haziran 2021
    • Mayıs 2021
    • Nisan 2021
    • Mart 2021
    • Şubat 2021
    • Ocak 2021
    • Aralık 2020
    • Kasım 2020
    • Ekim 2020
    • Eylül 2020
    • Ağustos 2020
    • Temmuz 2020
    • Haziran 2020
    • Mayıs 2020
    • Nisan 2020
    • Mart 2020
    • Şubat 2020
    • Ocak 2020
    • Aralık 2019
    • Kasım 2019
    • Ekim 2019
    • Eylül 2019
    • Ağustos 2019
    • Temmuz 2019
    • Haziran 2019
    • Mayıs 2019
    • Nisan 2019
    • Mart 2019

    Categories

    • Asterisk2050
    • Bültenler
    • Çeviriler
    • D84 INTELLIGENCE
    • daktilo2
    • EN
    • Forum
    • Özetler
    • Podcast
    • PROJECT SYNDICATE
    • Röportajlar
    • Uncategorized
    • Videolar
    • Yazılar
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Arama kelimesini girin ve Enter'a tıklayın. İptal etmek için Esc'ye tıklayın.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}